share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kur-an ve Sünnet Sufi’likten Nasıl Bahseder

0 yorum

Bazı insanlar vardır, duyduğu her meselenin Kur’an ve sünnette geçip geçmediğini sorar. Onlarda anlatılmayan her şeyi dinin dışında sayar. Bu yaklaşım ilmi yetersizlikten kaynaklanır.
Tasavvufun manasını ve muhtevasını iyice incelemeden onu tenkit edenler ise ilkin şu soruyu sorarlar:
“Sûfî, şeyh, tasavvuf gibi kelimeler Kur’an ve sünnette geçiyor mu? Geçiyorsa göster, geçmiyorsa bunlar niye kullanılıyor? Onları dine ait bir kavram gibi göstermek doğru mu?”
Bu soruların cevabını anlamak için şu çok önemli:
Azıcık dini ilmi ve biraz insafı olan kimse bilir ki Kur’an-ı Kerim, hayatımız süresince kullandığımız bütün isim ve terimlerin bir arada toplandığı ansiklopedi değildir.
Kur’an, bir hidayet ve hakikat kitabıdır. Onda salihlerin ismi değil, sıfatları anlatılır. Kalbini Kur’an’ın emir ve yasaklarına açabilen ve ona inanan her mümin için, Kur’an’da bir ilim ve edep mevcuttur. Ondaki ilim ve edebi ancak Allah’a dost olanlar alır.
Kur’an, müminler için bir zikir sebebi ve şifa kaynağıdır. İçinde güzel ahlak anlatılmış ve müminler ona davet edilmiştir. Ayrıca, kötü sıfat ve ahlaklar zikredilip herkes onlardan sakındırılmıştır.
Kur’an, kendisiyle Yüce Allah’a ibadet edilen bir kitaptır, onunla hareket yönü belirlenir ve Cenab-ı Hakk’a gidilir.
Sünnet, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’in bizzat hayatında Kur’an-ı Hakîm’in uygulanmış ve yaşanmış şeklidir.
Kur’an, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzüne emânet ettiği, her şeyi ölçecek en hassas bir teraziye benzer; sünnet bu terazinin göstergesidir, bir mihenk taşıdır; her meslek ve mesele onlarla ölçülüp değerlendirilir. Bu değerlendirmede güzel sıfatını alanlar güzel, çirkin hükmünü giyenler çirkindir.
O halde bize gereken, bir şeyin ismini değil, o ismi taşıyanların sıfatlarını Kur’an ve sünnette aramak ve onların verdiği nota bakmaktır.
Şimdi sorunun cevabına gelelim:
Evet, “sûfî” ve “tasavvuf” kelimeleri Kur’an ve sünnette geçmiyor. Ancak gerçek sûfilerin sahip olduğu bütün ilim, hâl ve ahlak Kur’an ve sünnette ya açıkça zikrediliyor veya işaret ediliyor. Aynı zamanda bunlar, duruma göre her mümine ya emir, veya teşvik veyahut tavsiye ediliyor. Kısaca sufiliğin iç yüzü ilahi aşk, dış yüzü de güzel ahlaktır.
Tasavvuf, kamil bir mürşit rehberliğinde ve onun nezaretinde terbiye almaktır. Bu terbiyenin sonu da, olgun bir insan olmaktır. Bu olgun insana Allah adamı (ricalullah) denir.
Tasavvuf, dünya adamını Allah adamı yapma sanatıdır.
Tasavvuf, kalbi fani şeylerden çözüp Yüce Allah’a bağlamaktır.
Tasavvuf, aslını tanımış, benlik engelini aşmış, nefsini ıslah etmiş, ilahi sevgi ile tatlanmış, kalbi hür, gönlü Allah ile huzur bulmuş güzel insan yetiştirmektir.
Tasavvufun ne olduğunu anlamak ve bu konuda bir hüküm vermek için önce Kur’an ve sünneti iyice incelemek gerekir. Sonra tasavvufun kurucuları olan sûfî mürşitleri tanımak gerekir.
Onların eserlerinde tasavvufun ne olduğu, neye dayandığı ve neyi hedeflediği yeterince anlatılmıştır. Bunlardan daha önemlisi, kamil bir mürşidin nezareti altında manevi terbiyeye girmektir. Bu olmadan tasavvuf ancak kelimelerle tarif edilmiş olur, hakikatiyle anlaşılmış olmaz.
‘Mesleğiniz nedir?’ diye soranlara veliler, mürşitler şu cevabı verirler:
Gel, gir, gör, tat ve anla!..
Tasavvuf tadılır ve anlaşılırsa, kişi o zaman taklitten kurtulur. Bu halin adı ise tahkik olur. Artık başkasının sözünü sadece nakletmek değil, kendi müşahedesini anlamak önemlidir. İnançlar dilek ve temenni olmaktan çıkar, yaşanan bir hayat olur.
‘Bu devirde kamil mürşitler, rabbani alimler ve geçek veliler kalmadı! Bulunması da imkansız!..’ dememeli.
Şu iyi bilinmelidir:
Kıyamete kadar, ilâhi hükümleri ayakta tutacak ve onu yayacak bir topluluk bu ümmetin içinden hiç eksik olmayacaktır.
Cemiyet halinde bu emanete sahip çıkılamasa da, ilâhi bir yardım ve destekle bazı veliler, Kur’an ve Sünnet’in hükümlerini uygulayacaklardır. Zira din, yaşanarak anlaşılır ve yayılır. Yüce Allah, bu dini özel himayesine almıştır. İslam dini her devirde ve her kesimde mevcut olan Allah dostları, peygamber aşıkları tarafından hakkıyla hep temsil edilecektir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) şu müjdeleri bunu gösterir:
“Ümmetimden bir topluluk kıyamete kadar Allah’ın emrini ayakta tutmaya devam ederler. Onları terk edenler ve bu topluluğa muhalif davrananlar, onlara bir zarar veremez. Bu, kıyamet emri gelinceye kadar devam eder. Onlar insanlara daima üstün gelirler.”
“Ümmetimden her devirde sâbikûn (hayırlarda önderlik eden kimseler) bulunur.”
“Şüphesiz Allahu Teâlâ bu ümmet için her yüz senenin başında, onlara dinlerini yenileyecek (kalpleri nifâk ve gafletten, hâlleri bid’at ve mâsiyetten temizleyip kulları Allah’a sevk edecek) kimseler gönderir.”
Büyük ârif Ebû Nasr es-Serrac (k.s) (378/988) bu konuda şu güzel tespiti yapar:
“Allah ve Rasulü, müminlere ait hangi sıfattan bahsetmişlerse o sıfata sahip insanlar her devirde her zaman bulunur. Yoksa bulunmayan ve bulunmayacak bir şeyden bahsedilmesi uygun olmaz. Veliler hakkında bahsedilen hal ve sıfatlar da böyledir.”
Herhangi bir konu hakkında kesin ve doğru bilgi sahibi olmadan hüküm vermek yanlıştır. Olumsuz hükümlerde bu daha da önemlidir. Hele konu Allahu Teâlâ’nın halifesi ve Hz. Rasûlullah’ın (a.s) vârisi kamil bir insan olunca, durum daha fazla önem kazanır.
Bu konuda tasavvuf yolunun büyüklerinden Hucvirî (k.s) (470/1077) şöyle demiştir:
“Eğer tasavvufu inkar edenler, sadece tasavvuf ve sûfi kelimesinin Kur’an’da bulunmadığını söylüyorlarsa bunda garipsenecek bir şey yoktur; bu doğrudur.
Fakat tasavvufun içerdiği manayı ve ahlakı inkar ederlerse, o takdirde Hz. Peygamber’in (s.a.v) getirdiği dinin tümünü ve onun bütün güzel ahlaklarını inkar etmiş olurlar.”
“Taklit ehli olmayan velilere ve velayetinde yüksek kemalat seviyesine ulaşanlara “sûfi” denir. Bu kelime herhangi bir dil kaidesine göre türetilmemiştir. Çünkü sûfi kelimesinin çok geniş ve yüksek bir manası vardır. Onun manası sözle anlatarak değil, bizzat yaşanarak anlaşılır.”
Tasavvuf yolunun önderlerinden İmam Kuşeyrî de (k.s) (465/1072), bu konudaki tartışmalara şu tespiti ile son vermek istemiştir:
“Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin hangi köklerden nasıl türetildiği ile uğraşmak yersizdir. Bu isim, halleri ve yolları meşhur veliler topluluğuna verilmiş bir lakaptır.”

Farklı isimlerle anıldıkları için sufileri, ayrı bir dine mensup zannetmek ve onları karanlık örgütler gibi tanıtmak yanlıştır. Bu anlayış, gerçeğe aykırıdır. Onların isimleri ne olursa olsun, en önemli sıfatları Allah dostu olmalarıdır.

TEDAVİ İÇİN TESLİM OLMAK ŞARTTIR…

Allah’ın dostu olmak isteyen kimse, bunun gereğini yapmalıdır. Bu yola giren kimseye tasavvufta “mürit” denir. İlk merhalede mürit, ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta gibidir. Böyle bir hastaya ne lazımsa, müride de o lazımdır.

Eğer ağır bir hasta şifa bulmak istiyorsa, aklını kullanıp kendisini ehil bir doktora teslim etmelidir. Hasta şunu iyi bilmelidir ki, kendi aklı ve tecrübesiyle veya eline alıp okuyacağı tıp kitapları ile bu hastalığı tedavi etmesi mümkün değildir.

Bu durumda karşısında iki seçenek vardır: Ya bilgi, tecrübe ve ehliyeti ispat edilmiş bir doktora gidecek, teslim olacak ve o her ne derse yerine getirecek. Ya da bu hastalığı çeke çeke ölecek. Akıl ve insaf doktora teslim olmayı seçer. Çünkü bu teslimiyette sıhhat, hayat ve huzur vardır. Kendi bildiğini yapmakta ise, yıkım, acı ve sıkıntı vardır. Böyle bir teslimiyet, aklını bir kenara bırakmak değil, aklını iyi kullanmaktır.

Terbiye için mürşide teslim olmak da aynen böyledir. Çünkü müridin kalbi hasta, gönlü yaralı, vicdanı sıkıntı içindedir. Kalbi, gaflet, günahlara meyil, şehvetine düşkünlük, kibir, kendini beğenme, haset, gösteriş, aşırı dünya sevgisi, gereksiz rızık endişesi, geçim kaygısı, ölüm korkusu, ibadetlere karşı tembellik gibi manevi hastalıklarla hastadır. Gönlü, Yüce Yaratıcısını unutup eşyaya bağlandığı için yaralıdır. Vicdanı ise, içine düştüğü bu halden devamlı sıkıntı çekmektedir. Çünkü, bu dertler karşısında aklı aciz kalmaktadır. Nefsi, her gün derdine dert katmakta, devamlı hastalıkları artmaktadır. Kendi tedbir ve tecrübeleri tedavi için yetmemektedir. Günler geçmekte, fakat hastalıkları geçmemektedir. Bu durumda, aklı olan ne yapmalıdır?

Bu kimsenin de önünde iki seçenek vardır: Ya aklını kullanıp bu işin ehli bir mürşide gidip teslim olacak; onun tedbir, tedavi ve tecrübesine uyup manevi dertlerinden kurtulacak. Veya, bu hastalıklar içinde ölüp mahcup ve perişan bir şekilde Yüce Allah’ın huzuruna çıkacak. Elbette akıl, vicdan ve tecrübe, böyle bir hastanın da bu işin ehline teslim olmasını ister. Zaten Kur’an ve sünnet bunu emreder. Önceki tecrübeler ve tarih de bunun hak olduğunu ispat eder.

Mevcut hastalığını kabul etmeyen, mütehassıs doktoruna güvenmeyen, tarif edilen usulde ilaçlarını içmeyen, hep kendi keyfine göre hareket eden kimse, maddi-manevi, hiçbir hastalığından kurtulamaz. Böyle bir hasta kalkıp da “Aklım bana yeter, ben doktor filan tanımam, kimseye teslim olmam, istediğim gibi yaşarım” derse, ona akıllı değil, deli denir.

Arifler derler ki: Kamil mürşide tam teslimiyet bir anda olmaz. İnsan, kalbi nurlandıkça, nefsini ve şeytanı tanıdıkça, iyiyi kötüyü seçtikçe, yani akıllandıkça, Allah’a giden yolda Allah dostuna teslim olur.

Mürit, zaman içinde mürşidini gerçek haliyle tanır. Bu tanıma bir ömür sürebilir. Bu yolda samimiyetle sabreden kimse sonuçta sevinir; Allah sevgisini bulur, kalbi bu sevgi ile huzur bulur; dağınık hali toplanır, ibadetlere sarılır, günahlardan uzaklaşır, bütün manevi hastalıklardan kurtulur. İşte o zaman hakkıyla ve tadıyla Yüce Rabbine kulluk edebilir. Buna ihsan makamı denir. Bu hedefe ulaşmak için rehberine tam teslim olanlar çok az olduğu için, bu makama çıkanlar da çok azdır. Herkesin, bu yolda nasibi, iman, sadakat, edep ve gayretine göredir. Ancak, Allahu Teala dilediği kullarına bol ihsan ve ikramlarda bulunur.

İçine girmediği için tasavvufu bir türlü anlamayanların cevap aradığı bir soru da şudur:

“Mürşitler müritlerinden tam teslimiyet istiyor. Mürşidine itiraz eden iflah olmaz deniyor. Velilere karşı çıkan, onları tenkit eden, verdikleri emrin aksine giden çarpılır, diye insanlar tehdit ediliyor. İnsanlar Allahu Teala’nın emrine uymayıp haramlara daldığı zaman çarpılıp ağzı burnu felç olmuyor da, bir şeyhe karşı geldiği veya görüşlerini benimsemediği zaman mı çarpılacak? Ashab-ı Kiram’ın ve özellikle Hz Ömer’in, zaman zaman Hz Peygamber’in (s.a.v) bazı uygulamaları karşısında “niçin böyle yapıyoruz, şöyle yapılsa daha iyi olmaz mı?” şeklinde faklı görüşler teklif ettiği, Efendimizin de (s.a.v) bazen onların görüşünü benimseyip kendi kararından vazgeçtiği bilinmektedir. Şeyhlerin durumu ve konumu nedir ki, onlara hiç itiraz edilmesin, itiraz edenin yüzü gülmesin?”

Önce şunu belirtelim ki, gerçek mürşitler, kendilerinin peygamberler gibi masum olduğunu, hiç hata yapmayacaklarını söylemezler. Onlar, Hz Ömer (r.a) gibi: “Bana hatalarımı gösteren kimseye Allah rahmet etsin.” der, Allah için kusurunu söyleyene hayır dua ederler. Bunun için Allah rızasından başka bir amaçları olmayan kamil-mükemmil insanlarla, dünya ve şöhret heveslisi olan kimseleri muhakkak birbirinden ayırmalıdır.

Şekli şeyhe, sıfatı şeytana benzeyen bazı şarlatanlara itiraz eden çarpılmaz, sevap kazanır. Fakat, ilahi aşk ile cilalanmış velinin gönlü Cenab-ı Hakkın aynası olmuştur. Onu üzen, Yüce Mevla’yı gazaplandırır. Bir Allah dostunu haksız yere incitmek, yaralamak ve karalamak, başı demir tokmağa vurmaktan daha tehlikelidir.

Esasen haklı olduğu bir konuda düşmanımıza bile itiraz etmek hak değildir. Keyfi ve menfatı için hakkı inkar eden, haklıyı tenkitle uğraşan, kim olursa olsun onun hesabını Allahu Teala görür.

Şu bir gerçektir ki, veliyi ancak veli olanlar hakkıyla tanır. Nitekim alimi de hakkıyla ancak alim olanlar tanır. Bu, bütün mesleklerde böyledir. Akıllı insan, herhangi bir konuda hüküm verirken nefsine ve keyfine göre değil, sağlam bir delile göre hüküm verir. Bir şeyi gözle görmek, sadece kulaktan duymak gibi değildir. Delili sağlam, şahidi doğru, tespiti tamam olmayan kimse yanılır, hak ile batılı birbirine karıştırır, hak yer, utanır, vebale girer.

 

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*