share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Hakikatı Kim Temsil Ediyor

0 yorum

Hakikatin, yegâne sahibi olduğunu iddia eden birçok insan vardır ki, hakikatin dili olsa, onlarla hiç bir ilişkisi olmadığını haykırırdı. Bu tip insanlar, daha önce kimsenin beklemediği davetsiz bir misafirin gelip evin döşeğine kurulması gibi “hakikat” döşeğinin üzerine kurulur ve ahkâm kesmeye kalkarlar. Şair ne güzel söylemiş:
Herkes Leyla’ya vasıl olduğunu söyler
Ama Leyla onlardan çok uzaktır.

Bu haline rağmen bu davetsiz misafirin sağı solu dağıtarak gürültü çıkarması ve herkese rahatsızlık vermesi, şu nebevi buyruktaki ince benzetmeye tam uymaktadır:

المتشبع بما لم يعط كلابس ثوبي زور

“Kendisinin olmayan bir şeyle avunan kimse zahid olmadığı halde zahid elbisesine bürünen kimsenin haline benzer.”

Maalesef ki, Müslümanların saf zihinlerini bulandıran, kardeşler ve baba oğul arasına düşmanlık tohumları ekip insanları tefrikaya sürükleyen bu insanlar, ümmeti Muhammed içinde oldukça fazladır.

Bunlar İslam’a boyun eğmeden İslami kavramları tashih etmeye kalkarlar. Selefi salihini reddetmelerine rağmen, selefin rivayetlerine sarıldıklarını iddia ederler. Bu insanlar Allah’ın hikmetle güzel nasihatle şefkat ve merhametle yapılmasını emrettiği davet ve tebliği, katı kaba ve edepsizce yapmaya çalışmaktadırlar. Bu hal büyük bir musibettir.

Bu davetsiz misafirler, mahiyetini kavramaktan çok uzak olmalarına rağmen kendilerini tasavvufa nispet etmeye de cüret ederler. Tasavvufun hakikatinin, insanları yaralayan ve inciten bir eleştiri marifetinden başka bir şeye sahip olmayan üstadlarında olduğunu iddia eden bu insanlar tasavvufî anlayışı da ifsat etmişlerdir.

Biz, hurafe ve aldatmacalarla bezenmiş bir tasavvuftan bahsetmiyoruz. Felsefî nazariyelerin, yabancı fikirlerin, şirke sebep olacak ‘hulul’ ve ‘ittihat’ gibi anlayışların olduğu bir tasavvufu tanımıyoruz.

Böyle bir tasavvuf anlayışından Allah’a sığınırız. Te’vil kaldırmayacak şekilde Kur’an ve sünnete muhalif olan her şey, günahkâr ya da yetersiz insanların elleriyle sonradan dine sokulmuş yalanlardır.

Bizler tasavvufu bir ilim, irfan ve fikir mektebi olarak tanımaktayız. Tasavvuf, bir ilim ve irfan anlayışı olup, örnek teşkil edecek en mükemmel edep anlayışını ve İslam fikriyatında zirve ufku yakalamıştır. İmanda, islamda, hayatın her noktasında mükemmelliği amaçlar. Rabbani hakikatleri yaşayarak tertemiz bir ihlâsa eriştirir.

Tasavvuf, sıdktır, güvendir, vefadır, diğer gamlıktır, keremli olmak, zayıfa ve muhtaca yardım etmek, iyilik ve takvada yardımlaşmak, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmek, hayır işler yapmakta yarışmaktır.

Bunların hepsi, ideal bir topluma vücud veren temel unsurlardır.

İşte bu güzel kokulu tasavvuf hayatı sayesinde ilk asrın kahramanları ve önderleri zuhur etmiştir. Bu zatlar bize Müslüman şahsiyetini en iyi şekilde tanıtmış, giyildiği zaman göz kamaştıran bir elbiseye benzeyen en güzel ahlaki vasıfları göstererek bizlere üstün bir örnek olmuşlardır. Şerefin, iftiharın, izzetin, cihadın ve mücadelenin tarihi olan İslam kültür mirasının tüm öğretileri bu insanlar sayesinde bize intikal etmiştir.

Yakinen biliyoruz ki, İslam tarihinde bilinene büyük ilerleme, kâmil bir ruh ve imana, böyle bir imanı tesis edebilecek yegâne şey olan üstün bir ahlaka istinaden olmuştur. Bu ahlâkî ve rûhî üstünlükler, her milletin sermayesi, insanlık kervanını büyük hedefine taşıyabilecek en değerli azığımızdır. Selefi salihin ve geçmiş büyüklerin hayatlarına bakan herkes görecektir ki böyle insanlar İslam tarihindeki görülen büyük sıçramaların asıl sebepleridirler. İşte bu hal imanın en üstün mertebesidir. Bu, şevk ve muhabbete dayanan dipdiri bir iman ateşidir. İşte bu, daima Allah’a yönelmiş kalplerde bir meşale gibi parlayan imandır.

Onlar daima ihsan makamında yaşarlar. Her yerde, her hareketinde, hatta her nefesinde -“hulul” ve “ittihat” gibi mülhidçe fikirlere asla yer vermeden- Allah’ı görebiliyorlar. Bu öyle bir imandır ki sahibine tüm hayatı kuşatan, kâinatın her yerine sirayet eden rabbaniliğe dalıp gitmek olan “ihsan” mertebesine ulaştırır. Böyle bir halde yaşayan kişi, kalbin temayüllerini, gizli vesveseleri, gözün hıyanetini ve kalbin gizli hallerini bilir.

Tasavvuf, çeşitli haksız ithamlara maruz kalmıştır. Öyle ki tasavvufa insaf nazarıyla bakanları bulmak zorlaşmıştır. İtham etmekteki cüret utanmazlık derecesine ulaşarak “birinin tasavvuf ile olan alakası, adaletini zedelediği için şahitliği reddolunmalıdır”, “falan kişi güvenilir değildir ve ondan gelen bir habere güvenilmez zira o sufi’dir” diyebilecek kadar haddi aşanlar olmuştur.

Bazı tasavvuf münkirlerinin tasavvufu sürekli zemmetmelerine, sufi büyüklerine harp açmış olmalarına rağmen, ders kürsülerinde ve Cuma namazlarında daha önceki ithamlarından hayâ etmeden bu sufi büyüklerinin sözlerini insanlara nakletmeleri şaşırtıcı bir çelişkidir. Onlar, hiç utanmadan ve gayet rahat bir şekilde: ”Fudayl bin İyâz dedi ki, Cüneyd Bağdâdî dedi ki, Hasan Basrî, Sehl bin Tüsterî, Muhâsibî ve Bişri Hafî dedi ki” diyerek nakiller yapabilmektedirler.

Bu zatlar, tasavvufun imamları, kutupları ve temel taşlarıdır. Tasavvuf kitapları, bunların sözleri, menkıbeleri ve hayat hikâyeleri ile doludur. Bu nakilleri yapanlar, cahil ve kör müdürler? Yoksa öyle görünrmeye mi çalışmaktadırlar? Anlaşılır gibi değil doğrusu.

Tasavvufun temelini atan bu büyük insanların durdukları yeri anlayabilmek için, dini mübîni İslam hakkındaki bazı sözlerini aktarmak istiyorum. Zira birinin görüşlerini en iyi kendisi bilir ve birisini en iyi kendisinden öğrenebiliriz.

Cüneyd Bağdâdî şöyle der: “Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yoluna ve sünnetine uymak ve onun izini takip etmekten başka bütün yollar insanlara kapalıdır. Çünkü bütün hayır yolları, sadece Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’e, onun izini takip edip ona tabi olanlara açıktır, başkasına değil.”

Ebû Yezid Bestâmî bir gün talebelerinin yanına gelmiş ve şöyle demiştir: “Kalkın ve şu Allah’ın dostı diye bilinen falan adamı ziyaret edelim.” Bayezid Bestâmî, talebeleri ile beraber dışarı çıktığında o adamın mescide doğru geldiğini fakat gelirken de kıble yönüne tükürdüğünü görür. Bunun üzerine Bayezid Bestâmî, yolunu değiştirip ona selam vermeden geri döner ve yanındakilere: “Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bir edebini yerine getirmekte kendisine güvenemediğimiz birisinin, sahip olduğunu iddia ettiği velayet ve sıdk makamlarında olduğuna nasıl güvenebiliriz” der.

Zünnûn Mısrî şöyle der: “Sadece dört şey, hakkında konuşulmaya değerdir. Bunlar; Celil olan Allah’ı sevmek, zelil olan dünyadan nefret etmek, Kur’an’a tabi olmak ve bu halin değişmesinin tehlikelerinden korkmaktır. Allah’ı seven bir kimsenin alameti, Allah’ın sevgilisi Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ahlakına, yaptıklarına, emrettiklerine yani sünnetine tabi olmaktır.”
Sırrı Sakati şöyle der: “Tasavvuf şu üç şeye verilen isimdir; Allah’ı bilmek ve ona karşı olan korku ve saygıyı söndürmek, batından gelen bir keşfî bilgiyi kitap ve sünnetin zahirine muhalif olduğu müddetçe anlatmamak, zuhur eden kerametlerin Allah’ın haram sınırlarını aşmaya sebep olmaması.”
Ebû Nasır Bişr bin Hâris Hâfi der ki: “Bir gün Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’i rüyamda gördüm. O bana şöyle sordu: “Ey Bişr! Neden Allah seni akranlarının üstünde bir mertebeye çıkardı biliyor musun?” ben de “hayır ya Rasulallah, neden?” diye sordum. O cevaben bana: “Sünnetime ittiba etmen, salihlere hizmet etmen, kardeşlerine nasihat etmen, ashabıma ve ehli beytime olan muhabbetinden dolayı. İşte bunlar seni ebrar kullar zümresine ilhak etti” buyurdular.”
Ebû Yezid Tayfur bin İsa el-Bestâmî şöyle der: “Bir ara Allah’a, benden yemek yeme ve kadınlara meyil etme sıkıntısını gidermesi için dua etmek istedim. Ama sonra kendi kendime: “Allah’ın Rasulü böyle bir şey istememişken ben nasıl isterim” dedim ve bu işten vazgeçtim. Sonrasında ise Allah -celle celâluhu-, önümde bir kadın mı var yoksa duvar mı diye fark edemeyecek derecede kadınlara olan meylimi benden giderdi.”

Şöyle diyen de yine odur: “Eğer kerametleri olan bir adamın havada uçtuğunu bile görseniz, onun Allah’ın emir ve yasak sınırlarına olan riayetine, şeriati nasıl yaşadığına bakınız.”

Ebû Süleyman Abdurrahman bin Atıyye bin Dârânî der ki: “Ne zaman sufi nüktelerinden bir şey kalbime doğsa, adil birer şahit olan Kur’an ve sünnetle onu desteklemeden kabul etmem.”

Ebû Hasan Ahmed bin Hıvari: “Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünnetine tabi olmadan yapılan her amel boştur” demiştir.

Ebû Hafs Ömer bin Müsellem Haddad şöyle demiştir: “Her kim ki yaptığı ve söylediği şeyleri daima kitap sünnet terazisiyle ölçerse, insanların mahkeme edildiği günde onları itiraf etmek zorunda kalmaz.”

Ebû Kasım Cüneyd bin Muhammed: “Kim Kur’an’ı hıfzetmemiş ve hadis öğrenmemişse o kişiye tabi olunmaz. Zira bizim bildiğimiz her şey Kur’an ve sünnet kontrolündedir” demiştir. Şu sözler de ona aittir: “Bizim yolumuz Kur’an ve sünnetin kontrolü altında, bütün ilmimiz Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hadisleriyle örülüdür.”

Ebû Osman Said bin İsmail el-Hîrî bir gün bir baygınlık geçirdi. Oğlu Ebûbekir, ne olduğunu anlamak için aceleyle gömleğini yırtarak bir şey olup olmadığına baktı. Baygınlık hali geçince parçalanmış gömleğinin halini görmüş ve: “Oğlum! Zahirde görülen sünnete muhalefet, batında yer alan bir riyanın alametidir” demiştir. O, şöyle de demiştir: “Allah -celle celâluhu- ile olan beraberlik; edepli olmak ve daima onu ve heybetini hatırlamakla, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ile olan beraberlik; onun sünnetine ittiba etmek ve fıkıh neyi gerektiriyorsa onu yapmakla, Allah dostlarıyla olan beraberlik; onlara hürmet ve hizmet etmekle, Aile ile olan berberlik; onlara güzel ahlakla muamele etmekle, Din kardeşlerinle olan beraberlik; harama düşmemek şartıyla onlarla görüşmeye ve sohbete devam etmekle, Cahillerle olan beraberlik ise onlara şefkat ve dua ile yaklaşmak ile olur.”

Şu sözler de ona aittir: “Kim sünneti kendisine lider kabul ederse hikmet ile konuşur, kim hevasını kendine lider seçerse bid’atten bahsetmeye başlar. Allah -celle celâluhu- şöyle buyurmuştur:

وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا

“Eğer peygambere itaat ederseniz hidayete erersiniz” (Nur 54).”

Ebû Hasan Ahmed bin Muhammed en-Nuri şöyle demiştir: “Her kim ki kendisinde Allah ile olan berberliğinden dolayı, şeriatin dışına çıkan bir takım haller yaşadığını iddia ediyorsa ondan uzak durun. Zira o bid’atçi biridir.”

Ebû Fevaris Şah bin Kirmani şöyle demiştir: “Kim gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetlerden korur, batınını devamlı murakabe, zahirini sünnete ittiba ile mamur eder ve helal yemeyi alışkanlık haline getirirse; feraseti ona hata yaptırmaz.”

Ebû Ahmed bin Muhammed bin Sehl bin Ata el-Âdemi şöyle söyler: “Kim şeriatin ölçülerine yapışırsa, Allah -celle celâluhu- onun kalbini marifet nuruyla doldurur. Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ahlakı ile ahlaklanıp, yaptıkları ve emrettiklerine ittiba etmekten daha şerefli bir makam yoktur.”

Şu ifadeler de onundur: “Sana bir şey sorulduğu zaman iliminle cevabını ara, orada bulamazsan hikmet meydanına bak, orada da bulamazsan onu tevhit tartısıyla tart, bu üç alan sana onu doğrulamıyorsa onu şeytanın yüzüne çarp.”

Ebû Hamza Bağdadi el-Bezzaz şöyle demiştir: “Hakkın yolunu bilene orada yürümek mümkündür. Hakkın yolu, ancak yapılan ve söylenen her şeyde Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’e ittiba etmekle bulunabilir.”

Ebû İshak İbrahim bin Davud er-Rıkki demiştir ki: “Allah -celle celâluhu-’yu sevmenin alameti ona itaat ve Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’e ittiba etmektir.”

Mümşad ed-Dinveri şöyle der: “Müridin edebi meşayıha hürmet etmek, din kardeşlerine hizmet etmek, şeriatin hududunu muhafaza etmektir.”

Ebû Muhammed Abdullah bin el-Menazil demiştir ki: “Her kim farzlardan birini yerine getirmiyorsa mutlaka öncesinde sünnetleri terk etme musibetine maruz kalmıştır. Kim sünnetleri terk ediyorsa daha öncesinde bid’atleri işleme musibetine uğramıştır.”[1]

Bu makale 2004 yılında Mekke ‘de vefat eden Seyyid Muhammed Alevi (K.S.) hazretlerinin ”Mefahim” adlı kitabından alınmıştır.Seydamız (K.S.) 2002 yılındaki Hac ziyaretinde bu zat-ı muhteremle görüşmüşler ve birbirlerine çok iltifatta bulunmuşlardır. Allah (C.C.) hazretleri izlerinden ayrılmadan yollarını takip etmeyi hepimize nasip etsin .(Amin)

[1] Allame Şeyh Abdulhafız Mekkî, “mevkıfu eimmeti’l-haraketi’a-selefiyye mine’t-tasavvuf ve’s-sufiyye” adlı esaslı bir eser hazırlamıştır. Burada İmam Ahmed bin Hanbel, İbni Teymiye, İbni Kayyım, Zehebi, İbni Kesir, İbni Receb ve Muhammed bin Abdulvahhab’ın görüşlerini toplamış, onların tasavvufa bakışlarını doğru bir şekilde anlatmış ve tasavvuf büyüklerine olan övgü ve medihlerini aktarmıştır.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*