share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Evliyaullah

0 yorum

Veli; dost, sevgili, ermiş gibi mânâlara gelir. Evliyâullah kelimesi ise Allah-u Teâlâ’ya dost olanları ifade etmektedir.
Saîd bin Cübeyr -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize evliyâullahın kimler olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
“Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah zikrolunur, onları gören Allah’ı hatırlar.” (Câmiüs-sağîr)

Bu Hadis-i şerife göre Allah dostlarının sîret ve halleri Allah-u Teâlâ’yı akla getirir. Çünkü onlarda edep, haya, huzur, huşu ve tevazu alâmetleri dikkati çeker. “Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır.” (Fetih: 29) âyet-i kerime’si bu hususa işaret eder.

Allah-u Teâlâ veli kulları hakkında: “İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.” buyuruyor. (Yunus: 62) Allah korkusu her korkuyu silmiş olduğu için başka korku kalmamıştır. “Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır.” (Yunus: 64)
Allah-u Teâlâ’nın veli kullarının cümlesine hürmet edip sevgi beslemelidir. Zira onlar Hakk’ın sevdiği ve muhabbet için seçtiği kullarıdır. Âyet-i kerimesinde buyurur ki:
“Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” (En’am: 83) İşte bunlar bu derecelere yükselttiği kullardır. Dualarında Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin: “Ey Allah’ım! Bana kendi sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve beni sana yaklaştıracak olanların sevgisini nasip eyle.” (Tirmizi) buyurmaları, bu sevginin çok mühim olduğunu ifade etmektedir.
Allah-u Teâlâ bir kulu hayra yöneltirse, o hep iyileri sever. Onların gönüllerine girenler onlarla ilhak olurlar. Yusuf Aleyhisselâm’ın bir peygamber olduğu halde: “Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da ahirette de benim yârim yardımcım sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat.” (Yusuf: 101) diye dua ettiğini Allah-u Teâlâ Âyet-i kerimesinde haber veriyor. Gerçekten Allah’a gönülden bağlı olanların can atacakları arzu ve gaye işte bu sondur.
Âlimin veliye ihtiyacı vardır. Nitekim Musa Aleyhisselâm’ın, Hızır Aleyhisselâm’ın ilmine ihtiyacı vardı. Çünkü onun ilmi “Ledûn ilmi” idi. Fakat Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a muhtaç değildi. Muhtaç olmadığı için gizli hakikatları ona açtı ve ayrıldı.
Âlim cahil insanları, veli ise âlimleri terbiye eder.
Veliyi terbiye eden de bizzat Allah-u Teâlâ’dır. Muallimleri Allah-u Teâlâ olduğu için ilimleri kesbî değil vehbidir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur: “Allah dilediğini yardımı ile destekler.” (Âl-i İmran: 13) İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın tuttuğu, lütfü ile desteklediği kullarıdır. “Lütuf ancak Allah’ın elindedir. Onu ancak dilediği kimselere verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadid: 29)
Evliyâullah vazifelerine göre; “Kutup”, “Nücebâ”, “Abdâl”, “Evtâd”, “Gavs”… gibi isimler alırlar. Bunlar Allah’a gönülden bağlı olup, söz verenler ve hükmünü Hakk’tan bekleyenlerdir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu gibi kimseler hakkında bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın kullarından öylesi vardır ki, şöyle olacak diye yemin etse muhakkak Allah onun yeminini yerine getirir.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1186)
Allah-u Teâlâ’nın bu has kulları her zaman için mevcuttur. Kimisi canını bu uğurda feda ederek ebedî saadete nail olmuş; kimisi de ebedî saadetin şerefine nail olmak için canını ve malını hiçe saymış, rızâ-i Bârî için gayret sarfetmektedir.
Kutub: Bütün kemâliyeti şahsında toplamış zattır. Her devirde bir tanedir.
Nücebâ: Hakk’tan gayrısına bakmayan, yaratıkların yüklerini taşıyıp sıkıntılarını gidermeye çalışan, ibadet ve tâata düşkün, cömert, sabırlı, haya sahibi, her şeylerini Hakk’a vermekten zevk duyan zatlardır.
Abdâl: Kuruntu ve hayalden uzak, itidal ve istikamet üzere olan, az uyuyup erkenden ibadet için kalkan, kemâl ve fazilet ehli zatlardır.
Evtâd: İlâhi emirlere sıkı sıkıya bağlı, geceleri uyumayıp ibadetle geçiren zatlardır.
Gavs: Kutb’u âzâmdır ve esrarlı işleri halleden ulu bir kişidir.
Bu zatlar cemiyetlere manen yön verirler, Müslümanların umumi meselelerinde de yardımcıdırlar

EHLULLÂHIN VASIFLARI

Bu büyük zatların kalblerinde yalnız Allah sevgisi ve O’nu darıltma korkusu yer etmiştir.    Evlâd, ıyâl, mal, mülk hepsi gönüllerinin dışında kalmıştır. Bu bakımdan ibâdetlerini, taatlarını diğer ailevi ve beşerî münasebetlerini büyük bir şevk ve gönül hoşluğu içinde yürütürler. Bütün hadiseleri hoş karşılarlar. Çünkü onlarda keder, sıkıntı diye birşey kalmamıştır. Olanların hepsini kabullenirler. Üzücü hadiseler karşısında fazla üzülmezler, sevindirici haberlere fazla sevinmezler. Her hattı hareketleri nizamlı ve ölçülüdür.    Mütevazidirler, zillete düşmezler, bu bakımdan daima vakarlıdırlar. Dinin ve insanlığın şerefini daima korurlar. Boyunları eğikdir.
Her hallerinde huşû hali görülür, abdest alışlarında, namazlarında görüldüğü gibi yemeklerini de büyük bir huşû halinde yerler, hülâsa bilâ istisna her hareketlerinde Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerinin murâkabesinde, huzurunda olduklarını bildikleri için kulluk vazifelerinde en ufak bir lâkaydîlik görülmez. Edeb, edeb gene edeb onları kuşatmışdır. Her nefeslerini Allah’ın zikri ile değerlendirmesini bilirler. Böyle bir baha biçilmez hâzineye sahib olanlar, nasıl vakitlerini edeb üzere değerlendirmezler. Yürüyüşlerinde islâmî bir vakar, oturuşlarında islâmı bir edeb sezilir. Daima önlerine edeb üzere nazar ederler. Gelişi güzel sağa sola göz atmazlar, yüksek sesle gülmezler, tebessüm ile iktifa ederler.
Allah teâlâ’nın ledünnî ilmiyle süslenmişlerdir. Gecelerini namaz, istiğfar, dua, zikrullah ve Kur’an okumakla geçirdikleri gibi gündüzlerinde de halka yardım ve nasihat ederler, cenâzelerde bulunurlar. Sülehâyı, zuafayı ziyareti ihmal etmezler, yetimlerle, ihtiyaç sahibleri ile alâkadar olurlar, ellerinden geldiği kadar yardım ederler. Paraya kıymet verirler fakat kalblerine koymazlar. Onu nefsi için değil, ümmeti müsliminin ve mahlûkatın ihtiyaçları yolunda harcarlar.
Onları Allah teala ve tekaddes hazretleri sevmiş kalblerini, kendisinin sevgisi ile kuşatmıştır. Bir kalbin sahibi bu şerefe nail olursa onun her hattı hareketi edeb, saygı ve tevazu çerçevesi içinde olur. Çünkü Mevlâsına sarsılmaz, derin bir sevgi ile teslim olmuş ve kendisi aradan çıkmıştır. Büyük kederlerin, sıkıntıların farkında bile değildir. Daima Rabbısına karşı boynu büküktür, huşu halindedir. Bütün ibadetlerini derin bir şevk içinde yapar, yorgunluk nedir bilmez, buna rağmen kendisini daimî olarak kusurlu, hatalara batmış görür, fakat Allah Teâlânın Gaffârlığını bildiği için daimî O’nun rahmetine sığınır. Katiyyen ümitsizliğe düşmez.
Her hallerinde Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin ahlâk ve adabıyla mütahallik oldukları için konuşmalarında, ibâdetlerinde, yemelerinde, içmelerinde orta halde bulunurlar, ifrattan, tefridden kaçınırlar. İstikamet ehli oldukları için, her muameleleri noksansızdır. Kendilerini övenle yeren, nazarlarında müsavidir. İktisada, riâyet ederler, israfdan kaçınırlar, fakat kat’iyyen hasis değildirler, Allah yolunda deryalar gibi infak ederler.
Bu Allah dostlarının duâlarını, yalvarışlarını Hak celle hazretleri red etmez, kabul eder. Çünkü onlar dualarını kendilerinden ziyâde ümmeti müslimînin selâmetine hasrederler. Bir de Hak Teâlâ’nın övgüsünü teşkil eden âyet-i kerimelere devam ederler.
Kader bahsini tamamen benimsemişlerdir, ne zuhur ederse kalblerine en ufak bir tereddüt gelmeden, hemen kabullenirler. Bir insan ki kader bahsine ne kadar vukufu, bilgisi mevcud ise dünyada o kadar mes’uddur, kaygısızdır, kedersizdir.
Şöhretten kaçınırlar iltifattan hoşlanmazlar. Kendisini daimi kusurlu gören kimse nasıl olur da böyle şeylerden hazzeder?
Tenhaları severler, mecburen hizmet ve irşad maksadıyla halkın arasına karışırlar. Allahü Teâlâ’nın kullarını ve mahlûkatını sevdikleri için, onlardan gelen sıkıntı ve eziyetlere katlanır, hoş karşılarlar. Herkese karşı tatlı dille konuşurlar, muameleleri yumuşak mülâyimdir bu güzel haller kendilerinde olduğu için herkes tarafından sevilirler, hörmet görürler.
En korkdukları, bir müminin kalbini incitmekdir. çünkü mü’min kalbinin nazargâh-ı ilâhî olduğunu bilirler. Her ne kadar geniş ilme vukûfiyetleri var ise de, kendilerini adeta ümmî, bilgisiz gösterirler ve nitekim halkın kısmı azâmı onları öyle bilir. Kendileri ile münakaşa etmek isteyenler olursa onları yumuşak, teskin edici kelâmlarla ikna ederler. Bilâistisna çocuk olsun, yaşlı olsun, dini bütün olsun, dini zayıf olsun herkesle geçimlidirler. Nasıl geçimli olmasınlar ki, kendilerini toprak bilmişler yani insanların en zavallısı çâresizi görmüşlerdir.
Sağlam temel üzerine oturdukları için bid’at nedir bilmezler. Çünkü her hareketleri Kur’an-ı Kerim ahkâmına ve sünnet-i seniye âdâbına uygundur. Müstakimdirler, dürüsttürler, insanların tesiri altında kalmazlar, hatır için hakikatten ve doğru sözlülükten ve adaletten ayrılmazlar.
Temkin makamını bulmuşlardır. Şeytanın sıfatlarından olan, acelecilik, dünya hırsı, hasedcilik, büyüklenme gibi kötü haller bu Allah dostlarından kat’iyyen görülmez. Mütevâzidirler, merhametlidirler, sehavetlidirler. Bütün mahlûkata karşı derin şefkat beslerler. Müseccel Allah ve din düşmanları müstesna, herkesi severler ve darda kalanların maddi-manevî yardımına koşarlar. Uykuları pek azdır, mahdud bir gıda ile rızıklanırlar, kelâmları az ve müfid, sükûtları uzundur. Sözlerinden, sükûtlarından muhatapları kabiliyet ve niyetlerine göre istifade ederler. Bunlarla mülâkat yapanlar içinde kuvvetli ihlâs ve teslimiyet gösterenler olursa, pek kısa zamanda manen büyük derecelere yükselirler, fakat böyleleri nâdirattan olur.
Onların bulunduğu yer, Cenab-ı Hakkın izniyle semâvî, arazî felâketlerden muhafaza edilir. Zamanın fitnelerinden korunur, oranın halkı da diğer semtlerden daha maneviyatlı, daha hamdedici ve daha mütevekkil olur. Kısmı âzamının zâhiri ilimleri yokdur, fakat Kur’an-ı Kerimi kolaylıkla tefsir edebilirler, her şeyi bilirler, en ince mânâları çözebilirler, buna rağmen tecâhül ü arîfânede bulunurlar, yani bildiklerini suhûletle gizlerler.
Keşf ve kerametle böbürlenmezler, bunun Cenab-ı Hakkın kendilerine bir ikramı olduğunu bilirler. Fakat bunlar, kulluk vazifelerini gevşetmez bilâkis kuvvetlendirir, şevklerinin aşklarının tevzâyüdüne vesile olur. Nezâket, nezâfet, haya, edeb onların mümeyyiz sıfatlarındandır.    Terbiyelerinde bulunanların da bu güzel sıfatlarla muttasıf olduklarını arzu ederler. Var kuvvetleri ile yetiştirmek için itina gösterirler. Daima bu sıfatlar üzere bulunurlar. Ailelerine nezâketle muamele ederler. Bu tertipleri değişmez. ister zamanın başbakanı olsun, ister bahçevan ve hizmekârı olsun aynı muâmeleye tâbi tutulurlar. Şöhretlilere, lüzumundan fazla itibar etmedikleri gibi, şöhretsizleri de horlamazlar. Çünkü şöhreti verenin de alanında Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri olduğunu bilirler.
Vakitlerini en değerli şeylere hasreder, virdlerini muayyen saatlerde yaparlar. İbâdetleri az gibi görünse de, devamlı yaptıkları için yekûn tutar. Kimseden bir şey istemek âdetleri değildir.
Bu büyük zâtlar kimsenin aleyhinde konuşmazlar, kimsenin kusurunu ve hatasını ifşâ etmezler, kendilerine karşı kötü harekette bulunanları dâhi afvederler. Kur’an ahkâmına, Resûlü Ekrem Efendimize ve Allah’ın evliya kullarına dil uzatan küstahlar olursa, onlara lâzım gelen muameleyi icra ederler, gadablanırlar, şiddetli cevaplarla susturmasını bilirler.
Sözlerinde dururlar, kaypaklık bilmezler. Randevunun bir emanet olduğunu bildikleri için, söz verilen mahalde tam vaktinde bulunurlar.
Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de buyurmuştur ki; -Allah’ın velileri ne korkar ne hüzün duyarlar. (Yunus, 62)
Çünkü onlar geçmişi ve geleceği unutmuşlardır. Korku ancak istikbale yani geleceğe aittir. Kişinin isteklerinin yerine gelemeyeceğinden, telâşesinden ileri gelir. Hüzün de geçmişse aittir, isteklerinin yerine gelmeyişinden dolayı üzülür veyahud isteklerinin tahakkukundan dolayı pişmanlık duyar. Bu bakımdan üzüntüsü eksik olmaz. Halbuki Allah’ın yüksek dereceli dostları vaktin, zamanın, halinin kıymetini bilen kimselerdir. Bu ölçüden onlar nefeslerinin zâyî olmasına razı olmazlar. Her anları Rablarıyla beraberdir. Onlar ne geçmişi bilirler, ne de geleceğe zihin yorarlar. Bu sebebledir ki onlarda ne hüzün ne keder kalır ne de herhangi bir korku.
Sözlerini uzatmazlar ne denilmesi lâzımsa onu söylerler, kısaltma ve ilâveler yapmazlar. Belâğat ve fesahete ehemmiyet vermezler. Şeytanın onlarla alâkası kesildiği için esnemek nedir bilmezler. Kelâmları dinleyenlerin üzerinde derin bir iz bırakır. Tesirinden yıllar geçse bile kurtulamazlar. Bağırmak, çağırmak, nefsanî öfkeler, çekişmeler gibi avamî hallerden onlarda en ufağına dahi tesadüf edilmez. Sümkürmek de işitilmez. Gözleri yaşlıdır. Azamet-i ilâhiyyeyi düşünürler, ağlarlar. Cenâb-ı Hakkın settarlığını, gaffarlığını düşünürler ağlarlar. Mahlûkatın, kulların dünyevî ve uhrevî hallerine bakarlar gene ağlarlar. Açlık ve gözyaşı onların gıdaları haline gelmiştir. Bu hengâmede kendileri için ağlamaya fırsat bulamazlar.

Bilhassa, yüksek dereceli Muhammediyyül meşreb olan mümtaz verilerin bütün istekleri, bütün günahkâr, âsî olan kullarının dahî ateş azâbından halas olması ve afvedilmeleridir.
Sertâcû’l-enbiyâ, mefhar-ı mevcûdat, Seyyidü’l-beşer Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, ashab-ı Kiram ve onlara tâbi olan Hak dostları hörmetine, Rabbımız teâlâ ve tekaddes hazretleri, cümle ümmet-i müslimîni günahkârlar ve âsîler dahil olduğu halde, rahmetine garkeder inşaallah.
Netice olarak şu hususu iyice bilmeliyiz ki: Bizim kurtuluşumuz selâmet ve seâdetimiz; herhâl ü kârda yani, her nefeste, her adımda hür türlü hal ve hareketlerimizde Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine tam olarak uymakla, onun boyasına boyanmak, onun ahlâkı ile ahlâklanmak, onun sünneti Muhammediyesinden kat’iyyen ayrılmamağa çalışmakla mümkündür.
Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri, Hatem-ül-enbiya sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi rehber olarak göndermiş ve onun yolundan ayrılmamayı emrederek: “Resulûllah, size neyi getirdiyse onu tutun ve neden sizi yasakladı ise ondan kaçınınız” buyurmuştur. (Haşr, 7)
Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh hazretleri Buyuruyorlar ki:
-Ey benim sohbetimde bulunmak ve benden istifade etmek isteyen kişi! Ben öyle bir hal içindeyim ve öyle bir âlemde yaşıyorum ki, onda ne fânî insanlar vadır, ne dünya vardır ne de âhiret. Benim içinde bulunduğum bu âlemde, Allah’dan başka hiç bir şeye, gönüllerde yer yoktur. Kim ki, benim söylediğim gibi tevbe eder, benim sohbetimde bulunur, benim sözlerime hüsnü zan besler ve benim dediklerimle amel ederse, inşaallah o da benim içinde bulunduğum bu âleme girer ve oradaki insanlar gibi olur.

SİLSİLE VE İCÂZET

Tasavvufî terbiye, bir arada bulunma (sohbet) ve in’ikas yoluyla gerçekleştiği, hal ve duyguların yansıma ve transferi demek olduğu için mürşid ve rehbere ihtiyaç göstermektedir. Bu ilmin, Hz. Peygamber’in manevi ve ruhanî otoritesinin devamı şeklinde bir özelliğe sahip olması, bu yolun rehberlerinde ma’nevi bir silsile aranması sonucunu doğurmuştur. Silsile, tarikat şeyhlerinin Hz. Peygamber’e kadar uzanan üstadlar zincirine verilen addır. Aslında ilk hicrî asırlarda tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslamî ilimlerde genel olarak bir rivayet zinciri zorunluluğu vardı. Bilhassa hadis ve tefsir ilmine dair fikir ve görüş nakledenler, bu fikir ve görüşlerini genelde ashab yoluyla Hz. Peygamber’e isnada önem verirlerdi. Ancak hicrî III.    Asırdan itibaren İslamî ilimler yazılıp kayda geçmeye başlayınca, silsile zorunluluğu da zaman içinde terkedildi. Hicrî VI. asırdan itibaren tefsir, hadis ve fıkıh konusunda silsile, pek aranmaz oldu. Tasavvuf ricali ise ilimlerinin özelliği gereği, silsile ananesini hiç terketmediler.    Hatta ilk asırlarda şifahî olarak nakledilen silsile geleneğini zamanla yazılı hale getirdiler. Silsile cetvellerinin yazılı olduğu evraka “tomar” denir. Diğer ilim mensuplarının zamanla terkettiği silsile geleneğine sûfiler, ilimlerinin özelliği gereği biraz daha fazla önem verdiler.    Sofilerin verdiği bu önem sebebiyle bazıları silsilenin muhdes yani sonradan düzenlenmiş bir şey olduğuna iddiaya kalkıştılar. Oysa ki silsile baştan beri, bütün İslamî ilimlerde olduğu gibi tasavvufta da vardır.
Hz. Peygamber’den günümüze kadar devam eden iki silsile vardır. Bunlardan biri Hz. Ebû Bekir diğeri de Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygamber’e ulaşır. Diğer sahabelere aid silsileler, zaman içinde münkariz olmuştur.
Silsile Cenab-ı Hak’tan Cenab-ı Peygamber vasıtasıyla gelen feyz-i ilahi kanalı olduğundan bu tür feyze “feyz-ı isnadı” veya “füyuzat-ı silsile-i celile” adı verilir.
Silsile, manevi bir neseb sayılır. Kur’an’da Hz. Peygamberin hanımlarını, “Ümmetin anneleri” sayan (el-Ahzab, 33/6) ayetle mü’minlerin kardeş” olduklarını bildiren (el-Hucûrat, 87/10) ayet ve Hz. Peygamber’in “Ben sizin babanız makamındayım” (Ebû Davud, Tahare, 4) hadis-i şerifi İslam ümmetini büyük bir aileye benzetmiştir. Bu aile anlayışı tarikatlarda da vardır.    Şeyh baba, eşi anne, müridler (ihvan) kardeşlerdir. Bu manevi ailenin soy ağacı, Hz. Peygamber’e ulaşan silsilenamelerdir. Bu yüzden silsilesini bilmeyen tarikat mensupları, şeceresini bilmeyen kimselere benzetilmiştir. Böyle bir titizlik tarikat bağlarında mensubiyet duygusunu pekiştirmektedir. Müridin kendisini manevi olarak şeyhinin soyundan bilmesi ve onun manevi evladı sayması; şeyhin de kendisini onun manevi babası bilmesi ve onu manevî evladı görmesi, duyguları yükseltmekte ve iletişimi kolaylaştırmaktadır.
Tasavvufta biri tabiî, diğeri manevî doğum olmak üzere iki doğum vardır. Tabiî doğum, çocuğun ebeveynin mahsulü olarak dünyaya gelmesidir. Ma’nevi doğum mürşide intisapla başlayan süreçtir. Bu doğumla mürid, doğan bir çocuğun, babasının bir parçası olması gibi, adeta şeyhinin bir parçası olur. O’nun ahlak ve özelliklerini taşır. Tabiî ve ilk doğum, insanın alem-i mülkle irtibatını sağlar, ikinci ve manevi doğum ise insanın melekût alemiyle alakasını sağlar. Nitekim Hakk Teala: “böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu (büyük ve muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki (kudret ve azametimize) kesin inananlardan olsun.” (el-en’am, 6/75) Ayette geçen “kesin inananlardan olma” özelliği, ancak bu manevi doğumla kazanılabilir. Manevî doğumu gerçekleştirmeyen kimse peygamberin mîrasçısı olmaya layık değildir. Kişi ne kadar anlayışlı ve zekî de olsa ikinci doğumu, manevi nisbeti yoksa peygamber mirasçılığına ehil olamaz. Çünkü anlayış ve zeka, aklın neticesidir. Halbuki akıl, şeriatın nûrundan mahrum ve kuru olursa mülk aleminde ne kadar dolaşırsa da Melekût alemine giremez. Bu yüzden sûfiler: “Alimler-peygamberlerin varisleridir.” (Buharî, ilim, 10; Ebû Davud, ilim, 3) hadîsinî Rasûlullah’tan itibaren manevi nesebin varlığına delil sayarlar.    Rasûlullah mirasına sahip alimliğin, gönül imarıyla gerçekleşen bir irfan olduğunu söylerler.
Tabiî doğumda babanın sulbüne tevdi edilen çocuğa aid özellikler, bu suretle çocuğa intikal eder. Manevî doğumla da şeyhten müride manevî hal ve ahlâki özellikler intikal eder. Bu ilim ve haller, şeyhlere sohbet yoluyla Hz. Peygamber’den itibaren nasıl ulaştı ise müridlere de öyle yansır. Böylece manevi neseb devam etmiş olur. Sühreverdi’ye göre bu etkileşim, Allah’ın sohbet edenle sohbet edilen, sevenle sevilenin arasını telif etmesi sonucu olarak meydana gelmektedir. (bk. Avârif Terc, S. 106-108)
Bütün tarikatlarda “silsile” vardır. Ancak silsilede, birbirleriyle görüşmesi tarihen mümkün olmayanlar da bulunabilmektedir. Bunların feyzleri “üveysi” yolladır. Üveysilik cismâni olarak görüşmeleri mümkün olmayan kişilerin rüya yoluyla manen görüşmeleridir. Tasavvufta zikir telkininin sırrı, Rasûl-i Ekrem’e varıncaya kadar bütün kalblerin irtibatını sağlamaktır. Mürid, kendi silsilesini teşkil eden zevat-ı kiramın rûhaniyetlerinden şeyhi vasıtasıyla istifade eder. Bu yüzden silsilede yer alan ricalin muhtelif zamanlarda nazım, ya da nesir şeklinde isimleri yad edilerek feyz yolu aranır. Bütün tarikatlarda buna ayrı bir önem verilir. Özellikle Nakşibendiler, tarikat ayinlerine bile bu adı verirler: Hatm-i hacegan. Hatm-i hacegan tarikat silsilesinde yer alan ricalin isimlerinin saygı ile okunup yad edilmeleri demektir. Bu arada bazı sûreler ve Kur’an ayetleriyle dua ve salavat, tevhid ve lafza-ı celal zikri de icra olunur.    İsimlerin anılmasının, rabıtada gönlü şeyh vasıtasıyla Hz Peygamber’e bağlamada büyük yararı vardır. Ayrıca “tefekkür-i mevt” ve “rabıta” sırasında tarikat ricalinin Hz Peygamber’den şeyhine gelinceye kadar “yarımay” (hilal) şeklinde oturduklarının tahayyül edilmesi manevi bir mülakat sayılır. Bu durum feyz-ı isnadi yoluyla salikin gönlünü açar, manevi yükselişlere medar olur.
Tarikatların silsilelerini tesbit eden bazı eserler kaleme alınmış ve bunlara silsile-name adı verilmiştir. İçerisinde ehl-i beytten birisinin yer aldığı silsilelere “silsiletü’z-zeheb” (Altın silsile) adı verilmiştir.
Sûfiler, şeyhin müridine söylediklerini ve silsilesini yazdırmasına delil olarak şu hadis-i şerifi öne sürmektedir. Peygamberimiz, Mekke fethinde bir hutbe irad buyurmuştu. Ebû Şah isimli biri bu hutbenin kendisi için yazılmasını istedi. Hz Peygamber (s. a.) “Ebû Şah için bu hutbeyi yazın buyurdu (Buharî, Lukata, 7; Müslim, Hacc, 447, Ebû Davud, ilim 3)
Manevi nisbetin alameti için de delil şudur: İbni Mes’ûd’un rivayetine göre Allah Rasûlü “Allah kimin hidayete ermesini isterse onun göğsünü İslam’a açar” “El-en’am, 6/125) ayetini okuyunca şöyle buyurdu. “Nur göğse girince göğüs genişler. Bunun alameti dünyayı bırakıp ahirete yönelmek, ölüm gelmeden hazırlıklı olmaktır. (Beyhaki…’ (Şuabül îmanlı, 352.105/52. hadis) Eşraf Ali Tanevi, bk. hadislerle Tasavvuf, Trc. Zaferilluh Davudi İst. 1995, s 157, 266 vd… Batınî nisbetin alâmetinin biri de hadiste belirtildiği gibi ahirete yönelmek ve ölüme hazırlıklı olmaktır.
Tarikat şeyhleri ve tasavvuf mensupları, zaman içerisinde liyakati olmayan ve seyru süluk görmemiş na-ehil kişilerin şeyhlik iddiasına kalkışmasını önlemek için, bir icazet şartı getirmişlerdir. İcazet, şeyhlerin mürid yetiştirmek üzere ehliyetini ispatlamış ve seyr u sülûkunu tamamlamış olan mensuplarına verdikleri yazılı veya şifahi izindir. Eğer verilen irşad izni, yazılı belge ise onun adı icazetnamedir.
Şeyhten icazet alan sâlik, “halife” sayılır ve tekke açmasına izin verilirdi. Ancak tekkesi ve faaliyetleri mensûbu bulunduğu tarikatın merkez tekkesi (âsitâne) tarafından denetlenirdi.    Müstakil ve sorumsuz hareketine izin verilmezdi.
Hilafet icazetnameleri iki türlü olurdu. Birisi şeyhin hayatıyla sınırlı olmak üzere verilen hilafet-i nâkısadır. Bu icazetin hükmü, şeyhinin vefatıyla sona erer. İcazet sahibi şeyhinden sonra müstakil hareket imkanına sahip değildir. Aksine asitane denilen merkez tekkenin, yada şeyhinin yerine post-nişin olan ser-halifenin işaretine uyar. Çünkü ser-halife hilafet-i kâmile sahibi kişidir. Hilafet-i tamme veya hilafet-i kâmile, şeyhinden sonra da müstakil hareket imkanı sağlayan ve sahibinin seyr u sülûkunu ikmal ettiğini gösteren vesikalardır. İrşad için icazete, icazet için de kesiksiz bir silsileye sahip mürşidden seyr-u sülûk görmeye ihtiyaç, hatta mecburiyet vardır.
Bir şeyhin sağlığında pek çok hulefası bulunabilir. Bunlar şeyhlerinin vefatını müteakip hemen yeni bir kol açmak yerine, merkez tekkenin hükmüne ve şeyhin baş halifesinin işaretine uymalıdır. Tasavvufta şeyh ve mürşid, fıkıhta müftü (fetva makamı) konumundadır. Halife ise vaiz; gibidir. Vaiz müftüye bağlı olduğu gibi halife de şeyhe bağlıdır. Tarikat pirleri de mezhep imamları ve müctehidler konumundadır. Bu itibarla herkesten bulunduğu konumdaki hiyerarşiye uygun hareket etmesi beklenir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*