share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Farzlara ve Sünnetlere Uymak

0 yorum

İmam-ı Rabbani hazretleri «Mektubat» adlı eserinde şöyle diyor

«Allah’a yaklaştıran ibadetler farzlar ile birlikte yapılan nafilelerdir. Farzların yanında nafilelerin değeri yoktur. Zamanında yerine getirilmiş bir tek farz bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır. Farzı yerine getirirken bir sünnete veya adâba riayet etmenin hükmü de aynıdır.

Nitekim rivayet edildiğine göre bir gün Hz. Ömer —Allah ondan razı olsun— sabah namazını kıldırdıktan sonra geriye dönüp cemaate bakınca bir arkadaşını göremez. Adamın nerede olduğunu sorunca kendisine “o gecenin çoğunu uyanık geçirip ibadet ettiği için herhalde uykusu bastırmış ve bu yüzden cemaate gelememiştir” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer “eğer tüm gece boyunca uyusaydı da sabah namazını cemaatle kılsaydı, kendisi için daha hayırlı olurdu” dedi.

Herhangi bir mekruhtan kaçınmak, söz konusu mekruh tenzihi bir mekruh bile olsa, zikirden, düşünmekten, murakabeden ve teveccühden kat kat hayırlıdır. Kim bu ölçülere uymakla mekruhlardan kaçınmayı bir araya getirirse büyük bir başarı elde etmiş olur. Aksi halde eli boş kalır.

Meselâ bir dirhem değerinde zekât vermek dağlar kadar altını nafile yolu ile sadaka olarak vermekten kat kat hayırlıdır. Zekât verirken herhangi bir zekât adâbına uymanın hükmü de aynıdır. Meselâ zekâtı fakir bir akrabaya vermek onu başka birisine vermekten kat kat hayırlıdır.

Bu yüzden yatsı namazını gecenin yarısından sonraya bırakarak onu gece kalkıp ibadet etmeye vesile etmek Hanefi mezhebine göre açıkça kerahet-i tahrimiye ile mekruhtur. Bu davranışın kerahet-i tahrimiye ile mekruh oluşunun açık oluşu şuna dayanır: Hanefî mezhebinin imamları yatsı namazını yarı geceye kadar ertelemeyi mubah, daha sonrasına kadar ertelemeyi de mekruh saymışlardır. Mübahın karşısına düşen mekruh ise kerahet-i tahrimiye’dir.

Öte yandan yatsı namazını gece yarısından sonraya ertelemek Şafiî mezhebine göre caiz değildir. Şunu belirtelim ki, vitir namazını gece yarısından sonraya “bırakarak gece ibadetine vesile etmek yeterli ve müstahabdır. Fakat gece yarısından sonraya ertelenerek kılman yatsı namazlarını kaza etmek (yeniden kılmak) gerekir. Çünkü İmam-ı Azam hazretleri abdestin adaplarından birini terkettiğini hatırlayınca kırk yıllık namazlarını kaza etmiştir.

Abdest almak için veya ibadet niyeti ile kullanılan suyu içmekten kaçınmak gerekir. Çünkü bu su İmam ı Azam hazretlerine göre ağır pislik (necaset-i galize) sayılır. Fıkıh alimlerine göre de bu suyu içmek mekruhtur.

Evet, abdestten artan su fıkıh alimlerine göre şifadır. Buna göre herhangi bir inançtan dolayı abdest suyu arayan kimseye abdest aldıktan sonra kalan sudan verilir. Böyle bir olay Delhi’deyken benim başımdan geçmişti. Bir dostum keşif yolu ile gördü ki, eğer bu fakire abdest suyu içirilmezse başına büyük bir belâ gelecek. Abdest suyu yerine bana ne içirdiler ise fayda etmedi. Bunun üzerine dostum fıkıh kitaplarına başvurdu ve herhangi bir abdest azası üç kere yıkandıktan sonra dördüncü defa ibadet niyeti ile olmaksızın yıkandığı takdirde bunun için kullanılan suyun «mâ-ı müstamel» ol-mayacağı şeklinde bir fetva buldu. Bunun üzerine bu hileyi (çareyi) caiz görerek bana dördüncü defa yıkanan bir abdest azasının suyundan bir yudum içirdi.

Ayrıca güvendiğim kimselerin bana anlattığına göre bazı muridler, yeri öpmekle yetinmeyerek bir kısım halifelere secde etmektedirler. Bu harektin ne kadar büyük bir cinayet olduğu güneş kadar açıktır. Herkesin bunu yasaklaması beklenir. Özellikle önder durumunda olan, kendilerine uyulan kimselerden daha çok beklenir. Böylelerinin bu tip hareketlerden kaçınmaları zaruridir. Çünkü aksi halde peşlerinden gelenler onları örnek edinerek büyük bir belâya düşerler.»

İmam-ı Rabbani hazretleri «Mektubat» adlı eserinde şöyle diyor:

Bunun yanında, Nakşibendi büyükleri, yine Peygamber Efendimiz döneminde görülmeyen halvet (tek başma bir yere kapanmak) ve çile (kırk gün bir yerde kapalı kalmak) gibi gelenekleri de reddederek bu ikisi yerine cemaat içinde görünme (cilve) metodunu benimsemişlerdir.

Bu bağlılık ve kaçınmalar önemli sonuçlar ve sayısız meyveler vermiştir. Bu yüzdendir ki, bu tarikatın yolcularının varabilecekleri sonuç (nihayetleri) başlangıç dönemlerine (bidayetlerine) yansımış, nisbetleri her nisbetten (bağlılıktan) üstün olmuş, sözleri kalb hastalıklarının ilâcı, bakışları (nazarları) manevî rahatsızlıkların şifa sebebi olmuş ve teveccühleri muridleri dünya ile ahiret bağımlılığından kurtardığı gibi yüce himmetleri de salikleri imkân bataklığından çıkararak vücub zirvesine yüceltmiştir.

Nitekim şu dörtlük bu mânâyı ifade etmektedir:

Nakşibendîler acayip kafile başıdırlar

Onlar günahkârlar kafilelerinin önünde gizli yollar açarlar

Onların muhabbetinin cazibesi, bu yola koyulanların kalbinden

Halvet vesvesesi ile çile fikrini giderir.

Fakat daha sonra halife ve şeyh olan bazı kimseler tam güçlü olmadıkları, bu yüce devlete ve ulu nimete ermemiş oldukları için nefis cevherleri bir yana bırakarak bazı oyuncak parçaları ile yetinmişler ve çocuk karakterli olduklarından dolayı bir kaç üzüm ve ceviz tanesi ile oyalanmışlardır.

Ne büyük bir ızdırap ve hayret konusudur ki, bu tip kimseler büyüklerinin yolundan ayrılmış, efendilerinin koymuş oldukları prensipleri gözlerden uzaklaştırarak yeni bir durum ortaya koymuş» tarikatı eski mahiyetin den uzaklaştırarak cemaatler içinde görünme (cilve) metodu yerine halvet ve çile metodlarını benimsemişlerdir. Bundan daha şaşırtıcısı, bu tip kimseler bid’atleri bu yüce tarikatın tamamlayıcı unsurları ve bu ulu nisbetin kemale erdirici gelenekleri olarak görmeleri, kısacası bu yıkımı yapıcılık saymalarıdır.

Söz konusu bid’atlerden biri teheccüd namazlarını tıpkı teravih namazları gibi cemaatle kılmaktır. Oysa fıkıh alimleri —ki ulu Allah onların sa’yını (emeklerini) meşkûr buyursun-— cemaatle nafile namazı kılmayı ağır bir kerahet saymışlardır. Bu tip bid’atlerin bir başkası bu şekilde kılman teheccüd namazını onüç rekât olarak saymaktır. Bu bid’ate saplananlar bu onüç rekâtın oniki rekâtını ayakta kıldıktan sonra iki rekât daha oturarak kılarlar. Böylece akılları sıra oturarak kılman namazın sevabı ayakta kılman namazın yarısı kadar olacağı için oturarak kıldıkları iki rekât teheccüd namazı bir rekât sayılacak ve teheccüd namazlarının yekünü onüç rekât olacaktır.

Bu bilgi ve uygulama sünnet-i seniyye’ye aykırıdır. Çünkü Peygamberimizin — salât ve selâm üzerine olsun— teheccüdün onüç rekât olarak kılınmasını emretmesinin hikmeti, bu nafile namazın tek rekâtlı olmasıdır. Bu namazın tek rekâtlı oluşu da vitir namazının tek rekâtlı oluşundan alınmış; yoksa bunun sebebi, bid’atçıların sandığı gibi değildir. Bu bid at özellikle Maveraünnehr yörelerinde yaygındır.

Bunun yanında bu tip kimseler «bid atler, hasene (iyi) ve seyyie (kötü) olmak üzere ikiye ayrılır» derler ve sözlerine devam ederek bid’at-ı hasene’yi «Peygamberimiz ile dört halife dönemlerinden sonra ortaya atılan ve sünnet-i seniyye’yi ortadan kaldırmayan iyi işler» olarak tarif ederken bid’at-ı seyyie’yi «Sünnet-i seniyye’yi ortadan kaldıran yenilikler» olarak tanımlarlar. Oysa ben hiç bir bid’atte güzellik ve aydınlık göremediğim gibi, tam tersine bu hareketlerde karanlık ve bulanıklık müşahede ediyorum. Bid’atçının bid’atinde, basiretinin zayıflığı yüzünden parlaklık ve alımlılık gördüğünü farzedersek bu kimsenin basireti keskinleşince bid’atinin hüsran ve pişmanlıktan başka hiç bir sonuç doğurmayacağım göreceği kesindir. Nitekim şu farsca beyit bu mânâyı ifade etmektedir :

Sabahleyin, tıpkı gündüz olduğu gibi, sana malûm olur

Karanlık gecedeki aşkın temizliği ve olgunluğu

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz —salât ve selâm üzerine olsun— bu konuda şöyle buyuruyor:

«Kim bizim bu dinimizde ona yabancı bir yenilik ortaya atarsa o yabancı yenilik reddedilmiştir.»

Peygamber Efendimizin dili ile «merdûd (reddedilmiş) » sayılan şey nasıl olur da «güzel» olabilir? Öte yandan yine Peygamberimiz —salât ve selâm üzerine olsun— başka bir hadiste şöyle buyuruyor:

»En hayırlı söz Allah’ın Kitabı (Kuran) ve en hayırlı rehberlik Muhammed’in rehberliğidir. En kötü şeyler, sonradan ortaya konan şeylerdir. Her bid’at sapıklıktır.»

Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— başka bir hadisi de şöyledir:

«Size Allah’dan korkmayı ve başınıza bir köle bile geçse sözünü dinlemeyi, ona itaat etmeyi tavsiye ederim. Benden sonra yaşayanlarınız bir çok ihtilâflar göreceklerdir. Sakın benim sünnetimle hidayetten ayrılmayan raşid halifelerimin sünnetinden ayrılmayınız. Bu yola sımsıkı sarılınız, ona azı dişlerinizle yapışınız. Sonradan ortaya çıkan şeylerden uzak durunuz. Çünkü her yenilik bid’at ve her bid’at sapıklıktır. «

O halde bid’atte güzelliğin ne mânâsı olabilir ki? Ayrıca naklettiğimiz hadislerden sadece bazı bid’atlerin sünneti ortadan kaldırdığı değil, bütün bid’atlerin sünneti ortadan kaldırıcı olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre tüm bid’atler seyyie (kötü) dür. Nitekim Peygamber Efen dimiz salât ve selâm üzerine olsun buyuruyor ki:

«Bir cemiyetin ortaya attığı her bid’at, bu bid’atın karşılığı olan bir sünneti ortadan kaldırır. O halde sünnete bağlı kalmak ortaya bid’at atmaktan hayırlıdır.»

Yine Hassandan —Allah ondan razı olsun— rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz —salât ve selâm üzerine olsun— şöyle buyuruyor:

«Bir cemiyet ortaya bir bid’at atınca ulu Allah o bid’a tın karşılığı kadar olan sünneti onlardan alır ve kıyamet gününe kadar bir daha geri vermez.»

Buna göre bilmek gerekir ki, bir kısım alimlerle şeyhler tarafından «iyi» diye adlandırılan her bid’at hakkında derinliğine düşünüldüğü takdirde bu bid’atın sünneti ortadan kaldırıcı bir karakter taşıdığı görülür. Meselâ ölünün kefenine baş sargısı (imame) eklemek «bid’at-ı hasene»dir. Oysa bu bid’at sünneti ortadan kaldırmaktadır. Çünkü sünnetin belirlediği bir sayıyı artırmak, nesıh’dir. Nesih ele ortadan kaldırmanın ta kendisidir.

Tıpkı bunun gibi, bir kısım şeyhler sarığın ucunu sol taraftan sarkıtmayı güzel görmüşlerdir. Oysa sünnet olan sarığın omuz başları arasına sarkıtılmasıdır. O halde açıkça görüldüğü gibi, bu bid’at sünneti ortadan kaldırıcı bir karakter taşımaktadır.

Yine bunun gibi bazı alimler namaza başlarken hem kalble ve hem de dille niyet edilmesini güzel görmüşlerdir. Oysa ne sahih ve ne de zayıf rivayetle Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— dille niyet etmeyi emrettiği bildirmiş olmadığı gibi sahabîler ile tabiînden de böyle bir şey nakledilmiş değildir. Tersine bize kadar geldiğine göre sahabîler ile tabiîn kamet getirildikten sonra hemen iftitah (giriş) tekbiri getirerek namaza girerlerdi. Buna göre dille niyet etmek bid’ attir. Alimler bu bid’atın «bid’at-ı hasene» olduğunu söylediler, ama bu fakir —kendisini kasdediyor— bu bid’atın sünneti, hatta farzı ortadan kaldırdığını yakından biliyor. Çünkü çoğu kimseler gafletle kalb niyetini ihmal ederek sadece dil niyeti ile yetiniyorlar, böylece de farz olan kalb niyeti ortadan kalkarak namazın bozuk olmasına yol açılıyor.

Diğer bid’atler ve yenilikler de tıpkı burada saydıklarımız gibidirler. Onların tümü de şu veya bu şekilde sünnete eklenmiş yeniliklerdir. Oysa eklemek nesh’dir ve nesh de ortadan kaldırmaktır.

Buna göre sizin üzerinize düşen görev, Peygamber Efendimizin —salât ve selâm üzerine olsun— sünnetine bağlı kalmakla yetinmek ve sahabilerin —Allah onlardan razı olsun— uygulamalarına aynen uymaktır. Çünkü «onlar yıldız gibidirler. Hangisine uysanız, doğru yolu bulursunuz.» Bu arada şunu da belirtelim ki, Kıyas ile İctihadin bid’atle uzaktan veya yakından hiç bir alâkası yoktur. Çünkü Kıyas ve İctihad kaynaklardaki delillerin mânâlarını açıklar, yoksa yeni bir şey ortaya koymaz.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*