share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Envârü’l-Âşıkın (Âşıkların Nurları)

0 yorum
BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd, Allah’a mahsustur. O Allah ki, Zât ve Sıfatı bakımından Vâhid ve en olgun kemâle sahip olmak bakımından tek olduğunu çe­şitli, açık ve üstün delillerle bildirdi. O Allah ki, bütün gizlilikleri ile bilinmesini dilediği için mahlükatı yarattı ve onlara en güzel tecelliyât ile tecelli ederek kendisini bilip tanıma imkânlarını bahşetti. Lütfunun tamamı ve kereminin nihayeti olan rahmetinin âlemlere ulaş­ması ve O’nun kemâl mertebesini tâyin ve vahdâniyyetine en açık delil olmak üzere madde ve mânayı yarattı.

Minnet O Allah’a ki, açık bir şekilde insanları müjdeleyici ve kor­kutucu olması için sevgili Peygamberine kitab indirdi. O kitabı açık bir şekilde insanlara anlatabilmesi ve onları hidâyete ulaştırması için bütün incelikleri ile mânâsını ona bildirdi. O da somuz mücâhede ve mücadeleleri ile insanları O’nun sıfatlarının berraklığına irşâd eyledi. O Allah ki, sevgili Peygamberine gayb âleminden tecelli etmekle onun elinde mucizeler yarattı. İlâhî bir rahmet olarak onu, insanlara ve cin­lere dâvetçi gönderdi. Sapıklıkta kalan insanlara en büyük hidâyet ile İslam aydınlığı içerisinde onlara doğru yolu gösterdi. En açık tecelliyatı ile cemalini ona göstermekle yarattıklarının en üstünü kıldı. Yine lutüf ve keremli olarak, kullarına cennet ve bahçeleri in’am ve en güzel nimetlerle mü’minlerin cennet’te ebedi kalacaklarını va’d etti. Böylece ölümümüz hayat, salâtımız namaz ve Resülüne en üstün selavattır. Bu salevat en üstün saygı ile onun âl ve ashabına olsun.
Bundan sonra bilmiş ol ki, yüce Allah’ın ilk yarattığı, bir­liğinin sırrı ve ruhların en şereflisi olan Hz. Muhammed’in ruhudur. Görülen ve görülmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerdeki kâmil ve üstün ruhları bundan sonra yaratmıştır. Son­ra gaybın hakikatlerini elde etmek için onları ilâhî bir sır olan vahy ile davet etti. Daha sonra kâinatın suretinin zuhuru için mümkinâtın hakikatlerini seyretmekle kendilerine vahyet-ti. Sonra kendi cemâlini müşahedeye davet etti. Onlar da bu davetleri kabul sayesinde âlimler, sâlihler ve hakimler mer­tebesine yükseldi de «Allah var, başkası yok» dediler. Sonra Allah Teâlâ bunların bedenlerini Tür (tecelliye mazhar olan Sina’da bir dağ), ruhlarını Kitâb-ı Mestur (yazılmış kitâb), can­larını Rakk-ı Menşur (yazılmış ince deri), gönüllerini Beyt-i Mâmur (imâr edilmiş ev), akıllarını Sakf-ı Merfû (yüksek bir çatı), ilimlerini Bahr-i Mescûr (taşkın deniz) kıldı. Sonra bun­lara Zâtının hakikatlerini göstermekle bunları yoketti, fena mertebesine ulaştırdı. Sonra perdeyi kaldırmakla onları beka mertebesine ulaştırdı
طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ << Ne mutlu onlara! Ahirette güzel barınakda onların>> (Rad:29)
إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ <<Fakat bunu ancak vicdanı temiz, akıl sahibleri anlar>> (Rad:19)
Dünya ve âhirette üstün mertebeler bun­lar içindir ve bütün bu kemâl vc mevkiler Resûl-i Ekrem sa­yesindedir. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.
KİTABI TE’LİFIN SEBEBLERİ
Önce şunu bil ki, bu muazzam eseri derleyip terceme eden,
merhum Yazıcıoğlu Ahmed-i Bîcan’dır. Herkesin gayesi ve Al­lah’a ulaşanların son emeli olduğu için, bu kitabı terceme et­miştir. Kitab, Gelibolu’da tamamlanmıştır. Bunun için Allah’a hamdeder, Resûl-i Ekrem’ine salât ü selâm ederken âlem­lere rahmet olarak gönderdiği sevgili Peygamberinin şefaatin­den de beni mahrum etmeyip ayakkabılarının tozlarına beni bağışlamasını O’ndan dilerim. Allah’ım, bütün iman edenleri, beni (ve bizi) usûl ve fürûumuzu Senin ve onun katında mu-kar reb ve muhterem olan kullarından eyle.
Kitabı telifin ikinci bir sebebi, cihanın kutbu olan Şeyh HacıBayram-ıVelî’ nin sırdaşı âlim, fâdıl, kâmil, yü­ce Allah’ın has kullarından ve erenlerin efendilerinden olan bir kardeşim vardı. Ben âciz bir derviş olarak dünyanın ge­çici olduğunu, bunun için herkesin okuyup anlayabileceği fay­dalı bir eseri yazıp bırakmasını kendisinden rica ettim. O da (Mağaribü’z-Zaman) adlı bu eserini yazdı. Kâinatta gizli ve aşikâre tefsir ve tahkikten ne varsa daha doğrusu on-iki ilmin özetini burada topladı. Sonra da bana dönerek:
«Ey Ahmed-î Bican, işte ben, senin dediğin gibi âlemlerin şeriat ve hakikatlerini bir araya toplayan kitabı yaz­dım Memleketimiz halkının, bu ilmin nurlarından faydalan­maları için sen de bunu Türkçeye çevir» dedi. Ben de onun tavsiyesine uyarak «ENVÂRÜ’L-ÂŞIKÎN» adını taşıyan bu eseri Gelibolu’da tamamladım. Benim bu eserimle onun «MU-HAMMEDİYE» adlı eseri, o kitabtan çıkmıştır. Onun o eserim taşıp iki tarafından akarak cevherlerini meydana çıkaran bir okyanus hâlini aldı. Şayet gizli incileri görmek ve almak is­tersen «ENVÂRÜ’L-ÂŞIKÎN»i, yok eğer sonsuz mükâfatlar is­tersen «MUHAMMEDİ YE »yi oku. Biz iki kardeş Allah rızası §H için zahmet çekerek bu ki tablan meydana getirdiğimiz için Allah’a hamdederiz. Umarız ki, bu kitablarla müşerref olan âşıkların ruhları bizleri rahmetle yâdederler.
TENBİH: Ey ilâhî sırların talibi, bu kitab; kudsî hadîs, ilâhî vahy, sırr-ı Sübhânî ve nûr-i Rabbânî’dir. Allah Teâlâ’nın kendi nurlarından bana olan tevfîkı sayesinde kudsî hadîsleri ve Allah Teâlâ’nın peygamberlerle olan konuşmalarını yaz­dım ve seçkinlere olan hitabını buraya aldım. Gerçi büyük âlimler bütün ilim ve irfanı açıkladı. Fakat bu alanda kimse meydana çıkmadı ve bu sahada kimse gözükmedi. Evet, on­lar da buna benzer bir şeyler yazdılar, fakat benim bu ese­rimin bir benzeri ne Arap ve ne de Acemler tarafından yazıl­mıştır. Çünkü onlar, hüküm, kazıyye ve hikâyeler yazdı, ben ise kudsi hadîs ve mukaddes sözleri bir araya topladım. Tev­rat, Zebur, İncil ve Kur’an’da ne gibi ilâhî hitab varsa ve bun­ların benzeri ilâhî âlemden mülk ve melekût âlemine intikal etmiş her nc varsa, mahşer yeri ve Cennet’e kadar olan her şey’i bu kitabda derledim. Hükmeden, sebebleri yaratan ve dilediğini hesapsız nimetlere erdiren, Allah Teâlâ’dır.
Kitabı telifin üçüncü sebebi, ehlullahtan bir cemaat ba­na müracaat ederek bu zamanda cehalet ve taklid çoğaldı; ki­misi «Ben müteşerri’inı, Şer’î hükümlere uygun hareket edi­yorum» diye nefsinin arzuları ile meşgul, kimisi; «Ben muhak­kikim, gerçekleri araştırıyorum ve söylüyorum» diye başka şeylerle meşgul… Böylece Şeriat ve hakikat delillerini terke-derek din ve mezhebi ayırmaz hâle gelmişlerdir.
قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ «Her kabile, su alacağı yeri bildi ve belle­di» (El-A’raf:160). Bu gibi hayaller peşinde dolaşmakla kendileri azdığı gibi insanları da azıttılar. Artık peygamberlerin hâlini ve Şe­riatın zahirî hükmünü açıklamakla gerçek muhakkiklerin an­lattıkları hakikatler ve kazıyyelerin içyüzünü açıklamanın za­manı gelmiştir. Bana «Böyle bir eser yaz» dediler. Ben: «Bu işler her ne kadar Alimli için kolay ise de benim için zordur» diye özür dileyebilirdim. Fakat baktım ki zahir ve bâtın âlim­leri, ilm-i zahir ve ilm-i bâtın hakkında pek çok eserler yaz­mışlar. Ama bunların bir kısmı Arapça, bir kısmı Farsça. Bun­ları okuyan herkes bunlardan doğru bir netice alamaz, on­ları ancak yine ehli bilebilirdi. Bunun için zahir ve bâtın ilim­lerini içine alan ve milletimizin istifade edebileceği Türkçe bir kitab yazmayı ve bu sayede okuyanların gönüllerine ve inançlarımı Şeriat ve hakikat emrini tutmak hevesi düşüp arif ve âlimlerden olsunlar istedim.
Ne yazık ki âlimler farz-ı ayn olan ilimlerde ihtilâf etmiş­lerdir. Kelâmcılar: «Farz olan ilim, Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfâtını delilleri ile bildiren Kelâm ilmidir», fakîhler: «Farz olan İlmin; helâl ve haramı, farz ve vacibi, emir ve nehyi açık­layan fıkıh ilmi» olduğunu, tefsir ve hadîs âlimleri, «Farz olan ilmin, Kur’an’ı açıklayan tefsir ve hadis ilmi» olduğunu, zîra bütün dinî ilimlerin Kur’an ve hadîsde bulunduğunu söy­lediler. Bütün bunların karşısında asıl farz olan ilim, kişinin kendi hâl ve makamını, Allah’a ne ile yaklaşıp ne ile uzakla­şacağını bilmektir. Nitekim İmâm A’zam da, «Asıl ilim, so­filerin anlattıkları ilimdir» demiştir. Bunu okuyan herkesin faydalanması için ben de âcizane bu ilimlerin hepsinden bahseden bu eseri meydana getirdim.
Bilinmesi gerekenlerin birisi de ilim ve amelin, zahirî ol­duğu gibi, bâtınının da var olmasıdır. Bâzı âyet ve hadîsler zahirî mânaları itibariyle ele alınmıştır, llm-i zahirî fetva ma­kamı olduğu gibi, ilm-i bâtınî de lakvâ makamıdır. Aklı az, anlayışı kıt olanlar, peygamberler ve velîlerin ilim ve keşif­lerini inkâra kalkışarak îtikadlarını tehlikeye sokarlar. Akıl ve idrâk sahibi olanlar ise her âyetten maksadın ne olduğu­nu anlarlar. Böylece zahir ve bâtın ilimlerinden istifade ede­rek kemâle erer ve Allah’ın cemâline ulaşırlar. O halde ilk va­zife, ilim edinmektir. Zîra cehaletle yapılan ibâdetler kolay­lıkla fesattan kurtulamazlar.
İmdi şeyhlerin sultânı, muhakkiklerin kutbu, mukarreblerin en olgunu ve insanların mürşidi olan Hacı Bayram-ı Ve­lî, enbiyânın zahir hâline ve evliyanın bâtınî hallerine uygun bir şekilde açıklamalarda bulunmak üzere beni sırdaş ola­rak kabul etmiştir. Ayrıca tefsir ve tahkik arasında tatbikde bulunmayı, geçmiş ve geleceklerin burada gerçekleştirilmesini istemiştir
Ben de buna göre bu kitabda Şeriatın incilerini dizdim. Böylece kitab, nûr üzerine nûr ve sürür oldu. Bu kitabı gön­lümün nuru, gözümün gözü ve ruhumun rîhu olarak yaptım. Dünyada bu kitabı yüceltmesini ve âhirette bana, yazan ve okuyanlara şefaatçi kılıp Cennet yolunda arkadaş etmesini Cenâb-ı Hak’dan dilerim. Bütün zahir ve bâtın nurlarılbu kitabda bulunduğu için, isim müsemmaya uygun olmak üze­re buna «ENVÂRÜ’L-ÂŞIKİN» adını verdim. Kitab beş bab’-
dan meydana gelmiştir :
BİRİNCİ BAB: MEVCUDATIN TERTÎB VE DÜZENİ,
İKİNCİ BAB: ALLAH TEÂLÂ’NIN PEYGAMBERLERE HİTABI,
ÜÇÜNCÜ BAB: MELÂİKE-İ KİRAM,
DÖRDÜNCÜ BAB: KIYAMET GÜNÜ ALLAH TEÂLÂ’NIN HÎTABLARI,
BEŞİNCİ BAB: EN ÜSTÜN MAKAMDA ALLAH TEÂLÂ’NIN KELİMELERİ, beyânmdadır.
Tevfik ve hidâyet ancak Allah’tandır. Evvel ve âhir, dönüş O’nadır.
BİRİNCİ BAB
Mevcudatın Tertip ve Düzeni Beyanındadır.
Resûl-i Ekrem bir hadîs-i şerifte «Allah Teala’nın onsekizbin alemi var, sizin dünyanız bu alemlerden bir tanesidir buyurmuştur.
Ey Celâlinin nurunda hayretler içinde kalıp Cemâlinin nurunda seyreden insan! Bilmiş ol ki, Allah Teâlâ başlangıcı ol­mayan bir evvel ve sonu gelmeyen bir âhir’dir. Her şey fâni, yalnız O bakîdir. Zahirdir, bütün eşyaya gaalibdir. Ayrıca her şey O’ndarı sâdır olmakla evvel, her şey O’nda son bulmakla âhir, kâinatta sıfatları ile bilinmesi sebebiyle Zahir ve Zâtı ile bilinmesi bakımından da Bâtındır. Burada şunu bilmek gerektir ki, vücud için iki itibar vardır. Birinci itibar, varlığı kendisinden olan, mutlak bir varlıktır. Bu, bizatihi nisbet ve taayyünden mücerreddir. Buna vücud ve mevcud demek, onu anlatmak içindir. İkinci itibar, âlimdir. Âlimdir, ilmi bütün eşyayı, hattâ kendi zâtını ve zâtının lâzımını da ihata eder. Halk ile Hak arasında Hakk’ın inayet ve yardımından başka bir nis­bet yoktur. Halk için de cehaletten büyük engel ve perde yoktur. Birinci itibarla لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ «O’nun misli gibi (O’na benzer) hiçbir şey yoktur» (4). İkinci itibarla da: وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ«O,hakkıyla işitir, kemâliyle görür» (5) dür
Bizatihi Gani ve her şeyden müstağnidir. Vücud ve bekasında, varlık ve devamında kimseye muhtaç değil, her şey O’na muh­taçtır O’nsuz hiçbir şey olamaz.
Yaratıklar için de iki itibar vardır. Birincisi halk (yara­tıklar), kendine bakılırsa ma’dumdur. Yaratana nazarla mev-cud ve vardır. Gazali «Muhabbet Kitabı»nda diyor ki:
«Eğer Allah’ın fazlı kullarına erişmeseydi, beka ile vücuddan sonra kullar yine helak olurlardı. Allah Teâlâ Zâtı ile, di­ğerleri ise O’nunla kaaim ve mevcutturlar. Allah Teâlâ’dan baş­ka Zâtı ile kaaim ve bakî bir varlık olmayıp, diğerlerinin var­lığı O’nun icadı ile olduğu delilleri ile sabittir. Resûl-i Ekrem, «Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu kendine âşık eder de Şeriat ve hakikat üzerinde ona istikamet bahşeder. Bu sa­yede o kul, iyi hasletler ve güzel huylarla bezenir ve nihayet kendisine lâhut âleminin sırları tecelli ederek keramet merte­besine yükselmiş olur. Görülen âlemi müşahede ettiği gibi, in­sanın hakikatini ve ruhlar âlemini de temaşa eder», buyur­muştur. Demek ki zât, zât ile bilinir. Allah Teâlâ bu halk’ı iki bölüm üzere yarattı. Birinci kısım, vâsıllardan olmakla kemâl­den mahrum ve akılları sapıklık vadisinde şaşkın, ruhları ise cehalet alanında tereddüt ve şüphe içindedir.
İkinci kısım, vicdan ehlidir. Bunlar nur alanına dalmış, ferdâniyyet ve teklik meydanında sesleri yükselmiş, bu vadi­de akıllan hayretler içinde kalıp perde önünde duraklamış­lar; Allah Teâlâ onlara hüviyyet nuru ile tecelli edince, on­lar da mâsivadan çekilip Allah’tan başkasına iltifat etmez ol­muşlardır. Her şeyden yok olup fena mertebesine yükselmiş­lerdir. Nitekim kudsî bir hadfsde
Allah Teâlâ الْمُؤْمِنِ عَبْدِي قَلْبُ وَسِعَنِي وَلكِنْ أَرْضِي وَلاَ سَـمَائِي وَسِـعَنِيمَا
«Yer ve göklerim Beni istiâb etmedi, fakat mü’m in kulumun kalbi Beni istiâb etti». Yâni tecelli ile onun kalbine sığdım, bu­yurdu.Şems – i Tebrizi, «Allah Teâlâ’nın tecelli ile sığdığı gönül, Resûl-i Ekrem’in gönlüdür», demiştir. Allah Teâlâ insanın gönlünü her şeyden geniş olarak yarattığına göre, o gönüle Allah’dan başkası sığmaz. Madem ki bu ilâhî tecelli insanda hâsıl oldu, Allah’ı zikir de ibâdetlerin efdali oldu. Ni­tekim âyet-i celîlede: وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ«Allah’ı zikretmek elbet­te en büyük (ibâdet) dir» buyurulmuştur. Hz. Ali münâcâatında, «İzzet ve ululuk bakımından Sana kul olmak, if­tihar ve övünmek bakımından da Senin, benim Rabbım olman, bana yeter», demiştir.
İmam Gazâli (Aleyhi rahmetü’l-Bârî), «Allah’a ulaş­maktan başka kurtuluş yolu yoktur. Muhabbet ve marifet ise sevgiliyi çok anmakla hâsıl olur. Muhabbet İse o zevk içinde ölmek demektir. Marifet ise hayret içinde müşahededir. Zahir ulemâsına göre Allah Teâlâ’nın kulunu sevmesi, neticesi itiba­riyle mecazdır. Sevginin neticesi olan rahmeti ona bağışlama­sı demektir. Kulun Allah’ı sevmesi ise O’na bağlanıp ibâdet etmesidir. Ehl-i tahkike göre Allah Teâlâ’nın kulunu sevme­si, onun bâtınını dünyayı sevmekten temizlemesi, gönlünden perdeleri kaldırarak onu kendine yaklaştırması demektir. İş­te kulun Allah’ı sevmesi, bu olgunluğa meyletmesi demektir» demiştir. Ebu .Talib-i Mekki , «Bütün makamlara an­cak sevgi ve muhabbet sayesinde erişilir. Bununla beraber muhabbet mevcud iken makamlara ulaşmamak zarar verdiği gibi, muhabbetsiz makamlar da bir fayda sağlamaz. Muhab­bet esastır», demiştir. Ebu Bekr Es – Siddik (R.A.), «İlâhi muhabbetin az bir kokusunu alan kimse, her şeyden il­gisini kesip o zevk ile meşgul olur», demiştir. O halde âhiret yolcusu için gerekli olan, her şeyden önce mâsivadan gönlünü temizlemektir. Zira berraklıkta gönül, bir ayna gibidir. Ancak mü’minin gönlüne Arş ve Kürsî perde olmaz. Belki bu per­delerden Rububiyyetin Cemâlini müşahede eder, bunlar en­gel olmazlar. Gönül, Hakk’ın marifetine bir taht ve ilâhî Arş olduğuna ve ilâhî tecellînin bir aynası bulunduğuna göre en şerefli bir yer olması îcab eder. Bâyezîd – i Bistami gö­nül genişliğinden bahsederken, «Arş ve yüzbin âlem, arifin gönlüne konsa da bundan haberi olftıaz», demiştir. Cüneyd – i Bağdadî, «Bu mânâda bir yaratık, kadime mukarin olduğu vakit, o yaratıktan eser kalmaz. Allah Teâlâ ku­lun isti’dadına göre ona tecelli eder. Kul: «YAHÛ» der­se Allah Teâlâ onun akıl ve ruhuna tecelli eder. Bu durumda kulun kalbine dehşet düşer ve ruhu hayretler içinde kalarak artık başkasına iltifat etmez hâle gelir. Dilinde ve kalbinde yal­nız «Hû »dan başka bir şey kalmaz» demiştir. Fahrüddin – i Razi «Lâ ilahe illallah» avamın, «Lâ hüve illâ hû» seçkin kişilerin tevhididir», demiştir ki, bundan, zikirlerin efdalinin «Lâ hüve illâ hû» olduğu anlaşılır.
Denildi ki: «Allah Teâlâ’nın dört bin ismi vardır. Bunla­rın bin tanesi Kur’an’da, bin tanesi Tevrat’ta, bin tanesi İn­cil’de ve bin tanesi de Zebur’dadır. Fakat meşhur olan dok­san dokuz Esmâ-i Hüsnâ’sıdır. Bunların bir kısmı İsm-i Zât, bir kısmı îsm-i Sıfat ve diğer bir kısmı da Esmâ-i Ef’âl’dir. Şüphesiz bütün ilimlerdeki gaye, Allah’ı bilmektir. Allah Te­âlâ ise bütün varlıklar yaratan bir tektir. Yaratana şâhid ve delil olsun diye bütün yaratıklar ikişer ve çifttir. Arş ile Kürsî, ins ile cinn, Cennet ile Cehennem, yer ile gök, gece ile gün­düz, kara ile deniz, levh ile kalem, ay ile güneş, sıhhat ile hastalık, farz ile vâcib, helâl ile haram, sünnet Ue nafile, fasıl ile vasıl, hayır ile şer, kâr ile zarar, aydınlık ile karanlık, ha­yat ile ölüm gibi her şey’i çift yaratmıştır. Nitekim şâir:
«O’nun birliğine delâlet eden açık delil vardır», demiştir.
VARLIKLARIN TERTİP FASLI
Resûl-i Ekrem bir hadîs-i şerifinde:
«Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı akıldır» buyurmuştur. Ey ilâhi esrarı arayan kişi, bilmiş ol ki, Allah Teâlâ aklı yarattığı va­kit ona: «Gel» dedi, geldi. «Git» dedi, gitti. «Konuş» dedi, ko­nuştu. «Sus» dedi, susdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ akla: «İz­zet ve Celâlim hakkı için senden sevgili bir yaratık yaratma­dım ve sana sabırdan üstün bir şey vermedim» buyurmuştur.
Rivayete göre Hz. Ali: «Allah Teâlâ aklı gizli bir nur­dan yanıttı. O, bir zaman saklı kaldı. Ezeli ilminde onu açığa çıkarmayı dileyince, aklın nefsinde ilmi, ruhunda fehmi, ba­şında zühdü, gözlerinde hayatı, dilinde hikmeti, kulağında hayn, kalbinde şefkati, himmetinde rahmeti ve içinde sabrı yerleştirdi. Böylece bütün olgunluklarla onu bezedi. Akim nu­ru ruhanidir; yeri gönülde ve sırrın yanındadır. Sırr ise de­vamlı olarak yükselmek ister. Aklın bizatihi yükselme tema­yülü yoktur. Bâzan âhirete meylettiği gibi, bâzan da dünyaya yönelir» demiştir.
Yine nakledildiğine göre Allah Teâlâ akla hitab ederek, «önüne bak», buyurdu. Akıl önüne bakınca güzel bir şey gördü ve:
Sen kimsin? diye sordu.
O da:
—Senin bensiz bulunamıyacağın nesneyim, dedi.
Akıl tekrar sordu:
—O halde senin adın nedir?
Adım, Tevfik (başarı) tir, dedi.
Yine, Ubâde b. e s – S â m i t’ den nakledildiğine göre:
Allah Teâlâ Kalem’i yarattığı vakit ona:
— «Yaz», diye hitab etti.
Kalem:
— Ne yazayım? deyince, Allah Teâlâ:
— «Bütün olan ve olacakları yaz», buyurdu. Kalem de hepsini yazdı.
Yine Resûl-i Ekrem, «Allah Teâlâ Kalem’i önce, uzunluğu beşyüz yıllık mesafe olan bir cevherden yarattı. Bu kalemin yüz tane büğümü vardır. Bu büğümlerden üç tanesi yarıktır. Dünya kalemlerinin ucundan mürekkep çıktığı gibi onun ucun­dan da nur akar», buyurmuştur.
Yine İbniAbbâs (R.A.)’dan nakledildiğine göre, kı­yamete kadar olmuş ve olacak her ne varsa Levh-i Mahfûz’da yazılıdır. Levh-i Mahfuz ak inciden, kenarları ise kızıl yakut­tandır. Her gün üç yüz altmış türlü renge girer. Diğer bâzıları da: «Levh, biri fevkani diğeri tantanî yâni alt ve üst olmak üzere iki türlüdür», demişlerdir.
İbni Abbâs(R.A.)’ın rivayetinde; Kalem’in Arş üzerine yazdığı ilk yazı söyledir
«Gerçekle Allah Benim, Benden başka ilah yoktur, Muhammed ise Benim Rcsûlümdür. Kim ki kazama rıza gösterir, verdiğim belâya sabreder, nimetlerime şükrederse onu sıddıklardan yazarım ve kıyamet günü sıddiklarla hasrederim. Kim ki kazama rıza göstermez, belâlarıma sabretmez ve verdiğim nimetlere şükretmezse, gök kubbemin altından çıksın ve Benden başka İlâh arasın»
Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:
«Allah Teâlâ Kalem’e yaz diye emir buyurunca, Kalem:
— Ne yazayım? dedi.
Allah Teâlâ da:
— «Şefaati peygamberlere, kerameti velilere, muhabbeti müttakilere, uçmağı (Cenneti) cömerd kimselere yaz» ,buyurdu.
Kalem:
— Derviş ve yoksullar hakkında ne yazayım? deyince. Allah Teâlâ;
— Onlar Benim ve Ben de onlarınım. Onlar Benimle, Ben
de onlarlayım, aramızda aracı ve perde yoktur, buyurdu.»
Yine «Hazinetü’l-Ulemâ» adlı eserde nakledildiğine göre, Resul-i Ekrem buyuruyorlar ki:
«Allah Teâlâ Kalem’e:
«Yaz», diye emretti. Kalem Besmele’nin (b)sini yazınca (b)den çıkan nur Arş’tan yerin dibine kadar her tarafı aydın­lattı. Bunun hikmetini soran Kalem e Allah Teâlâ: «O, Muhammed’in ümmetleri için sakladığım kerem nûrumdur» bu­yurdu, (s) harfini yazınca, (s)nin üç dişinden üç nur çıktı. Bun­lar uçtu; biri Arş’a, diğeri Kürsî’ye ve üçüncüsü de Cennet’e gitti. Kalem bunların da hikmetini sorunca, Allah Teâlâ: Muhammed (Alcyhisselâm)’in ümmetini üç bölük edeceğim Bir bölüğü iyilik yarışına girerler ki, bunların bâtınları zahirlerine galibdir. Bir bölüğü muktesid yâni zahir ve batını müsa­vi olanlar. Bir bölüğü de zahiri galebe çalıp nefsine zulmeden­lerdir. Arş a uçan sabıklar nuru, Kürsi’ye uçan muktesidler nuru. Cennet e giden nur da nefsine zulmedenlerin nurudur»,buyurdu. Kalem (m) harfini yazınca, yine Arş’tan yerin dibine kadar her tarafı aydınlatan öyle bir nur doğdu ki, bunu gö­ren Kalem iki bin yıl hayretler içinde kaldı ve nihayet Allah Teâlâ’ya bu nurdan sordu. Allah Teâlâ: «O, sevgili habibim Muhammed(S.A.V.)’in nurudur. O, Benim sevgilimdir. Bütün ya­ratıklarımın hayırlısıdır. Bütün âlemi onun nurundan yarat­tım», buyurdu. Bunu dinleyen Kalem, bu nura selâm vermek İçin Allah’tan izin istedi. Allah Teâlâ kendisine müsaade etti ve Kalem:
-Sana selâm ya Muhammed, dedi.
Allah Teâlâ:
-Kime selâm verdin ey Kalem? diye sordu.
Kalem:
-Senin sevgili habibin Muhammed (Aleyhisselâm)’e se­lâm verdim, deyince, Allah Teâlâ:
O, burada değil, burada olsa senin selâmını alırdı, fa­kat ona vekâleten Ben senin selâmını alayım, buyurdu. (İşte bunun için Peygamberimiz: «Selâm vermek sünnet ve alması farzdır», buyurdu.) Kalem devamla: «Allahir-rahmânir-rahim» yazdı ve dedi ki:
Allah Teâlâ:
Bunlar Benim adlarımdır. Sabıklara Allahü azîmüşşânım, muktesidlere Rahman’ım, nefsine zulmedenlere Rahimim, buyurdu. Ve devamla:
Ey Benim meleklerim, siz tanık olun, kim
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِderse Ben onu yarlığarım. Amelini müba­rek ve iyiliklerini kabul ederim. Aynı zamanda günahlarını da bağışlarım, buyurdu. Kalem devamla:
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِالْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَبِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِyazdı. Bundan
büyük bir nur çıktı ve bu nur ikiye bölündü. Allah Teâlâ bun­ların birinden rahmet ve diğerinden mağfiret deryasını yarat­tı. Sonra Muhammed (Aleyhisselâm)’in ruhuna, bu denizlere girmesini emretti. Resûl-i Ekrem bu denizlere girmekle âlem­lere rahmet oldu. Nitekim Allah Teâlâ:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ«Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik», buyurmuştur. Sonra Kalemمَلِكِ يَوْمِ الدِّينِyazınca, zulmet ile karışık bir nur çıktı; nur bir yana. zulmet de bir yana ayrıldı. Allah Teâlâ nurdan Saadet, zulmetten de Şekavet denizini yarattı ve «Kim ki: مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِderse, şekavet denizinden kurtulup saadet de­nizine girer», buyurdu. Kalem devamla إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ yazınca, bundan bir zulmet, karanlık doğdu ve ikiye bölündü. Al­lah birinden Tevfik ve diğerinden İsmet denizini ya­rattı ve her kim: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُderse, tevfîk ve ismeti, başarı ve kurtuluşu ona arkadaş eylerim», buyurdu. Kalem de­vamla:
۞ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَyazdı. Bundan da bir nur çıktı ve ikiye bölündü. Allah Teâlâ birinden hidâyet, diğerinden ziyaret denizlerini yarattı ve: «Kim bunları okursa elbette Ben ona hidâyet ve ziyaretimi nasîb ederim», buyurdu. Kalem: غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَya­zınca, bundan bir zulmet karanlık doğdu ve ikiye bölündü. Al­lah Teâlâ birinden Gazab ve diğerinden Sahat denizle­rini yarattı ve: «Kim bunları okursa, Ben onu bu denizlerden emin kılarım», buyurdu.
Yine « Zehretü’r-Riyaz »da yazıldığına göre, Resûl-i Ekrem: بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِibaresini Kalem yediyüz yılda yazdı. Her kim bir kere Besmele’yi okursa yediyüz yıl İbâdet et­miş sevabını alır», buyurdu.
Abullah ibn Ömer’in (R.A.) rivayetinde Resûl-i Ekrem: «Allah Teâlâ ilk önce mahlûkatı zulmet ve karanlık
içinde yarattı. Sonra onların üzerine nur saçtı. Nur kime bulaştı ise hidâyete erdi. Nur kendilerine yetişemiyenler de karanlıkta kaldı», buyurmuştur. Yine «Kısas-ı Enbiyâ »da nakledildiğine göre; Allah Teâlâ yer ve göklerden büyük bir inci yarattı. İncinin yetmişbin dili var, her dili ile Allah Teâlâ’yı teşbih eder.
Şayet, Peygamber Efendimiz bir hadîsinde: «Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı benim aklımdır», diğer rivayette: «Benim ru­humu» ve diğer rivayette de: «Benim nurumu yarattı», buyur­duğu gibi, başka rivayetlerinde de: «İlk önce Kalem’i», «İlk önce Levh’i yarattı», buyurmuştur. Bunları tevfîk, te’lîf ve telfîk nasıl mümkün olur? dersen, bunların te’lîf ve telfîki iki şekildedir. Birincisi, yüce Allah ilk önce bir cevher yaratmış­tır. O cevher hayata sebeb olması bakımından ruh, âlemi ay­dınlatması bakımından nur, âlemi sevk ü idaresi bakımından aklı evvel ve kitabeti itibariyle kalem ve sahife olması itiba­riyle de Levh-i Evvel’dir ki, hepsinde müsemmâ bir cevher­dir. İbarelerin ihtilâfı, itibarların ihtilâfındandır.
İkincisi, bunların evvel olmaları herbirinin cüz’ü bulun­duğu mürekkebe nisbetledir. Ceberut âleminde ilk yaratılan ruh, Melekût âleminde ilk yaratılan akıl, mülk âleminde ilk yaratılan Levh’dir. En doğrusunu Allah bilir.
Bunlardan sonra Allah Teâlâ Arş-ı A’zam’ı yeşil cevherden yaratmıştır. Onun da çeşitli dillerde Allah’ı teşbih eden yet­mişbin dili vardır. Fahrüddin-i Razi’nin anlattığına göre; herbiri yer ve göklerden büyük olmak üzere Arş-ı Azam’ın nurdan yapılmış altıyüzbin perdesi vardır.Kâbü’l –Ahbar’ın anlattığına göre; Allah Teâlâ Arş’ı yeşil bir cevherden yaratmıştır. Bu cevhere heybetle bir bakınca cev­her eriyip su hâline geldi. Allah Teâlâ yel’i yarattı. Suyu, ye­lin üzerine koydu. Arş’a kendisi hükmederek: الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى«O çok esirgeyici (Allah’ın emr ü hükmü) Arş’ı istilâ etmiştir» (8), buyurdu. Bu sözü duyan Arş kendi-ni beğendi. Allah Teâlâ, başı beyaz inciden, gözleri yakuttan ve vücûdu al t undan olmak üzere bir yılan yarattı. Bu yılanın
yetmişbin yüzü ve her yüzünde yetmiş bin ağzı ve dili vardır. Bütün bu dilleri ile Allah’ı zikreder. Bu yılan Allah’ın emri ile
Arşı dolandı ve fakat yarısı askıda kaldı. Arş’ın bir ayağın­dan diğer ayağına sür atli uçan bir kuş ancak otuzbin yılda varabilir. Diğer bütün yaratıklar Arş’a nisbetlc çöl ortasında
bir halka gibidir.
Yine rivayete göre; Arş’ı taşımak için Allah Teâlâ dört me­lek yaratmıştır. Kıyamet günü Arş’a saygı için bu melekler
sekize çıkarılır. Nitekim Âyet-i Celîle’de:
وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ
«O gün Rabbinin Arş’ını, üstlerinde sekiz melek taşır» (9), buyurmuştur.
I b n A b b â s (R.A.) m rivayetinde; Allah Teâlâ Arş’ı ya­ratıp dört meleğe bunu taşımalarını emredince, meleklerin gü­cü buna yetmçdi. Allah Teâlâ bütün yaratıkların kuvveti ka­dar kuvvet kendilerine verdi ise de yine olmadı, taşıyama­dılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara:
«Zikrine devam edin», buyur-
du. Onlar da bu zikre devam sayesinde Arş-ı A’zam’ı kolay­lıkla yüklendi ve taşıdılar. Bu meleklere «Kerûbiyyûn denir.
Bunların başı Arş-ı A’lâ’da, ayakları ise yerdedir.
Resûl-i Ekrem: Arş-ı A’zam’ın ayağında «Kim Bana itaat ederse ben de ona itaat ederim. Kim Bana isyan ederse onu Cehennem’e korum. Kim Beni zikrederse, Ben de onu ana­rım. Kim Benden dilerse ona veririm. Kim istiğfar ederse onu yarlığarım ve kim Bana şükrederse Ben de onun nimetini ar­tırırım, yazılıdır», buyurmuştur.
Hz. Ali diyor ki: «Bir gün Resûl-i Ekrem’e Arş-ı A’zam’ın ululuğundan sordum. Resûl-i Ekrem «Büyük şeyden sordun.
Bilmiş ol ki; Arş’ın üçyüz altmışbin ayağı ve her ayakta üçyüz altmışbin âlem, her âlemde üçyüz altmışbin sahra, her sah­rada üçyüz altmışbin şehir ve her şehirde sayısız yaratıklar vardır ki, bunları Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmez. Allah Teâlâ bana vahyetti ki, bunlar devamlı istiğfar ederler. Bu is­tiğfarların sevabını Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi sevenlere bahşederim. Ayrıca her ayağın arasında yine üçyüz altmışbin âlem, her âlemde üçyüz altmış bin sahra, her sahrada üçyüz altmışbin şehir ve her şehirde sayılarını Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilemediği yaratıklar vardır. Allah Teâlâ onlara Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi sevmeyenlere lanet etmelerini vahyetti».
Arş-ı A’lâ’dan sonra yüce Allah ruhu yarattı. Rûh hakkın-
da sekiz söz vardır:
Birincisi: «Avârifü’l-Maârif» adlı eserde anlatıldığına gö­re, rûh’dan murad, Cebrail (Aleyhisselâm)’dir.
İkincisi, Keşşafın anlattığına göre rûh, Allah katında izzetli bir melektir; sıfatını ancak Allah bilir.
Üçüncüsü, Hz Ali diyor ki; «Rûh bir Ferişteh —Me­lek— dir ki bunun yetmişbin yüzü, her yüzünde yetmişbin ağzı, her ağzında yetmişbin dili, her dilinde, yetmişbin lügat vardır. Bütün bunlarla o, Allah’ı teşbih eder. Onun da her teş­bihinden Allah bir melek yaratır, kıyamete kadar feriştehlerle uçar dururlar».
Dördüncüsü, Abdullah ibn Abbâs (R.A.)ın dedi­ğidir, O der ki: «Rûh, yüzbin kanadı olan bir melektir. Yalnız bir kanadını açsa, her tarafı dolduracak kadar büyüktür».
Beşincisi, Rûh, Allah Teâlâ’nın insan suretinde yarattığı
bir yaratıktır. Yeryüzüne ne zaman bir melek inerse, rûh da
onunla yere iner.
Altıncı söz, Ebû Salih’indir. O diyor ki; «Ruhun hey’eti insan şekline benzer, fakat insan değildir».
Yedinci söz, Mücâhid’indir. Bu zat diyor ki: «Rûh, insan sûretindedir. İnsan gibi el ve ayakları vardır, yer içer ve giyer. Bunlar ne insan ve ne de melekdirler, ayrı birer ya­ratıktırlar».
Ş Sekizinci söz, Safd b. Cübeyr’indir. Der ki: «Allah Teâlâ Arş’dan sonra ruhdan büyük bir şey yaratmamıştır. Şa­yet yer ve gökleri yemek İstese onları bir lokmada yutar. Fa­kat yaratılışı feriş tenlere, sureti ise âdeme benzer. Kıyamet günü Arş-ı A’zam’ın sağında yer alacak. Bütün melekler bir saf olurken o, tek başına bir saf teşkil edecektir. O gün de Resûl-i Ekrem’in ümmetine şefaat edecektir. Bütün bu sekiz tevcih de hadislerle sabittir. İnsanın bedeninde tasarruf eden ruh ise, bundan başka bir ruhdur».
Kaadî tefsirinde: «insan bir cevherdir, bedeni ölür, harâb olur fakat canı, ruhu ölmez. Onun için ruh — can — Zât-ı İlâhiyye’nin mazharıdır. işte bu cana «Hayâtü’l-Küll ve Rû-hü’l-Ervah» derler. Buna göre can ebedidir. Nitekim Kur’ân-ı
Kerîm’de: بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ «(Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın) bil’akis onlar Rableri katında diridirler, rızıklanırlar», buyurulmuştur.
Resûl-i Ekrem de:
«Siz ebediyyet için yaratıldınız (ölmezsiniz), ancak bir yerden di­ğer bir yere (dünyadan âhirete) intikal edersiniz», buyurmuş­tur.
Ey İlâhî sır ve incelikleri araştıran kişi! iyi bil ki, Allah’ı künhü ile bilmekten yaratıkları âciz olduğu gibi, ruhun esra­rını çözmekte de âciz olduklarına bütün âlimler ittifak etmiştir. Bunun için araştırıcılar ruhdan uzun uzadıya bahsetmek ve üzerinde araştırma yapmaktan men’edilmiştir. Zira araştı­rıcılar bu sahada hayâl ve şaşkınlıktan ileri geçemezler.
İmam Gazali, insanın ruhunun cismi suretinde ol­duğunu ve güzelliğinin sonsuz bulunduğunu söylemiştir.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e göre insan, ruh ve cismin tü­müdür. Yâni insan, hem ruh ve hem de cesedle insandır. Bu­nun için insan öldükten sonra her ikisiyle dirileceği gibi se-vab ve ikab, mükâfat ve mücâzat da her ikisinedir. Aynı zamanda insanın en şerefli parçası ruhudur, kalbi de ona bağ­lıdır. Keşif erbabı, ruhun parçalanmayı kabul etmeyen lâtif bir cevher olup emr-i Rabbani’den olduğunu söylemişlerdir. Ruhlar, ulvi —yüksek— ve süfli —alçak— olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan ve meleklerin ruhu ulvî, cinn ve şeytanla­rın ruhu süflidir. Hayvanların ve bitkilerin ruhları ise, kendi tabiatlerinden gelir ve yine tabiatlerine döner.
Allah Teâlâ ruhu yarattıktan sonra «İLLlYYÎN»i yarat­tı… llliyyîn, zebercedden bir levhadır ve Arşı A’zam’ın altın­dadır. Bütün mahlûkatın amelleri — hayır olsun şer olsun — orada yazılıdır. Bundan sonra da Allah Teâlâ «KÜRSλyi ya­rattı. Bu da göze görünmeyen lâtif bir cevherdir. Resûl-i Ek­rem’den bildirildiğine göre, Kürsî yedi kat yer ve göklere nisbetle geniş bir çöl ortasında kalmış bir halka gibidir. Kürsî de Arş’a nisbetle aynıdır. Allah Teâlâ bir kandil gibi Kürsî’yi, Arş-ı A’zam’ın bir kenarına astı, hâlâ orada asılıdır. «MESABÎH» şerhinde rivayet edildiğine göre,Musa (Aleyhisselâm), Allah Teâlâ’ya Arş ile Kürsî arasında ne kadar mesafe var? diye sormuş. Allah Teâlâ: «Onbin yıllık mesafe var, yâni onbin kere şark ile garb arasında dolaşacak kadar mesafe var» buyurdu. Nitekim Kur an-ı Kerîm’de:
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ«ohalde her şey’in mülkiyet ve tasarrufu kudret elinde olan Allah ne yücedir… öldükten sonra hep O’na döndürülüp götürüleceksiniz» buyurulmuştur.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*