share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Gerçek Keramet Ehli

0 yorum

Nakledilir ki:
Kebş şehrinde Seyyid Emir Kilâl Kuddise Sırruhu Hazretleri’nin talebelerinden birinin de bulunduğu bir mecliste kerametten söz açılır. Mevlana Celâleddin el–Kebşî:
“Şimdi böyle gerçek keramet ehli nerede bulunur? O zat ki, göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman içinde, doğudan batıya dünyayı dolaşsın.” deyince, o talebe:
“Evet, şimdi böyle bir zat vardır. O benim hocam Seyyid Emir Kilâl Hazretleri’dir.” der. Bunun üzerine Mevlâna Celâleddin el–Kebşî;
“Bizi sohbetine kavuştur da onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım.” der.

Talebe;
“Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur.” der. Bu söz üzerine Mevlâna Celâleddin el–Kebşî teveccüh edip, Allâhu Teâlâ’ya hâlis kalple dua eder. Sonra içeride bulunan cemaat birdenbire ayağa kalkar. Çünkü Seyyid Emir Kilâl Kuddise Sırruhu Hazretleri çok uzakta olmasına rağmen içeri giriverir. Bu hâle çok şaşırırlar. Sonra oturup sohbete başlarlar.
Mevlâna Celâleddin, Seyyid Emir Kilâl Hazretlerine;
“Efendim, sizi bu hâle kavuşturan şey nedir? Burayı bir anda teşrifiniz nasıl mümkün oldu?” diye sorar. Bunun üzerine Seyyid Emir Kilâl Hazretleri, sohbete başlayıp buyurur ki:
“Bizi, sizin samimi arzunuz bu diyara getirdi. Bir kimse Allahu Teâlâ’ya ihlâs ile yalvarır, tam samimiyetle bir şey ister ve dua ederse, Allahu Teâlâ onu maksadına kavuşturur.”
Mevlâna Celâleddin el–Kebşî:
“Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyorum.” der. Seyyid Emir Kilâl Hazretleri ona:
“Biz seni evlâtlığa kabul ettik.” buyurur. Sonra ona teveccüh nazarlarıyla bakıp, bir anda yüksek derecelere kavuşturur. Orada bulunanlar bu hâli görüp;,
“Ey Mevlâna Celâleddin, uzun zamandan beri uğraşıp ömür tükettin; fakat şimdi maksadına kavuştun.” derler. Onların böyle söylemeleri üzerine Seyyid Emir Kilâl Hazretleri:
“Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O, işini tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sadece bizim bir işaretimize, teveccühümüze ihtiyacı kalmıştı.” buyurur.

Yedi Kapı, Yedi Hâl…

Sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmelerle insanın hayata bakışını daha anlamlı kılabilme ve böylece mutlu insan modelini etkin bir biçimde hayata geçirebilme çabaları Modernizm’in insanlığa vaat ettikleri arasındaydı.
Vaat edilen gerçekleşmedi.

Özgürleştiğini düşündükçe kendine yabancılaşan insan, hayatı ve varlığı anlamsız görmeye başladı. Şimdilerde derinden hissedilen bu yokluk yani “anomi”, mutsuz insanların “anlamsızlık hastalığı” olarak Modernizm’in insanlığa kazandırdıkları arasında.

Bireysel gelişimi sekteye uğratan anlamsızlık salgınına psikiyatri onarıcı bir çözüm bulamadığı gibi böyle bir sürecin yaşanmamasıyla ilgili herhangi bir öneri de sunamadı. Zira modern psikoloji “ben-merkezci” yapısıyla, kainatı dışsal bir nesne olarak algılıyor, insanı evrenin dışına itiyordu. Oysa insan bir mikro evrendi. Bu hakikatin farkına varabilmek içinse perdeleri birer birer kaldırmak gerekiyordu. İşte tam bu noktada tasavvuf “insanla alem arasındaki yabancılaşmanın düğümünü çözmek, onu mutsuz kılan sebepleri ortaya çıkarmak, insanın kendini dinlemesini sağlayarak ruhundaki hakikati bulmasına yardımcı olmak ve böylece çağın hastalığını yenebilmek” maksadıyla onu bir yolculuğa davet etti.
Bu yolculuk insanın kendine, kaybettiklerine ve içinde taşıdığı hakikate varan, uzun ve bu sebeple de sabır gerektiren bir yolculuk.
Bu yolculuğa karar veren ve yola çıkan yolcunun iki önemli ödevi var. Bunlardan biri şimdiki durumunun farkına varmak, erimek, yok olmak (fena), bir diğeri ise yeniden doğmak (beka).
Sevilenle kurulan bir kurbiyet anı fenadan bekaya erme makamıdır. Ona şah damarından daha yakın olan, ilahi sevgiyi bulmak için insana, kendi içine bakmasını söylemiştir.
“Kendini bilen, Rabbini bilir” değil midir?
Bütün örtüleri tek tek kaldıran kutlu yolcu, murakabe ve muhasebe ile nefsini yoklarken yol boyunca bin bir türlü meşakkatle karşılaşır. Yılmadan devam eden yolculuk, yolcuyu o çok arzuladığı hedefe ulaştırır: HİÇ’liğe.
Çokluktan yokluğa, yokluktan varlığa ulaşmak için insanın nefis terbiyesine ihtiyacı vardır. Nefis terbiyesi ise bu yolculuğun genel adı. Yolcunun yol boyu hissettiği duygulara ve karşılaştığı ruhi durumlara “hal”, yolun duraklarının her birine de “makam” dersek; yolcu; yedi ayrı halden yedi ayrı makamdan, yedi ayrı kapıdan geçer.

Nefsini kul imbiğinden süzer.

Tövbe kapısında gerçekle yüzleşir. Taşıdığı nefs-i emmaredir. Kendini görür, pişman olur.

Vera makamında havf ve reca arasında döner durur. Nefs-i levvamede kınar kendini. Kor olur.

Cüneyd-i Bağdadi’nin “Elin dünya malından, kalbin tamahkarlıktan azad olması” şeklinde tanımladığı zühd makamı, nefs-i mülhimenin elinde, dünyayı özlemekten ve arzulamaktan vazgeçiştir. Ölmektir.

Dördüncü makam, Fakr makamıdır ki yolcu “Ol”makla, “sahip olmak” arasında tercihini yapmış mutmain bir nefs taşır. Sukunettedir.

Yolcu ilerler, İblis engeller. Yolcuya sabretmek, nefse razı olmak düşer. Gönül rızadadır.

Tevekkül makamında şartsız ve mutlak bir güven vardır Rabbe. Hudutsuz bir merhametten beslendiğimizi duyumsamaktır. Şükretmektir.
Yedinci kapının ardında sessizlik. “Kahrın da hoş lütfun da” dedirten makam. Yolcu, insan-ı kamildir artık.
Yol biri için biterken, diğeri için başlar her defasında. Bitirmek nasibinde olmayıversin birinin, hayatın içinde dönüp durur pervasızca.

Ya sen,
Ya ben,
Ya biz.

Biz çıktık mı ki bu yolcuğa ?
…………………………………
Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen (Gönül gözü ile bak kendine)
Merdüm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen ! (Yaratılanların özüsün sen)
(Şeyh Galip)

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*