Dinin Direği ve Mü’minin Mi’râcı namazdır,

Lügat mânâsı ile “İslâm”, yaradanına ve O’nun kurduğu ilâhî nizâma “Teslim olmayı” ifâde eder. Bu teslimiyyetin en vecîz şekli ise, “abd” (kul)’ın “Hâlik” (Yaratıcı)’ına “ibâdet”i (kulluğu) ile ifâde edilebilir.

İbâdet’in İslâm terminolojisindeki ismi, Farsça “namaz”, Arapça “salât”dır. İslâmda ibâdetler; farz, vâcib, sünnet ve nâfile ibâdetler olarak, önem derecelerine göre sıralanırlar. Öte yandan “ibâdet” kelimesi geniş mânâsı ile şöyle açıklanabilir:

1. GÖNLÜN İBÂDETİ: “Allâh’a âşık olmak, Aşkullâh, Zikr-i dâ’îm ve Ân-ı dâ’îm üzere olmakdır.

2. RÛH’UN İBÂDETİ: Bu da altı kısımda incelenebilir.

a – Allâh’ı zikretmek, anmak.

b – Veled-i Kâlbî denilen “Vicdân”ın teşekkül etmesi.

c – Nefs murâkabe ve tasfiyesi üzere olmak.

d – İnsanlığın acılardan uzaklaştırılması, fertlerin gönüllerinin inşirâha kavuşturularak, dünyâ ve âhiret saadetine ulaştırılması.

e – Kur’ân sûre ve âyetlerini okumak.

f – Namaz (Salât), emredilen şekil üzere ibâdet etmekdir.

3. NEFSİN İBADETLERİ: Bunlar da altı maddedir.

a – Kemâlleşmek, nefsin tezkiyesi.

b – Namaz.

c – İnfâk (Sadaka, zekât vs.)

d – Hâc etmek.

e – Tevhîd etmek.

f – Oruç (savm) tutmak.

4. BEDENİN İBÂDETLERİ: Bunlar da, namaz, oruç, hâc, harâmdan sakınmakdır. Görülüyor ki, “Namaz” bu dört tarz ibâdetde de ayrı ayrı yer almıştır. Bu hâliyle “namaz” (salât):

1.ci bölümde: “Mü’minin mi’râcı” olduğu için yer almıştır. Namaz, islâm için öyle bir esasdır ki, hiç bir meşrû mâzeretî olmadan farz namazları terk edenin îmânda ve islâmda yeri olmadığı görüşüne bizi götürmektedir.

Namaz, Kur’ân’ı mecîd’de “zekât”la birlikte seksen sekiz kez emr olunmuştur. En ağır hastalıklarda dahî namaz terk edilemez. Durum icâbı “îmâ” ile olsun farzların ifâ edilmesi emr olunur. Namaz, bülûğ yaşına ulaşan her erkek ve kadına günde beş defa beş vakit de farz kılınmıştır. Ayrıca erkeklere cum’a günü, cum’a namazı kılmaları farzdır. Akıl hastaları ve şerî özürlüler ise bu farzlardan muâfdırlar.

Namaz, kazâya bırakılmamalıdır. Zirâ kazâ namazı, bir bakıma karavanaya giden mermi gibidir. Ola ki, o kişinin Allâh katında bir imtiyazı bulunsun. Bu mümkün olmadığına ve son nefeste dahî farz namazların ifâsı emr edildiğine göre, kazâ namazı kılmak bir tesellidir. Ancak Rabbi’nin mağfiretine kalmıştır.

Namazsız âhlâk-ı Muhammedî bir kul üzerine aslâ teşekkül etmez. Şurası muhakkakdır ki, bir namazın makbûl olabilmesinin iki önemli ve temel şartı vardır: Bunlar, “Beden” ve “Rûh” temizliğidir. Beden temizliğinin ilki ise namaz öncesi mü’minin aldığı “Abdest“dir. Abdest, Farsça bir tâbir olup, “el yıkama suyu” anlamına gelir. Arab dilinde ise buna “Vüdû” adı verilir. Dinimizdeki derin anlamı ise, Allâh huzûruna çıkmak demek olan namaza hazırlık olmak üzere yapılan ve belli kuralları olan temizlikdir. Bu temizlik ile şu maddî ve mânevî fâideler sağlanır:

1. Cisimde temizlik (Abdest âzâlarnın sünnet üzerine yıkanması).

2. Beynimiz, sinir sistemimiz, sempatik ve parasempatik sinir sistemlerimizin uyûm ve intibâk’a hazırlanması, diğer bir ifâde ile bütün vesvese ve mâsivâ’dan sıyrılarak Hakk’a yönelmesidir.

3. Nefsin itâ’ate başlayıp, benliğinden ferâgat etmesi ve bu hâlin bütün âzâsına yayılmasıdır. İslâmın gerektirdiği bütün kulluk teslimiyetine giriş ve âzâların hârâmdan temizlenmesi vaâdı ve sözüdür. Bizi “namaz”a dâvet eden “Ezân”nın anlamı ise:

1. Gaflet’e dâlan nefsin îkâzı, “Allâh”a “Elest bezminde” kul’un verdiği sözü hatırlatmak, huzûru İlâhiyye çıkma vaktinin geldiğini müjdelemekdir. Nitekim, Kur’ân-ı Mecîd’de bu hâdise şöyle nakl edilir: “Misâl âlemi yaratılmazdan önce ruhlar yaratıldığında, “Bezm-i elest“de Cenâb-ı Hakk rûhlara seslenerek: “-Elestü bi-rabbiküm” -Ben sizin Rabbiniz değil miyim? -hitâb-ı izzetine, rûhlar isti’dâtlarına göre cevap vererek, îmân ehli: “Kâlû belâ” “Evet. Sen bizim Rabbimizsin.” dediler.

2.Gönül’e âşığının kendisini beklemekte olduğunu müjdelemektedir.

Ezân-ı şerîf’deki dört tekbîr’in mânâları ise:

1. nci tekbîr, GÖNÜL’e hitâbdır.

2. nci tekbîr, RUH’a hitâbdır.

3. nci tekbîr, NEFS’e hitâbdır.

4.nci tekbîr, VÜCÛD’a hitâbdır.

İki defa TEVHİD söylenmesi: Fâhr-i Kainât Efendimiz’in zikridir. Bunun biri NEFS’e, diğeri RUH’adır.

İki kere namaz’a davetin, biri GÖNÜL’e, diğeri RUH’adır.

İki kere FELÂH’a davet, biri GÖNÜL’e, diğeri RUH’adır.

Tekrar iki kere TEKBÎR, biri RUH’a, diğeri NEFS’edir.

Son TEVHİD ise, sadece GONÜL’e hitâbdır, sesleniştir.

Farz olan namazın şeklî husûsiyetleri, O’nun taklid yönüdür. Bunun “Mi’râç-namaz“a aday olabilmesi, ancak yukarıda zikredilen inceliklerin yerine getirilebilmesine bağlıdır. Şübhesiz, taklidî namazlar da makbûldür. Ancak, diğerleri gibi fazîleten yüksek olamazlar. Kulu, kulluğu ile Hakk’a yaklaştıramazlar. Halbuki kulluk ve ibâdetden garaz, kulu Hakk’a, âbid’i Ma’bûda kavuşturmakdır.

Kul, kulluğunda her gün kendini yenileyip, aşmalıdır. Zirâ, bir hadis emri gereği “- Mü’minin bir günü diğer gününe denk olmamalıdır. Çünkü denk olan mü’min ziyandadır” emr-i peygamberîsi vardır. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Rahmân Sûresinde me’âlen: “- Rabbin her ân ayrı bir şe’n” (Oluş ve yeni yaratışlar manzûmesi) içindedir.” denilmektedir. Kullarının da aynı noktada kalmayıp, Allâh sevgi ve saygısında her ân inkişâf ederek bu şevk ile ibâdet etmesini kuluna işaret eden Allâh (C.C.), bu aşk ve şevke giden yolun kapısının hâkimi ve ma’rifetu’llâh beldesi rehberinin kendi Resûlü olduğunu ve O’nun Resûlünde “Fenâ fi’r-Resûl” (Resûlü Ekrem Efendimizin sevgi, aşk ve saygısında istiğrak derecesinde eriyip gitmedikçe) olmadıkça, gerçek mü’min ve gerçek âbid olamayacağımızı, bize işâret etmektedir. Kul, her ân Hakk yolunda kemâlleşmek mecburiyetindedir.

Namaz’a ilk tekbîr olan “İftitâh” (açış, başlangıç) tekbîri ile girilir. Buna “Tekbîr-i Tahrîmî” de denilir. Kul, bu tekbîr’i alınca: “Dünyâ ve kâinâtla, kısaca tüm mâsivâ ile alâkamı kesdim, onları kendime harâm ettim. Her zerremle sâdece sana, yalnız sana yöneldim ey Allâh’ım. Beni huzûr-u İlâhiyyene kabûl et”, der. Diğer bir ifâde ile: “-İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbi” (- Ey Allâh’ım, yegâne maksad ve gayem Sensin, Sen’den tek istediğim, Senin rızândır. Benden memnun ve râzı olmaklığındır) demek istemektedir. İşte kul, tekbir’inde gönlüyle ve fikriyle böyle olmalıdır. Yine âbid’in namaz’da “Besmele”siz “Sübhâneke”yi okumasının maksadı ise: “Âbid kul, artık Rabbi’nin yüce divânına yönelmiştir. O’nun hoşnudluğunu kazanmak, O’na sevgi ve saygısını ispât edebilmek için, O’nun yüceliğini, kemâl mertebelerini anlatması, O sıfatlarla Rabbini övmesi gerekmektedir ki, İlâhî huzûra varmayı engelleyen perde hicâbları, bizzat Allâh tarafından zâtî tecellisi ile kaldırılsın. Bu övgünün en veciz ve nefis ifâdesi ise, Allâh’ın güzel ve yüce isimlerinden SÜBHÂN kelimesidir. Âbid, Rabbi’ni işte bu Sübhan kelimesi ile tesbîh eder, anar. Der ki: “- Sübhâneke Allâhümme ve bi hamdike ve tebâreke’smüke ve Te’âlâ ceddüke ve lâ İlâhe ğayrük.

“- Ey Sübhân olan Allâh’ım. Seni, Senin sıfatlarınla tesbih ve tenzîh eder, Seni her türlü noksan sıfatlar, fiiller ve isimlerden tenzih ederim. Sana, bütün gönlüm,fikrim, fiillerim ve tüm varlığımla HAMD ve SENÂ ederim. Senin azametin, Celâlin ve Cemâlin pek yücedir. Senden başka Hakk ve gerçek Ma’bûd yoktur” demekdir. Bunun söylenmesi ise, âşık’ın ma’şûk’a aşkının ifâdesidin Kul, Sübhâneke deyince, Allâh ile aralarında bir mânevî bağ teessüs eder. Kul. İlâhî tasarrufların her zerresini hisseder. Kul, artık bir mıknâtısın manyetik alanında kalmış demir zerrecikleri gibi, irâdesi dışında mânevî bîr harekete, İlâhî bir raksa, semâya başlar.

Fâtiha-i Şerîfe’nin namazlarda okunmasının ister farz, vâcib, sünnet veya nâfile olsun, her namazda okunmasının şart ve farz-ı ayın olması, âlemin ve kâinâtın mâverâsına ulaşmak, ledûn ilminin ve iklîminin sırlarına ulaşmak içindir. Fâtihâ-i şerîfe okununca, âlemlerin mâverâsı zuhûr eder. Kul, bütün kâinâtı seyr eder. Sonra ledûn iklîmi’nin perdeleri aralanır, artık bu Zâtî tecellîler için rükû ve secde edilmesi gerekir. Allâh, huzûrunda duâ etmek için kuluna Fâtihâ Sûresi’ni lütfetmîştir.

Fâtihâ-i Şerîfe’de yedi âyet olduğu gibi, kul’unda yedi nefis mertebesi (Etvâr-ı seb’a) vardır. Bu yedi nefis mertebesi, Fâtiha’daki âyet sırasına göre yorumlanır:

Fâtihâ’nın l.ci âyetiyle, bütün yaratıkların hâlikine, İlâhî kudretin varlık ve birliğine, hamd ve şükrün ona mahsus olduğu bildirilir. Fâtihâ’nın l.ci âyet-i kerîmesi olan: “El-Hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn” âyeti, kuldaki “Nefs-i emmâre”ye işâretdir. Zirâ emmâre nefse sâhib kul, Cenâb-ı Hakk’dan emîn olur. Allâh korkusunu hatırına getirmez: Allâh da bu birinci âyette kuluna korku vermez. Hep Rabbi kuluna rahmetini söyler. Kul, Allâh’ın rahmetinden ümid keserse, daha fazla suç işler. Bu sebeble “Er-Rahmâni’r-Rahîm” sözü ile “Merhametlilerin en merhametlisi” olduğunu ve bu şefkatini kuluna hatırlatır.

Rahmân” ismiyle o ezelî rahmetdir. İnanan, inanmayan, iyi-kötü, zayıf-kuvvetli, her varlığa Rahmetini istisnâsız tahsis eder. Yaradılış (fıtrat) Allâh’ın Rahmânlığı’ndan doğan rahmetinden zuhûr eder.

Rahîm” ise, çok merhametli demekdir. Bu merhamet, varlıkların son bulduğu, âhiretteki Rahmet’e ait olup, âhirette Allâh tarafından sadece kendisine dünyada yani ervâh âleminde inanmış mü’mînlere tahsîs edilmiştir. Kâfirlere ise, dünyâ hayâtında İlâhî emirleri reddedip, âsî oldukları için cezâ ve elîm âzâplar vardır.

Yine “Rahmân” sıfatı ile “Emmâre” ve “Levvâme” nefs arasındaki, kulların hâlini belirtir.

“Rahîm” sıfatı ile “Levvâme” nefs mertebesine ulaşan kulların haline işaret edilir. “Rahîm” kelimesinin idrâkine varan kulda, kendini ve nefsini “Levm etme“, yaptıklarından pişmanlık duyup, tevbe etme arzûsu doğar. O zaman Allâh’ın “Rahmet” deryâsı kabarır ve taşar. Kul, bu sayede “Emmâre“den “Levvâme“ye geçer. “Levvâme“de bu defa “Allâh korkusu” başlar. Bu korkularından emniyetleri daha üstün olduğundan, “tevbe“leri de sâbit olmazlar, olamazlar. Suçu tekrarlayınca, Cenâb-ı Hakk Celâl tecellisi gösterir. Ve kuluna “Mâliki yevmi’ddîn” (hesâb gününü)’i hatırlatır. Kul’un gönlüne, din gününün şiddetli hesâbının korkusu düşer ve istiğfâra koşar.

Namazda bu kelimeyi söyleyen kul, mahşer gününün haşyet ve heybetini kalbinde hissederse “Levvâme nefsi” aşarak, “Mülhime nefse” yükselir. Korkuyla da olsa kul nefsini, ateş korkusu ile her kötülükten alıkor. Bu Cehennem korkusu, kulun nefsindeki “Emniyete” üstün geldiğinden, tevbelerinde sâbit olurlar ki, bu “Mülhime nefs” terbiye ve tezkiye makâmına ulaşma hâlidir.

Kul, Allâh’ın huzûrunda duâ’ya devam eder ki, buhal “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în” diyerek, bu âyetin idraki ile “Mutma’inne nefse” ulaşır. Zira, “Mülhime nefs“de kul, bilmeyerek de olsa “kul’a kul” olur ve gizli şirkde kalabilir. Kendisi gibi olan diğer kullardan istekleri olur. Yani kul, henüz mâsivâdan kurtulmuş değildir. Oysa “Mutma’inne nefs“de yalnız Allâh’dan yardım diler ve yalnız Allâh’a kulluk edileceği idrâkine ulaşır ki, bu kâmil bir mürşidle mümkün olur.Bu makâmda kul “Cehennem korkusu“ndan geçer.

Kul’un önünde sır hazîneleri açıldıkça açılır. İlâhî kudret, kerâmet şeklinde tecellî eder.Buna sevinirken, gönlüne başka bir korku gelir, “Mâsiyet (Günâh) korkusu” yani “İlâhî” emirleri lâyıki ile yerine getirememek, üzerlerindeki “Velîlik” elbisesini lekelemek korkusu” ile kul hüzne düşer. Bu sebeple “Mutma’inne nefs”deki kul’dan kerâmet tecelli edince utanır, tevekkül ve “rızâ” kapısına yönelir.

İhdina’s-sırâta’l-müstakîm” şuuruna ulaşır ki, bu “Cemâl yol“‘dur. Burada, Allâh’dan râzı olmanın ağır mes’ûliyyeti vardır. Bu ise “Râdiyye nefs” mertebesidir. Bu mertebeye ulaşan kul, bu âyeti derin bir huşû ve korku içinde okur, kul Allâh’ın kazâ ve kaderine tam bir teslimiyyet gösteremezse, bu Cemâl yolunda müstakîm’den sapar veya İlâhî seyrini tamamlayamaz, yolda kalır. Aslâ hedefine varamaz. Kul, Allâh’ın rızâsına bu kadar yaklaşmış iken kaçırırsam ne yaparım, diye vuslatı elinden kaçırmak korku ve hüznü içindedir. Zirâ, daha evvelki makamlarda başına gelen kaza ve belada kul Allâh’a isyân içinde olur. Sadece bu makâmda tam bir teslimiyyet duyar. Kazaya rızâ, burada kemâl bulur.

Sırâta’llezîne en’amte aleyhim” âyetini okuyunca, “merdıyye nefs” mertebesine ulaşır. Bu makâmda kul, sadece Allâh’dan korkar, dünya ve âhiret için bir murat, kasıt ve korkulan yoktur. Bu İlâhî sıfatı kazanan kuldan Allâh her an, her saniye razıdır. Onlar da O’ndan razıdırlar. Bu korku, İlâhî rıza’yı, Allah aşkını kaybetme ve vuslâtta kalamama korkusudur.

Ğayri’l-magdûbî aleyhim ve le’d-dâllîyn” âyetini söyleyince, kul dünya hayatında doğru yoldan sapmamayı murad eder. Bu sapma ve sapıklık, bilerek veya bilmeyerek yapılır. İkisi de aynı akibete uğrar.

Bu idrake eren: “Sâfiyye nefs makâmı“na ulaşır ki, bu makâmda kul; Allâh’ın gazâbından kurtulur. Fakat gönül gözlerini bir an Cennete, mânevî ni’metlere çevirdiklerini bilirler. Onlar, Allâh’ın haremine dahil olabilmek için nazarlarını mülke, melekûte, Ceberût’e çevirmezler. Zira, onlar bilirler ki:

1. MÜLK, âlimin şeytanı,

2. MELEKÜT, ârifin şeytanı,

3.CEBERÜT ise gerçeğe vâkıf olan kemâl ehlinin şeytanıdır.

Bu üçünden birine meyl eden, İlâhî dergâh’dan ve huzûr-u İlâhî’den koğulur. Zât-ı İlâhiyye’ye kurbiyyet ve vuslat şansını kaybederler veya en azından mânevî dereceleri durur.

Bu makâmı aşabilen kulun karşısına, yani “Allâh’ı dileyen kul”un karşısına:

1. İsteyen,

2. İstek,

3. İstenen, gibi üç durak, üç perde çıkar. Bu tevhîd’i üç sanan İsevî zünnârına benzer. O zaman kul’a Hitâb-ı İzzet: “- Öyle demeyin, gözünüzle gönüllerinizi birleştirin” der. O zaman, İsteyen ve İstek yok olur. Geriye mutlak ve bâkî olan tek Allâhu Zü’l-Celâl ve’l-Kemâl Hazretleri kalır.

Nitekim, “– Varlığın öyle bir günâhdır ki, onunla hiç bir günâh kıyâs edilemez.” buyurulmuştur. Demek ki, beşerî varlık ve benliğinden geçemeyip, ölmeden önce ölmesini bilmeyen, yani “– Mûtû kable ente mûtû” sırrına ulaşamaz. Yakınlık ve Adn Cennetine aslâ vâsıl olamaz. Bunu başaranlar ise, “Canlı cenâzeler” gibidirler. Onlar üzerinde mâsivâ ve nefsin korkusu dahi bulunmaz. Onlar Ehlu’llâh (Allâh dostları)dırlar.

Namaz’da Allâh, kulunu başka bir şeye (mâsivâ) iltifattan, ilgiden men etmiştir. Zirâ, Allâh’dan gayri ile meşgul olmak, kul’u Sevgili’nin müşâhedesinden men eder. Namaz, Allâh ile kul’u arasında ikiye bölünmüş bir ibâdet şeklidir. Yarısı Allâh’a, diğer yarısı ise kul’a mahsusdur. Bu, kul ile Allâh arasındaki bir mânevî yolculukdur. Bu “Mi’râç” şöyle ifade edilebilir:

Kul, “Besmele” ile “‘Fâtiha”ınm l.nci âyetini okur, Allâh: “- Kulum beni andı ve hamd etti” der.

Kul, “Er-Rahîm” der. Allâh: “- Kulum beni senâ etti. Yüceltip, tenzîh etti” der.

Kul, “Mâliki yevmi’d-dîn” der. Allâh: “- Kulum beni temcîd etti, işini bana bıraktı, tevekkül etti” der.

Fâtihâ’nın yarısı olan üç âyeti Allâh’ın zâtına mahsusdur: Kul, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în” der. Allâh da: “– Bu, benim ile kulum arasında bir bağdır ve kulumun dilediğini vereceğim” der.. Kul, “İhdina’s-Sırâta’l-müstakîm” ve “Sırâta’llezîne en’amte aleyhim ğayri’l-mağdûbî aleyhim vele’d-dâllîn” der. Allâh da: “– Bunlar kuluma mahsusdur. Kulum dilediğinde ihlâs ehlidir” der.

Böylece, her namazda neden “Fâtiha”nın okunmasının vâcib kılındığı daha iyi anlaşılır. Fâtiha-i Şerîfe öylesine bir zikirdir ki, benzersizdir. Nitekim, “Hakk’ı zikreden Hakk’a yoldaş olur“. Zira Allâh: “– Beni zikredenin yoldaşıyım” der. Böylece kul mi’râcını tamamlar ve vuslat yolculuğunu tamamlamış olur.

Kısaca toparlarsak; kul, tekbîr getirip, Fatihâ’yı okumağa başlayınca, Rabb’in emri olan rûh, nefs üzerinde tekbir getirmiş ve nefs madde kaydından kurtulmaya başlamış olur. Rûh, Fâtiha’daki ilk üç âyeti yalnız başına okur. Nefse: “– Âlemînin, akıl sahibi şuurlu varlıkların yani insanoğlunun Rabbi, terbiyecisi Allâh (C.C.)’dır. Her Hamd ve Senâ O’na mahsus ve layıkdır. O, merhametlilerin merhametlisi, din gününün sahibi ve mutlak hâkimidir.” diyerek, nefsi kötülüklere karşı uyarıp korur. Nefsi tezkiye ve terbiye ederek, onu ruhânî hüviyyetine lâyık hale koyar.

– İyyâkena’büdü ve iyyâke nesta’în” ile nefs, İlâhî kelâm’ın haşyeti ile Rûh’un emrine girer. Rûh ile birlikte Rabbi’ne münâcaatda bulunur. Kul: “– Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” diye, Rabbi’ne yalvarınca, Allâh (C.C.): “– Kulumun dileği verilecekdir” buyruğunu verir.

Kul, zikre devam ederse, Rûh aradan çekilir ve nefsi Fâtihâ’nın son üç âyetini okumak üzere Rabbi ile başbaşa bırakır. Böylece namazını tamamlayan kul, İlâhî Rızâya nâil olur.

Allâh ile kul’u arasında müşterek olan “Fâtiha Sûresi”nin âyeti “– İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în“dir.

Nitekim bu hususu doğrulamak üzere Kâdî Hân Tefsîrinde şöyle bir mâlûmât bulunmaktadır:

“- İslâm’da Cemâ’âtle namaz kıldırmada “İmâm”da, “Kıble” de beştir. Burada “İmâm”dan murâd, “Hazret-i İnsân“, yânî “İnsân-ı Kâmil“dir. Kâmil bir insân da öz olarak, beş kısımdan mürekkebdir:

1. Cesed-i imâm,

2. Rûh-i imâm,

3. Akl-ı imâm,

4. Fehm-i imâm,

5. Kâlb-i imâm.

Bu beş imâm kâmil insan’ı, mürşid-i kâmil’i ifâde eder. Kıble’ye gelince; beş imâma beş kıble mevcûddur:

1. Mihrâb,

2. Kâ’be,

3. Beytü’l-ma’mûr,

4. Arşü’l-a’lâ,

5. Kürs’den mürekkebdir.

Allâh (C.C.)’ın huzûruna lâyık olan imâm, cesedini MİHRÂB’a, Rûh’unu BEYTÜ’LLÂH’a teslim eder. Aklı ile BEYTÜ’L-MA’MÜR’da meşgûl olur. Fehmi KÜRSÎ’de bulunup ve Kâlbi de ARŞÜ’A’LÂ’ya mu’allâk (asılı) olursa, böyle bir imâmın bu on meseleyi bilerek namaz kıldırmasıyla, peşindeki cema’âtin namazı da tamam olur. “Bu on meseleyi bilmez ve kendisinde cem etmezse, bu imâmın imâmlığı câiz olmayıp, cemâ’atin namazı da fazîleten düşük olur“, denilmektedir.

Ve bi’llâhi tevfîk,

Ve ni’me’r-refık.

KAYNAKÇA:

1. Elmah’lı Hamdi Yazır, Hakk Dîni Kur’ân Dili, Yeni Me’âlli Türkçe Tefsîr, C. l.f s. 15-145.

2. El-Hâc Mehmed Nûri Ef. Miftâhü’l-Kulûb (Kâlblerin anahtarı),s. 153vd.

3. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi, Mecâlis-i Seb’a.,s.70.

4. Abdülkâdir-i Geyllânî. Sırrü’l-Esrâr, s.32 .

5. Kâdî Hân. Tefsîr, (Bk. Kuşadalı İbrâhim Ef. Hediyyetü’l-Veli fi Vâridât-ı Kuşadalı. / Millet Kütüphanesi, AU Emîri Ef. Şer’iyye Bölm. 1178, Yk. 39 ab.

Bunlar da hoşunuza gidebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.