share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Hz Musa (a.s.)

0 yorum

Hz Musa

Âlemlerin yaratıldığı andan itibaren, geçmişten günümüze kadar uzayan insanlık tarihine, aynı zamanda peygamberler tarihi gözüyle de bakabiliriz. Çünkü Cenab-ı Hak kitapları yaratmış ve bu kitapların muhatabı olan peygamberleri seçip elçi kılmıştır. Bu elçilerin muhatabı da insanoğludur. Ve bu insanların içinden Cenab-ı Hak dört büyük kitaptan olan Tevrat’ı verdiği, Kuran-ı kerim de (196 kez) adı zikredilen ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderilen Ulu’l-Azm peygamberlerden biridir.

Hz. Musa Mısır’da dünyaya gelmiş, Musevilik dininin peygamberidir, İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık, Bahailik dinlerinde peygamber olarak kabul edilir.Bu bilgiler Kuranı Kerim ve Tevrat’ta yer almaktadır. Tevrat’ta neredeyse bütün bilgileri mevcuttur. Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye bölümleri Hz. Musa’nın (as) hayatına yer verilen bölümlerdir. Tevrat’ın Çıkış ve Tekvin bölümlerine göre İsrailoğulları Mısır’ın yerlilerindendi. Doğusunda yaşamakta ve ağır işlerde çalıştırılmaktaydı. Bir nevi Firavun’a kölelilik etmekteydiler. Hz. Musa (as) İmran’ın oğludur. Onun babası Yahser onunda Babası Kahes’dir. Soy olarak Levi kabilesindendir. Yakup peygamber soyundan gelmektedir ve Annesi Yocheved’dir. Kız kardeşinin adı Meryem, Erkek kardeşi ise Harun’dur.

İsrailoğulları büyüyüp genişledikçe farklı kabilelere bölünmüştür. Mısır’da yaşayan Kıpti soyundan gelenler onların büyümesini istemediği için sürekli onlara eziyet etmektedir.

Kâhinlerden biri firavuna İsrailoğulları’ndan gelecek bir kişi devletinizi batıracağını söylediğinde bundan korkan firavun İsrailoğullarından doğan bütün erkek çocuklarını öldürmeye başlamıştır. Bu dönemde Hz. Musa (as) dünyaya geldi. Annesi oğlunun ölmemesi için onu bir sandukaya koydu ve Nil Nehri’ne attı. Çocuk ölmeden tenha bir yerde karaya çıkıp firavunun eşi Hz. Asiye bularak evlat edindi. Hz. Musa’nın(as) annesi bunu duyunca saraya girerek ona sütannelik yaptı.

Hz. Musa, kendisine düşman olacak firavunun sarayında besleniyordu. Bu yüce Allah’ın ibret alınacak büyük bir hikmetiydi. Hz. Musa büyüdü. Bir gün İsrail Oğullarından biri ile sokakta kavga eden bir Kıpti’ye tokat attı. Kıpti yere düşüp öldü. Hz. Musa yaptığına pişman oldu. Firavundan korkarak Meyden şehrine çıkıp gitti. Orada Şuayb aleyhisselam’ın kızı “Safura” ile evlendi. Bir süre sonra Mısır’a dönüp gitmek üzere zevcesi ile beraber yola çıktı. Giderken Tür dağına uğradı. Orada yüce Allah’ın hitabına kavuştu, kendisine peygamberlik verildi. Büyük kardeşi Harun ile firavunu dine çağırmaya Allah tarafından görevli kılındılar.

 

Hz. Musa’nın eli ay gibi parladı. Elindeki asa da, dilediği vakit büyük bir ejderha oluverirdi. Bunlar birer mucize idi. O zaman Mısır çevresinde büyücülük çok ilerlemişti. Firavun bu mucizeleri birer büyü sanmıştı. Büyücüleri topladı. Bunlar Hz. Musa’ya meydan okudular. Fakat Hz. Musa’nın asa mucizesini görünce, büyücülerin hepsi iman ettiler. Bunun bir büyü olmadığını hemen anladılar. Çünkü bu asa bir ejder kesilerek büyücülerin ortaya atmış olduğu bütün hünerlerin hepsini yutmuştu. Eğer Hz. Musa’nın gösterdiği şey, bir gözbağıcılık olsaydı, böyle yok etme üstünlüğü meydana gelemezdi.

Firavun ve adamları dünyevî üstünlüklerini kullanarak Allâh’a îmân edenlere zulmediyorlardı. Gördükleri birçok mûcizelere ve başlarına çöken ilâhî azap tecellîlerine rağmen bir türlü uslanmıyor, îmân etmek istemiyorlardı. Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm-, onlar hakkında bedduâ etmek mecbûriyetinde kaldı:

“Mûsâ dedi ki:

«–Ey Rabbimiz! Gerçekten Sen, Firavun ve kavmine dünyâ hayâtında zînet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nîmetleri), inananları Sen’in yolundan saptırsınlar ve elem verici cezâyı görünceye kadar îmân etmesinler, diye mi (verdin) ? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et; kalblerine sıkıntı ver!»

(Allâh da Mûsâ ve Hârûn’a):

«İkinizin de duâsı kabûl olunmuştur. O hâlde Siz, doğruluğa devâm edin ve sakın o bilmezlerin yoluna gitmeyin!» dedi.” (Yûnus, 88-89)

Bundan sonra Kıptî halkında cild hastalığı başladı. Üç gün kuraklık oldu. Her Kıptî âilesine ayrı ayrı musîbetler geliyordu. Firavun da mecbur kalarak Benî İsrâîl’in Mısır’dan çıkmasına izin verdi. Ancak her zaman olduğu gibi, tehlike geçince yine sözünden döneceği muhakkaktı.

Bu sebeple Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın emri mûcibince, İsrâîloğulları’yla beraber Süveyş’e doğru gece vakti hareket etti. O sabah Firavun’un âilesindeki bütün kızlar tâûna yakalanıp öldüler. Firavun zâten öfkeliydi, kızların ölümü ile öfkesi iyice arttı:

“–Bunları Mûsâ yaptırdı!” dedi.

Firavun’un bunların defni ile meşgul olması, Hazret-i Mûsâ’ya epey bir zaman kazandırmıştı. Nitekim Firavun durumu öğrenince, iş işten geçmişti bile…

Allâh Teâlâ buyurur:

“Mûsâ’ya:

«–Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü tâkib edileceksiniz!» diye vahyettik.” (eş-Şuarâ, 52)

“Andolsun ki Biz Mûsâ’ya:

«–Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve(boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç!» diye vahyetmiştik.”(Tâhâ, 77)

Durumu öğrenmiş bulunan Firavun telâş içindeydi:

“Firavun, şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi;

«–Esâsen bunlar, sayıları az, bölük-pörçük bir cemâattir. Fakat hakkımızda çok gayz(kin ve öfke) besliyorlar. Biz ise uyanık (ve yekvücûd) bir cemâatiz!» (diyor ve dedirtiyordu).  (eş-Şuarâ, 53-56)

Nihâyet Firavun, ordusunu topladı ve Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın peşine düştü:

“Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler. İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın ashâbı:

«–İşte yakalandık!» dediler.

Mûsâ:

«–Aslâ!» dedi. «–Rabbim şüphesiz benimledir; bana yol gösterecektir!»” (eş-Şuarâ, 60-62)

Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın önünde Kızıldeniz, arkasında ise Firavun’un ordusu vardı.

“Bunun üzerine Mûsâ’ya:

«–Asân ile denize vur!» diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı);her bölük koca bir dağ gibi oldu.” (eş-Şuarâ, 63)

İki tarafı dağlar gibi suların arasındaki yollardan Benî İsrâîl kavmi geçmeye başladı. Hattâ İsrâîloğulları Hazret-i Mûsâ’ya:

“–Ey Mûsâ! Aramızda pencereler aç da, birbirimizi seyredelim!” dediler.

Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti. Dalgaların arasından pencereler açıldı. Geçerken birbirlerini de görmeye başladılar.

Firavun istidrâc sâhibiydi. Ordusuna döndü:

“–Denize bakın! Benim önümde yürüyüp gitmiş olan kölelerime yetişmem için heybetimden nasıl da yarılıp yollar hâline geldi!”

Yâni Firavun, denizin yarılmasını Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın mûcizesi olarak değil de, kendi istidrâcı olarak görecek kadar gaflet, hamâkat ve dalâlet içindeydi.

Sonra da askerlerine emir verdi:

“–Onların hepsini öldüreceğim! Yürüyün denize!”

Fakat bir an korkup tereddüd etti. Vazgeçmeyi düşündü. Rivâyete göre o sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- beyaz bir at üzerinde önlerine çıktı ve:

“–Haydi, yürüyün!” dedi.

Mîkâîl -aleyhisselâm- da Firavun’un ordusunun arkasına geçerek, geridekilere:

“–Haydi, geride kalmayın; yürüyün!” diye destek verdi. Sonunda bütün ordu harekete geçti.

Allâh Teâlâ buyurur:

“Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.” (eş-Şuarâ, 64)

Hazret-i Mûsâ ve kavminin ardından, Firavun ve ordusu da denizde açılan yollara girdiler. Fakat ilâhî kahrın tecellîsiyle o engin deryâ içinde helâk olup gittiler.

“Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Sonra ötekileri suda boğduk.”(eş-Şuarâ, 65-66)

“Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikâm aldık ve onları denizde boğduk!” (el-A’râf, 136)

“Böylece Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık; hepsini suda boğduk. Onları, sonradan gelenler için bir selef ve ibret alınacak bir misâl kıldık.” (ez-Zuhruf, 55-56)

“Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları îmân etmiş değillerdir.” (eş-Şuarâ, 67)

Allâh’ın lutfu ile Benî İsrâîl’in hepsi kurtulmuştu. O gün 10 Muharrem’di. Şükür orucu tutuldu. Allâh Teâlâ bu ihsânını âyet-i kerîmede şöyle hatırlatır:

“Hatırlayın ki, sizi Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar, size azâbın en kötüsünü revâ görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenâlık için)kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size revâ görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. Bir zamanlar Biz, sizin için denizi yardık; sizi kurtardık. Firavun taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.” (el-Bakara, 49-50)
Vefatı

Musa (a.s), Tih çölünde, Harun (a.s)’dan sonra öldü. İsrailoğullarını Arz-i Mukaddes’e sokamadı.  Öldüğünde yüz yirmi yaşında idi. Buhârî, onun ölümü ile ilgili olarak şunları rivayet ediyor: “Ölüm meleği geldiğinde, Musa (a.s) onun yüzüne dikkatle baktı. Canını almaya gelen Azrail (a.s) korktu ve gözü karardı. Sonra: “Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor” diye tazarru eyledi. Allah Teâlâ, o hali üzerinden kaldırarak, tekrar Musa’ya gönderdi: “Söyle, sayılı olmak şartıyla istediği kadar yaşasın”. Hz. Musa: “Yarabbi, sonra ne olacak?” dedi. “Öleceksin” buyuruldu. “Öyle ise ölüm şimdi gelsin” niyazında bulundu. Sonra Allah Teâlâ’dan, kendisini bir taş atımı Beyti Makdis’e yaklaştırmasını, orada ölmesini ve oraya gömülmesini istedi.  Ebu Hureyre (r.a) şöyle diyor: “Rasulullah (s.a.s): “Eğer ben sizinle beraber orada bulunsaydım, onun yol kenarında ve kızıl bir kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim” buyurdu”.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*