share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Emanet ve Ahde Vefa

0 yorum

Emânet, îman ile aynı kökten gelir. Allâh’a îmân edenlerin umûmî bir ismi olan “mü’min” tâbiri, aynı zamanda Allâh’ın güzel isimlerinden biridir ve O’nun emniyet menbaı oluşunu, kullarına güven vermesini, onları emîn kılmasını ifâde eder. Peygamberlerini “emânet” sıfatıyla vasıflandıran, yâni onları güvenilir kılan da O’dur. Bu itibarla mü’min de, îmân eden, emânet edilen, emniyet telkin eden ve güvenilir kimse demektir.

Ebû Mûsâ -radıyallâhu anh- şöyle der:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Müslümanların en fazîletlisi kimdir?” diye sordum.

“–Dilinden ve elinden müslümanların emniyette olduğu kimse.” cevabını verdi. (Buhârî, Îmân 4, 5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64, 65)

Güvenilir olmak ve ahde vefâ, yâni verilen sözlere, yapılan anlaşmalara sadâkat, toplum ve fert hayâtının temel esaslarından biridir. Toplumun huzuru, insanların emîn olmalarına ve ahidlerine riâyet etmelerine bağlıdır. Bu vasıf olmadan ne dînin ne de dünyânın ıslâhı aslâ düşünülemez.

Âyet-i kerîmelerde, peygamberlerin emânet vasfına husûsiyle temâs edilerek şöyle buyrulur:

“Size Rabbimin vahyettiklerini teblîğ ediyorum ve ben sizin için emîn bir nasihatçiyim.” (el-A’râf, 68)

“Şüphesiz ben, size gönderilen emîn bir peygamberim.” (eş-Şuarâ, 107)

Diğer taraftan bu güzel vasıflar, ümmet-i Muhammed’in de şiârıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz, nübüvvetinden önce bile en çok “Emîn” vasfıyla tanınmış ve bu isimle çağrılır olmuştur.

Emânetle birlikte ahde vefâ da mühim bir vasıftır. Cenâb-ı Hak, verilen sözlerin yerine getirilmesini emrederek şöyle buyurur:

“Ey îmân edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin!..” (el-Mâide, 1)

“…Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz mes’ûliyeti îcâb ettirir.” (el-İsrâ, 34)

Cenâb-ı Hak kurtulaşa eren mü’minlerin vasıflarından birini de:

“Onlar emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” (el-Mü’minûn 8) şeklinde ifâde buyurmaktadır.

Şunu hiçbir zaman unutmamak lâzımdır ki, insanlara verilen bütün sözler ve yapılan her türlü anlaşmalar, aynı zamanda Allâh’a söz vermek mânâsına gelir. Allâh’ın huzûrunda yapılan anlaşma ve verilen sözlere ise mutlakâ uyulmalı ve titizlikle yerine getirilmelidir.

Cenâb-ı Hak, İbrâhim -aleyhisselâm-:

“Çok vefâkâr olan (ahdine vefâ gösteren) İbrâhim…” (en-Necm, 37) ifâdeleriyle takdîr ve tekrîm buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz de emîn ve dürüst tâcirlere:

“Doğru sözlü, dürüst ve emîn bir müslüman tâcir, kıyâmet günü nebîler, sıddîklar ve şehîdlerle beraberdir.” müjdesini vermiştir. (Tirmizî, Büyû, 4/1209; İbn-i Mâce, Ticârât, 1)

Bunun aksine emîn olmayan ve sözünde durmayan kimseler hakkında çok dehşetli îkazlar mevcuttur. Meselâ, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Emâneti olmayanın îmânı da yoktur.” buyurmuştur.

(Ahmed, III, 135)

Bir kişinin çevresine güven vermemesi, îmânının zayıfladığına, haysiyetini yitirdiğine ve İslâmî hassâsiyetlerini kaybettiğine işârettir. Artık onda îmânın sâdece adı kalmış, ibâdetlerinin içi boşalmış, elinde samîmiyetsiz ve riyâkâr bir görüntüden başka bir şey kalmamıştır. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bu husûsu ne güzel ifâde eder:

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emânet edildiğinde emânete riâyet ediyor mu, dünyâya meylettiği zaman helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız.

Emânete hıyânet ve ahde riâyetsizlik hâli tedâvi edilmediğinde, bu durum sonunda en fenâ vasıf olan münâfıklığa kadar gitmektedir. Nitekim Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur:

“Dört vasıf vardır ki, bunlar kimde bulunursa, o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu vasıflardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir sıfat kalmış olur: Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihânet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.” (Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17; Müslim, Îmân 106)

“Allâh Teâlâ şöyle buyurdu: Ben kıyâmet günü şu üç (grup) insanın düşmanıyım: Ben’im adıma yemin ettikten sonra sözünden dönen kişi, hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kişi, ücretle bir işçi tutup işini gördüren ve işçinin ücretini vermeyen kişi.” (Buhârî, Büyû 106, İcâre 10)

Demek ki emînlik ve ahde riâyet, müslümanlığın şiârıdır. Bir mü’minin emîn olmaması ve sözünden dönmesi, Allâh Teâlâ’yı çok gazaplandıran ve kişiyi esfel-i sâfilîne sürükleyen kötü bir vasıftır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nübüvvetten önce de mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeliydi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, emniyet ve güvenilirlikte en önde gelen, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en fazla uzak duran, yine O idi. Hiç kimseyi haksız yere kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Öyle ki, Cenâb-ı Hak bütün güzel haslet ve meziyetleri O’nda topladığı için kavmi kendisine «el-Emîn» vasfını lâyık görmüştü.

“Emîn”sıfatı, Hazret-i Peygamber Efendimiz’in âdeta ikinci bir ismi olmuştur. Nitekim Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 25 yaşına geldiğinde, Mekke’de sâdece el-Emîn (en emniyetli kişi) ismiyle çağrılıyordu. Kâbe hakemliği esnâsında O’nun geldiğini görenler “el-Emîn geliyor!” diyerek sevinmiş ve her hususta kendisine îtimâd ederek O’nunla istişâre etmişlerdir. Uğrunda canını, malını ve her şeyini fedâya hazır olan ashâb-ı kirâmın yanı sıra, O’nun canına kasdeden hasımları bile Peygamber Efendimiz’in emînliği hilâfına bir şey söyleyememişlerdir.

Efendimiz hakkında kullanılan Muhammedü’l-Emîn tâbiri, müşriklerin de dillerinden düşmez ve onlar emânetlerini kendi yandaşlarına değil, Rasûlullâh Efendimiz’e teslîm ederlerdi. Hattâ Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- hicret edeceği zaman dahî, üzerinde müşriklerin birtakım emânetleri vardı. Ve ölüm tehlikesine rağmen Hazret-i Ali’yi Mekke’de bırakıp onları sâhiplerine teslîm ettirmişti.

Allâh Rasûlü’ne el-Emîn ve es-Sâdık sıfatlarını verdiren pek çok numûne-i imtisâl hâdiseden birini, Abdullâh bin Ebi’l-Hamsâ -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Bi’setten önce Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bir alışveriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’dederek oradan ayrıldım. Fakat verdiğim sözü unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, O’nu aynı yerde beklerken buldum. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yaptığım kusur karşısında beni azarlamayıp sâdece:

«–Ey delikanlı! Bana zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 82/4996)

Emânet ve ahde vefânın erişilmez zirvelerinde bulunan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın bu bekleyişi, basit bir para alma meselesi değildi. O’nu üç gün bekleme zahmetine katlanmaya sevk eden asıl mesele, sözünde durmuş olma husûsundaki yüksek hassâsiyetiydi.

Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Babam Hüseyl ile Mekke’den Medîne’ye doğru yola çıkmıştık. Kureyş kâfirleri bizi yakaladılar ve:

«–Siz muhakkak Muhammed’in safına katılmak istiyorsunuz.» dediler. Biz de:

«–Hayır, Medîne’ye bu sebeple değil, başka bir iş için gidiyoruz.» dedik. Bunun üzerine bizden, Allâh Rasûlü’nün safında yer alıp O’nunla birlikte savaşmayacağımıza dâir söz aldılar. Medîne’ye gelip olanları Rasûlullâh’a arz edince Âlemlerin Sultânı Efendimiz:

«–Haydi gidin. Biz sizin verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı da Allâh’tan yardım dileriz!» buyurdular. İşte benim Bedir Harbi’ne iştirâk edemeyişimin sebebi budur.” (Müslim, Cihâd, 98)

Hudeybiye Muâhedesi yapılmış, anlaşma maddeleri yazılmak üzereydi. Tam bu esnâda Kureyş temsilcisi Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel, ayaklarındaki zincirleri sürüyerek yavaş yavaş Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Ebû Cendel -radıyallâhu anh-, müslüman olduğu için müşriklerden çok işkence görmüştü. Bir fırsatını bularak ellerinden kaçmış ve kendini müslümanların arasına atmıştı. Süheyl, antlaşma gereğince ilk iâde edilecek kimsenin, kendi oğlu olduğunu söyledi ve elindeki sopayla Ebû Cendel’in yüzüne vurdu. Hâdiseleri üzülerek tâkip eden Rahmet Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cendel’in antlaşma hârici bırakılmasını ve onu kendisine bağışlamasını Süheyl’den ısrarla ve defâlarca ricâ etti. Fakat taş yürekli müşrik buna yanaşmıyordu. Ebû Cendel -radıyallâhu anh- da müşriklere teslîm edilirken feryatlarla müslümanlara yalvarıyor ve yardım istiyordu. Son derece mahzun bir şekilde:

“–Beni tekrar aynı zulüm ateşlerinin içine mi atacaksınız?” diye sorarken de yürekleri parçalamıştı. Müslümanlar onun hâline dayanamayıp ağlamaya başladılar. Yapılacak bir şeyin kalmadığı bu anda, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cendel’e:

“–Ebû Cendel! Biraz daha sabret! Allâh Teâlâ’dan bunun mükâfâtını bekle! Hiç şüphesiz yüce Allâh sen ve yanında bulunan zayıf ve kimsesiz müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır. Biz şu kavimle bir barış antlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allâh’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz. Onlar da bize Allâh’ın ahdiyle söz verdiler. Sözümüze vefâsızlık edemeyiz. Zîrâ verdiğimiz sözde durmamak bize yakışmaz! buyurarak onu tesellî ettiler. (Ahmed, IV, 325; Vâkıdî, II, 607-608; İbn-i Hişâm, III, 367; Belâzurî, I, 220)

Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Ebû Basîr isminde müslüman olmuş bir Mekkeli de Medîne’ye sığınmıştı. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şartnâmeye göre onu müşriklere teslîm etmek zorunda kaldı. Ebû Basîr de önce Allâh Rasûlü’nün bu hareketine bir mânâ veremeyerek:

“–Beni puta tapıcılığa mı döndürmek istiyorsunuz?” sözleriyle hayretini izhâr etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâkin bir şekilde onu tesellî buyurdu:

“–Ebû Basîr! Biz ahdimizi bozamayız. Ama sen biraz sabret; Allâh Teâlâ, sana ve senin gibilere elbette bir selâmet yolu gösterecektir.”

Bu sözlerden sonra Ebû Basîr, sesini çıkarmayarak hükm-i Peygamberî’ye boyun büktü. Umum müslümanların durumunu düşünerek müşriklere teslîm oldu. Ancak o, Mekke’ye değil, ölüme götürülüyordu. Bunu bildiğinden, yolda bir fırsatını bulup kendisini götürenlere hücûm ederek nefsini müdâfaa etti. Yanındaki iki kişiden Huneys’i öldürdü, diğerini ise elinden kaçırdı. Ebû Basîr, Huneys’in elbisesini, eşyâlarını ve kılıcını aldı, Allâh Rasûlü’ne getirdi:

“–Yâ Rasûlallâh! Bunların beşte birini ayır, kendin için al!” dedi. Efendimiz:

“–Ben bunun beşte birini aldığım zaman, onlarla yapmış olduğum muâhedeye riâyet etmemiş olurum. Fakat sen ayrı bir durumdasın. Senin davranışın da, öldürdüğün adamın eşyâsı da seni ilgilendirir.” buyurdu. (Vâkıdî, II, 626-627)

Firâsetle hareket eden Ebû Basîr, bir müddet sonra Medîne’den çıktı. Deniz kıyısında Mekke ile Şam arasında Îs denilen bir yere yerleşti. Kısa bir müddet sonra orası tarafsız bir bölge olarak bir ilticâ mekânı hâline geldi. Az önce bahsi geçen Ebû Cendel de zâlimlerin elinden kurtularak Ebû Basîr’e katıldı. Böylece müslümanların sayısı çok geçmeden üç yüze ulaştı. Mekkelilerin Şam ticâret yolu tehlikeye girdi. Bunun üzerine Mekkeli müşrikler, çâresiz kalarak Peygamber Efendimiz’den bu husustaki maddenin kaldırılmasını taleb ettiler. Yâni Mekke’den müslüman olup da kaçanların Medîne’ye kabûl olunmasını ricâ ettiler. Böylece müslümanların baştan kabûl etmek istemedikleri ve en fazla ağırlarına giden madde, ahde vefâ netîcesinde lehlerine işlemiş oldu.

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz’in ahde vefâsı, bütün mü’minler için bir rahmet ve bereket olmuştur.

Hayber’in Fethi esnâsında, yahûdî ileri gelenlerinden birinin koyunlarına çobanlık yaparak geçimini sağlayan Yesâr, bir sabah kale dışında koyun güderken, Peygamber Efendimiz’le karşılaşmıştı. Bir müddet sohbet ettikten sonra Yesâr İslâm’ı kabûl etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun ismini “Eslem” yaptı. Daha sonra çoban, elindeki koyunları ne yapması gerektiğini Peygamber Efendimiz’e sordu. Allâh Rasûlü de:

“–Onları geri çevir ve kovala! Hiç şüphen olmasın ki, hepsi de sâhiplerine döneceklerdir.” buyurdu. Eslem, bir avuç çakıl alarak koyunlara doğru attı ve:

“–Sâhibinize dönün! Vallâhi bundan sonra ebediyyen sizinle beraber olmayacağım.” dedi. Koyunlar topluca gittiler, sanki onları sevk eden birisi varmış gibi kaleye girdiler. Müslüman olur olmaz hemen cihâda iştirâk eden Eslem -radıyallâhu anh-, bir müddet sonra şehîd oldu.

Savaş gibi erzak sıkıntısının had safhada olduğu bir zamanda bile Allâh Rasûlü, ayağına kadar gelen düşmanlarına âit koyunları sâhiplerine geri göndermiştir. Çoban da anlaşmalı bulunduğu sâhibinin malına ihânet etmemiştir. Zîrâ “el-Emîn” olan Peygamber’e ve O’nun “mü’min” olan ümmetine yakışan da budur.

Mekke fethedilince Peygamber Efendimiz, Kâbe’nin anahtarını elinde bulunduran Osman bin Talha’ya haber göndererek anahtarı getirmesini istedi. Osman, anahtarın tekrar kendisine verilmeyeceğinden korkarak:

“–Bunu Sana, Allâh’ın emâneti olarak veriyorum!” dedi. (Vâkıdî, II, 833; Heysemî, VI, 177)

Kâbe’ye girip namaz kılan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, oradan çıktıktan sonra bir Fetih Hutbesi îrâd buyurdular. Hutbenin sonunda:

“–Osman nerede?” diye sordular. Osman bin Talha ayağa kalktı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh, size böylece ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allâh, işiten (ve) görendir.” (en-Nisâ, 58) âyetini okuduktan sonra:

“–Ey Ebû Talha Oğulları! Allâh Teâlâ’nın bu emânetini, sürekli sizde kalmak ve dürüst hareket etmek üzere alınız! Onu, zâlim olmadıkça hiç kimse elinizden alamaz! Bugün, iyilik ve ahde vefâ günüdür. buyurdu ve Kâbe’nin anahtarını tekrar Osman bin Talha’ya tevdî etti. (İbn-i Hişâm, IV, 31-32; Vâkıdî, II, 837-838; İbn-i Sa’d, II, 137)

Hâlbuki Allâh’ın evine hizmet etmeyi en üstün bir şeref ve mukaddes bir vazîfe telâkkî eden ashâbın ileri gelenlerinden pek çoğu, Kâbe anahtarının kendisine verilmesini istiyordu. Ancak Allâh Rasûlü, emâneti ehline verdi. Bu hakşinaslık karşısında bütün insanlar hayran kaldı, hattâ bir kısmı da hidâyetle şereflendi.

Mekke sulh yoluyla fethedildiğinden, ganimet olarak hiçbir şey alınmamıştı. Varlık Nûru Efendimiz, İslâm ordusunun bir hayli yekûn tutan zarûrî ihtiyaçlarını karşılamak üzere Mekke zenginlerinden ödünç para ve zırh aldı. Daha sonra bunu, Hevâzin ganimetinden tamâmıyla ödedi ve:

“–Ödüncün karşılığı, teşekkür etmek ve onu ödemektir!” buyurdu. (Vâkıdî, II, 863; Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3562; Muvatta, Nikâh, 44)

Borç veren zenginler, gâlip bir kumandanın mallarına el koyacağını zannederek baştan endişeye kapılmışlardı. Lâkin fazla bir zaman geçmeden, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in “el-Emîn” olduğunu bir kez daha tasdîk ettiler.

Mûsâ -aleyhisselâm- Medyen’e geldiğinde, orada hayvanlarını sulayan birçok insan gördü. Onların epey gerisinde de hayvanlarını sulamak için bekleyen iki kızcağız vardı ki, çobanlar oradan ayrılmadan suya yaklaşmıyorlardı. Hazret-i Mûsâ onlara yardım etti. Onlar da babaları Şuayb -aleyhisselâm-’a gidip durumu anlattılar, kendilerine yardım eden genci mükâfatlandırmasını istediler. Kızların küçük olanı:

“…Babacığım O’nu ücretle tut. Şüphesiz ücretle tutacağın kimselerin en hayırlısı, kuvvetli ve emîn olandır.”

(el-Kasas, 26) dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verir:

“…Şuayb -aleyhisselâm- ona:

«–Kızım, kuvvetli olduğunu nereden anladın?» diye sordu. Küçük kız:

«–Ağır bir taş aldı ve kuyunun üzerine koydu.» dedi. Şuayb -aleyhisselâm-:

«–Peki, emîn olduğunu nereden anladın?» dedi. Kızı:

«–Onu sizin adınıza dâvet edip buraya getirirken bana: “Arkamdan yürü, önümde yürüme!” dedi. Bu sözünden O’nun emîn olduğunu anladım.» cevâbını verdi.” (Heysemî, VIII, 203-204)

Câbir -radıyallâhu anh-’ın babası Uhud’da şehîd düşmüş, geriye, bakıma muhtaç kalabalık bir âile ve bir hayli borç bırakmıştı. Hazret-i Câbir şöyle anlatır:

Bir gün Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

“–Eğer Bahreyn’den zekât malı gelirse sana şöyle şöyle doldurup veririm.” buyurdu. Fakat Efendimiz vefât edene kadar Bahreyn’den mal gelmedi. Daha sonra mal geldiğinde Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Allâh Rasûlü’nün birine vaadi veya borcu varsa bize mürâcaat etsin!” diye îlân etti. Bunun üzerine huzûruna vararak:

“–Peygamberimiz bana böyle böyle demişti.” dedim. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, elini ganimet malına daldırıp bir avuç aldı. Bunları sayınca 500 (dinar) olduğunu gördüm. O zaman Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bana:

“–Bunun iki mislini daha al!” dedi. (Buhârî, Kefâlet, 3)

Hazret-i Ebû Bekir, Allâh Rasûlü’nün ahdini O’nun adına yerine getirerek vefâkârlığını birkez daha göstermiştir.

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:

Amcam Enes bin Nadr, Bedir Savaşı’na katılamamış ve bu ona çok ağır gelmişti:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allâh Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı elbette görecektir.” dedi.

Sonra Uhud Gazvesi’ne katıldı. Müslüman safları dağılınca, arkadaşlarını kasdederek; “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı Sana özür beyân ederim.”, müşrikleri kasdederek de; “Bunların yaptıklarından da uzak olduğumu bildiririm.” deyip ilerledi. Sa’d bin Muâz’la karşılaştı ve:

“–Ey Sa’d! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum.” dedi.

Sa’d, daha sonra hâdiseyi anlatırken:

“–Ben onun yaptığını yapamadım yâ Rasûlallâh!” demiştir.

Amcamı şehîd edilmiş olarak bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sâdece kız kardeşi parmak uçlarından tanıdı. Şu âyet, amcam ve onun gibiler hakkında nâzil oldu:

“Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allâh’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehîd düştü), kimi de (sırasını) beklemektedir. Bunlar aslâ sözlerini değiştirmemişlerdir.” (el-Ahzâb, 23) (Buhârî, Cihâd, 12)

Berâ bin Ma’rûr -radıyallâhu anh-, Akabe Bey’ati’ne on iki temsilciden biri olarak katılmıştı. Hazret-i Berâ, hac mevsiminde Mekke’ye geleceğini Peygamber Efendimiz’e va’detmişti. Ancak hac mevsimi gelmeden ölüm döşeğine düştü. Bu durumda âilesine:

“–Allâh’ın Rasûlü’ne olan vaadim sebebiyle beni Kâbe’ye doğru çeviriniz. Çünkü ben O’na geleceğimi söylemiştim.” dedi ve böylece hem hayattayken hem de öldükten sonra Kâbe’ye yönelenlerin ilki oldu.

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’ye geldiğinde ashâbıyla birlikte Berâ bin Ma’rûr -radıyallâhu anh-’ın kabri başına gitti. Saf bağlatıp cenâze namazı kıldırdı:

“Allâh’ım onu affet! Ona rahmet et ve ondan râzı ol!” diye duâ etti. (İbn-i Abdilber, I, 153; İbn-i Sâ’d, III, 619-620)

Haneş -radıyallâhu anh- der ki:

Hazret-i Ali’yi, iki koç kurban ederken gördüm:

“–Niçin böyle yapıyorsun?” dedim:

“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana, vefâtından sonra kendisi için de kurban kesmemi vasiyet buyurmuştu. İşte ben O’nun vasiyetini yerine getirmek üzere kesiyorum! Bundan sonra da kesmeye devâm edeceğim!” dedi. (Ebû Dâvûd, Edâhî, 1-2/2790; Ahmed, I, 107)

Halîfe Muâviye bin Ebû Süfyan, vaktiyle Bizanslılarla bir sulh antlaşması yapmıştı. Antlaşma süresi henüz dolmadan, Muâviye ordusuyla birlikte Bizans’a doğru yola çıktı. Bizans’a yakın bir yerde bekleyecek, antlaşma süresi bitince onlarla savaşacaktı.

Ordu Bizans’a doğru yol alırken, bir atlı göründü. Adam:

“–Allâhu ekber, Allâhu ekber! Ahde vefâ göstermeli, sözden dönmek yok!” diye seslendi.

Dikkatlice bakılınca, onun ilk müslümanlardan Amr bin Abese -radıyallâhu anh- olduğu anlaşıldı. Halîfe ona adam göndererek ne demek istediğini sordu. Amr -radıyallâhu anh- şunları söyledi:

“–Ben Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu işittim:

«Bir kimse, bir kavimle antlaşma yapmışsa, süresi bitene veya antlaşmayı bozduğunu onlara bildirene kadar antlaşmayı ne bozsun, ne de onu yenilesin!»

Bunun üzerine Muâviye ordusuyla birlikte geri döndü. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 152/2759; Ahmed, IV, 111, 113, 385-386)

Böylece kendisine söz verilen kimsenin müslim veya gayr-i müslim olması arasında fark bulunmadığı, biriyle antlaşma yapan müslümanın sözüne ve ahdine mutlakâ sâdık kalması gerektiği iyice öğrenilmiş oldu.

Osmanlılarda mertlik, sözünü muhakkak yerine getirmek ve vefâkârlık gibi yüksek fazîletler, gönülleri süsleyen ulvî bir ahlâk hâlinde âbideleşmiş ve âdeta şahsiyetlerinin bir parçası hâline gelmişti. Öyle ki, Avrupa’da “Türklük” ile “Müslümanlık” aynı mânâda kullanılır olmuştu. Bundan dolayı:

“Türk demek, sözüne güvenilir insan demektir.” denilmiş ve diğer bâzı milletlerin aksine Osmanlıların aslâ yalan yere yemin etmedikleri beyân edilmiştir.

Nitekim III. Ahmed devrinde Osmanlı Devleti’ne ilticâ etmiş olan eski Fransız general Comte de Bonneval, bu yöndeki bir müşâhedesini şu cümleyle ifâde eder:

“Türkler vaatlerine, dindarâne bir sadâkat gösterirler.”

İsveç sefîri Mouradgea d’Ohsson da:

“Müslüman-Türkler yemin ve ahidlerine son derece sâdıktırlar. Allâh’ın adını ağızlarından düşürmemeye gayret ederler. Sözlerine Allâh’ı şâhit göstermekten başka hiçbir delîle lüzum görmezler.” demektedir.

Aslen, eserlerinde Türk düşmanlığıyla temâyüz etmiş bir Fransız müellif olan Henri Mathieu ise kendini bir hususta îtirafta bulunmaya mecbur hisseder ve şöyle der:

“Türklerde eşsiz bir hazine mâhiyetinde mevcûd olan nâmus ve ahlâk anlayışını tasdîk etmemek, büyük bir haksızlık olur. Onlar, doğruluğu, fazîletin temeli olarak kabûl eden ve verdiği sözü de mukaddes bilen kimselerdir.”

Velhâsıl, Cenâb-ı Hak, “…Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allâh ile olan ahdine vefâ gösterirse, Allâh ona büyük bir mükâfat verecektir.” (el-Fetih, 10) buyurmaktadır.

Müslüman, söz verirken Allâh’ı şâhit tutmaktadır. Dolayısıyla insanlara verdiği her sözü, aynı zamanda Allâh’a vermiş olmaktadır. O hâlde mü’mine düşen; ahdine riâyet etmek, elinden-dilinden insanların emîn olduğu, vefâkâr ve güvenilir bir insan olmaktır.

Allâh Teâlâ, her şeyin sâhibi ve bütün hükümler kendisine âit olduğu hâlde pek çok âyette “katında sözün değişmeyeceğini” bildirmektedir. Müslüman da “Söz ağızdan bir defâ çıkar.” diyerek emîn ve sâdık olmalı, yâni Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır.

Vefâkârlık da, peygamberlere, velîlere ve fazîlet sâhibi kimselere âit bir vasıf olarak beşerî hayâtı en yüce bir seviyede taçlandıran mânevî bir sıfattır. Bu itibarla bâzı müfessirler İslâm’ı; kalb ile tasdîk ve dil ile ikrarla beraber bütün kazâ ve kaderinde Allâh Teâlâ’ya teslîmiyet ve vefâ olarak târif etmişlerdir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*