share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

İbrahim Aleyhisselam 2.Bölüm

0 yorum

İbrahim Aleyhisselâmın Hz. Hâcerle Evlenmesi:

Yüce Allah, İbrahim Aleyhisselâma mal ve servet bolluğu verince, İbrahim Aley­hisselâm: “Ey Rabb´im! Benim çocuğum yok. Ben, çok mal ve serveti, ne yapayım?” demişti.

Yüce Allah, ona: “Ben, senin çocuklarını da, öyle çoğaltacağım ki, onlar, yıldızların sayısınca, olacaklardır?” diye vahy buyurdu. [219]

Mukaddes beldelerde yirmi yıldan beri oturdukları halde, çocukları olmuyor[220]; Hz. Sâre ise, bir hayli yaşlanıp İbrahim Aleyhisselâm için çocuk doğur­maktan kalmış bulunuyordu.

İbrahim Aleyhisselâmın da, yaşı, çok ilerlemişti.

Fakat, kendisi, sâlih bir oğul ihsan buyurması için, Yüce Allâha yalvarıp duruyordu. [221]

Mısırdan gelişlerinden on yıl sonra idi[222] ki, Hz.Sâre, hizmetçisi Hz.Hacer´i, İbrahim Aleyhisselâma bağışlayarak “Ben, onun gösterişli bir kadın olduğunu görüyorum.

Sen, onu, zevceliğe al. Belki, Allah, Sana, ondan bir oğul nasîb eder” dedi. [223]

Hz. Hâcer´in Kimliği:

Hz.Hâcer; Firavun´un, İbrahim Aleyhisselâma iman eden câriyelerindendi. [224] Kendisi, Mısır´ın Ferema önündeki Ümmülarab köyündendi. [225]

Ümmülarab köyüne yak köyü de, denirdi. [226]

Hz.Hâcer´in köyünün Ferema olduğu da, söylenir. [227]

Hz. Hacer, Kıbtf[228]´, Mısırlı idi. [229], Kıbtî, Mısırlı demektir. [230]

Hz. Hâcer; Firavundan önce, Mısır Kıbt kırallarından bir kralın kızı idi.

Amr b.Âs; Mısırı, feth için kuşattığı zaman, Mısırlılara:

“Peygamberimiz Aleyhisselâm, Mısırın fethini bize va´d ve Mısırlılarla arada soy ve hısımlık ilişkisi bulunduğundan,kendilerine iyi davranmamızı emir ve tav­siye buyurmuştu” dedi.

Mısırlılar, bu akrabalığın, uzak bir akrabalık olduğunu ileri sürdükten sonra;

´Doğru söylüyorsun, dediler, sizin ananız, bizim kralımızın kızı ve Menf hal ndan idi. Kral da, Menf halkının kralı idi.

Aynı Şems halkı, Menfliler üzerine yürüdüler, onları, yendiler ve devletlerine son verdiler, Menf halkını, gurbet illere düşürdüler.

Böylece, Hâcer de, Babanız İbrahim (Aleyhisselam)in zevcesi ve sizin Ananız olmuş oldu…” diye itirafta bulundular. [231]

İbrahim Aleyhisselâmın Sünnet Oluşu:

İbrahim Aleyhisselâm, seksenini aştıktan sonra, Kadum veya Kaddum ile[232] sünnet olmuş, bundan sonra da, seksen yıl daha yaşamıştır. ibrahim Aleyhisselâm, ilk sünnet olan insandı. [233]

İmanını tamamlamasının, cesedinden bir parça etini kesip atması, yâni Sünnet olması ile gerçekleşeceği vahy edilince[234], kendisini, hemen Kaddum (keser) ile sünnet etmiş, ağrının şiddetine dayanamayınca da, Allâha yalvarmıştı.

Yüce Allah:

“Biz, sana, Sünnet âletini beyan etmeden önce, sen, acele ettin!” diye Vahy buyurmuştu.

İbrahim Aleyhisselâm da:

“Yâ Rab! Emrini, geciktirmek istemedim” demişti. [235]

İbrahim Aleyhisselâmın; Amalıklarla yaptığı savaşta, iki taraftan pek çok ölen­ler olup kendi adamlarını gömmek için tanıyamadığından, Müslümanlık alâmeti olmak üzre sünnetle emrolunduğu da, rivayet edilir. [236]

Sünnete Aid Bazı Hükümler:

Sünnet olmak, erkekler için sünnettir. [237]

Sünnet olmak, Müslümanı, Müslüman olmayandan ayırt ettiği için, elinin şia­rından olmakla beraber farz değil, sünnettir. [238]

Sünnet´in, Vâcib ve Müstehab olmak üzre, iki vakti vardır. Sünnetin vâcib vakti, buluğ çağıdır ve onu, geciktirmemek gerekir. Sünnetin Müstehab vakti, buluğ çağından öncedir.

Çocuğu, doğumunun yedinci günü veya kırkıncı günü sünnet ettirmek, müstehabdır.

Sünnetin, müstehab vakti, özürsüz geciktirilmemelidir. [239]

Hz.Hüseyin, doğumunun yedinci gününde sünnet ettirilmiştir. [240]

imam Zührî:

“Bir erkek, Müslüman olduğu zaman, yaşı, büyük bile olsa, sünnet olması ken­disine emredilir.”´[241] Salim de: “Abdullah b.Ömer, beni ve Nuaym´ı, sünnet edip bizim için bir koç kesti.

Bize, koç kestiğinden dolayı, çocuklara karşı, neşelendiğimizi, gerçekten, ken­dimizde hissetmiştik.” demiştir. [242]

İsmail Aleyhisselâmın Doğuşu Ve Hz. Sâre´nin Hz. Hâcer Hakkındaki Kıskançlığı Ve Yemini:

İbrahim Aleyhisselâm, seksen altı yaşında bulunduğu sırada´[243] ismail Aleyhisselâm, Hz.Hâcer´den doğdu. [244]

Hz. Sâre, İsmail Aleyhisselâmın doğumundan sonra, Hz.Hâcer´i kıskanmağa, çekememeğe başladı.

Bir gün, ona, kızdı. [245] Kendisini, evden dışarı çıkardı. Sonra geri çağırıp eve aldı.

Yine, böyle kızıp dışarı çıkardı. [246] Sonra, tekrar eve alıp[247] vücudunun üç uzvundan birer parça kesmeğe[248], şeklini, değiştirmeğe[249] yemin etti. [250] Kendi kendine: “Ben, onun burnunu, keseyim! Kulaklarını, keseyim! Amma, bu, onu, çok çirkinleştirir!” dedi. [251]

Çok çirkinleştireceği için, onun, burnunu, kulağını, kesmeyi bıraktı. [252]

“Hayır! Ben, onu, sünnet edeyim!” dedi. [253]

Öfkesi geçip aklı başına geldiği zaman, Hz. Sâre, yaptığı bu yemîne şaştı[254]

İbrahim Aleyhisselâm; yemînı, yerine getirmek üzere Hz.Hâcer´in iki kulağını delmesini ve onu, Sünnet etmesini, Hz.Sâre´ye tavsiye etti. [255]

Hz.Sâre de, öyle yaptı[256] Bu, kadınlar hakkında sünnet ve âdet oldu. [257] Hz.Hâcer, sünnet edilince, uzun etekle, kandan korundu. Bunun için, sünnet olan kadınlar, uzun etek giymeyi âdet edinmişlerdir. [258] Hz.Hâcer; kulakları delinen ilk kadın olduğu gibi, kadınlardan, ilk sünnet olu­nan ı[259] ve Hz. Sâre´den, izini gizlemek için ilk etek uzatanı da, o, idi. [260] Kadınların, böyle, sünnet olmaları, sonradan, terk edilmiştir. Hz.Sâre, Hz.Hâcer´e:

“Artık, sen, benimle bir şehirde bulunmayacak, oturmayacaksın!” dedi. [261]

Hz.Hacer´le İsmail Aleyhisselâm´ın Mekke Hayatı

Hz. Hâcer´le İsmail Aleyhisselâm´ın Mekke´ye Götürülüşü:

Yüce Allah; İbrahim Aleyhisselâm´a, Hz.Hacer´le İsmail Aleyhisselâm´ı, Beldei Haram´a götürmesini Vahy etti. [262]

İsmail Aleyhisselâm´a, Beyti Harâm´ı, hazırladığını ve oranın, onun elleriyle nârını takdir ettiğini, suyunu da, onun için akıttıracağını bildirdi. [263]

ibrahim Aleyhisselâm, Burak´a, bindi. İki yaşındaki İsmâl Aleyhisselâmı, önü­ne. Hz.Hâcer´i de, terkisine bindirdi. [264]

Burak; Merkeple katır arası büyüklükte bir binit olup uyluklarının üzerinde iki

Bu yolculukta, Cebrail Aleyhisselâm da, yanlarında bulunuyor, İbrahim Aleyhisselâm´a Beytullâh´ın yerini ve Harem´in sınırlarını gösteriyordu.

ibrahim Aleyhisselâm; köylerden, kasabalardan hangisine uğrasa: ´Ey cebrâil! Buraya mı inmemiz emrolundu?” diye sormakta[265]

Her düz ve sulu yere uğradıkça, Cebrâil Aleyhisselâm´a:

“Ey Cebrâil! İn şuraya!” demekte,

Cebrâli Aleyhisselâm da: Hayır!” diye cevap vermekteydi. [266]

Nihayet, Mekke´nin bulunduğu yere geldiler.

Cebrâil Aleyhisselâm:

“in yâ İbrahim!” dedi.

İbrahim Aleyhisselâm: “Burası, ne zirâata[267], ne de, davar´a elverişlidir!” dedi.

Cebrail Aleyhisselâm: “Evet! Öyledir. Amma, Burada, senin oğlunun soyundan Ümmî Peygamber çıkacak ve Kelimetül´ulyâ, Onunla tamamlanacaktır!” dedi. [268]

Mekke; o zaman, Selem ve Semür denilen küçük, büyük dikenli ağaçların bu­lunduğu çalılık bir yerdi.

Mekke´nin dışında ve çevresinde de, Amâlıka diye anılan insanlardan bir top­luluk oturmakta idi.

Beytullâh (Kabe) in yeri de; o zaman, kırmızı topraklı, kesekli[269], yerden yük­sekçe, tümsekimsi bir yerdi.

Zaman zaman gelen seller, oranın, sağını, solunu oymuş, alıp götürmüştü. [270]

İbrahim Aleyhisselâm, Cebrail Aleyhisselâm´a:

“Sana, bunları, buraya mı bırakman emrolundu?” diye sordu.

Cebrail Aleyhisselâm:

“Evet!” dedi. [271]

İbrahim Aleyhisselâm; Hz.Hâcer´le İsmail Aleyhisselâmı, Mescid´i Haram´ın, bu gün bulunduğu yerin ve Mescid´in yüksekçe bir mahallindeki Zemzem kuyusunun yukarısında bulunan büyük bir ağacın yanına bıraktı.´[272] Üzerlerine, bir gölgelik yapmalarını da, Hz.Hâcer´e emretti.´[273]

O zaman; Mekke´de, hiç bir kimse, hattâ, içecek su bile yoktu.

İbrahim Aleyhisselâm; bu Ana ve Oğulu, buraya bıraktı. Yanlarına, içi, hurma

dolu meşin bir dağarcıkla, içi, su dolu bir kırba da, bıraktı. Şam´a gitmek üzere, oradan, izi sıra geri döndü. Hz. Hâcer, İbrahim Aleyhisselâmın arkasından seslendi: “Ey İbrahim! Bizi, bu ıssız vadide bırakıp ta, nereye gidiyorsun?! Öyle bir vadi ki, ne görüşülecek bir kimse var, ne de, bir şey!” dedi. [274] Hz. Hâcer, sözünü, tekrarladı ise de, İbrahim Aleyhisselâm, ona dönüp bakmadı.

Bunun üzerine, Hz. Hâcer:

“Yoksa, bizi, buraya bırakıp gitmeni, sana, Allah mı emretti?” diye sordu.

İbrahim Aleyhisselâm:

“Evet! Allah, emretti!” diye cevap verdi.

Hz. Hâcer:

“Öyle ise, Allah, bize yeter. O, bizi zayi etmez, himayesiz bırakmaz! dedikten sonra, döndü.

İbrahim Aleyhisselâm, Mekke´nin üst tarafındaki Seniye mevkiine kadar ilerle­di. Onlar tarafından görülmeyecek bir yerde durup yüzünü, bu gün Kabe´nin bulunduğu tarafa döndürdü ve ellerini kaldırdı:

“Ey Rabbimiz! Ben, zürriyetimden bir kısmını, Senin Mukaddes olan Ev´inin yanında, namazlarını, dosdoğru kılsınlar diye, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık, insanlardan bir kısmının gönüllerini, onlara meyil ettir. Şükr etmeleri için, onları, bazı meyvalarla rızıklandır.[275] diyerek Allah´a dua etti. [276]

Sonra da, Şam taraflarındaki ailesinin yanına döndü. [277]

Zemzemin Çıkışı:

Hz. Hâcer, İsmail Aleyhisselâmı getirip ağacın gölgesi altına yatırdı. Su kırbasını, ağaca astı. [278]

Hz. Hâcer, İsmail Aleyhisselâmı emziriyor ve kırbadaki sudan da, ona içiriyordu. [279]

Kırbadaki su, tükenince, hem kendisi, hem de, İsmail Aleyhisselâm, susadılar. [280]

Su, tükendiği zaman, Hz. Hâcer´in sütü de, kesildi.

İsmail Aleyhisselâm, acıkmağa başlamış, acıktıkça da, kendisinin açlığı şiddetlenmişti.

Hz.Hâcer; oğlunun açlığından[281]´, susuzluğundan kıvranıp durduğuna bakıyordu. [282]

Onu, ölüyor sandı ve tasalandı. Kendi kendine:

“Bari, kendisinden uzaklaşayım da, onun ölümünü, görmeyeyim!” dedi. [283]

Çocuğunun elemli haline bakmağa daha fazla dayanamayarak onun yanından kalkıp biraz öteye doğru gitti[284]. “En yakın tepe, hangisidir?” diye etrafına bakındı. [285] O bölgede, en yakın tepe olarak Safa tepeciğini buldu. Onun üzerine çıktı. Sonra, vadiye karşı, durdu.

Bir ses işitmek veya bir kimse görmek ümidiyle dinledi ve etrafına bakındı. Fakat, ne bir ses, işite bildi, ne de, bir kimse görebildi. [286]

Safa tepeciğinden hızla inip vadide entarisinin eteğini topladıktan sonra, müşkil bir işle karşılaşan bir insan azmiyle koştu ve vadiyi geçerek Merve tepeciğine geldi.

Orada da, biraz durdu ve bir kimse, görebilir miyim? diye baktı. Fakat, yine, hiç bir kimse göremedi. [287]

Hz.Hacer´in Safa ile Merve arasında gidip gelmekle meşgul olması, hem bir kimse görebilme ümidinden, hem de, açlıktan, susuzluktan kıvranan yavrusunun can verişini gözleriyle görmek istemeyişinden ileri geliyordu.

Bununla birlikte, Hz. Hâcer, İsmail Aleyhisselâmın yanına iki kere uğramaktan da, kendini alamamış, onu, eskisi gibi can çekişir bulunca, mahzun ve bitkin bir halde, tekrar Safa tepeciğine dönmüştü. [288]

Hz.Hacer, Safa ile Merve arasında yedi kere gitmiş, gelmişti. [289]

Peygamberimiz Aleyhisselâm: “Bunun için, insanlar, Safa ile Merve arasında sa´y ederler.” buyurmuştur. [290]

Hz.Hacer; son defa Merve tepeciği üzerine çıktığında bir ses işitti ve kendi kendine: “Sus ta, iyice dinle!” dedi. Sonra, dikkatle dinledi. Bu sesi, önceki gibi bir daha işitti. [291] Bu ses, bir insan sesine benziyordu. [292] Bunun üzerine: “Ey ses sahibi! Sesini, duyurdun!

Eğer, sen, yardım edecek güçte isen, bize, yardım et! [293] Ey Allah´ım! Sesini, bana duyurdun, imdadıma da, yetiş!

Yetişmezsen, ben de, yanımdaki yavrum da, helak olup gideceğiz!” diye yalvarınca[294], Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde bir Melek (Cebrail) göründü. [295]

Cebrail Aleyhisselâm; Hz.Hâcer´e: “Sen, kim´sin?” diye sordu. Hz.Hâcer:

“Ben, İbrahim (Aleyhisselâm)ın, buraya bıraktığı zevcesiyim, oradaki de, oğlumdur!” dedi.

Cebrail Aleyhisselâm:

“İbrahim, sizleri, kime ısmarladı?” diye sordu.

Hz.Hâcer:

“Bizi, Yüce Allah´a ısmarladı.” dedi.

Cebrail Aleyhisselâm:

“O, sizi, en şerefli, en keremli ve yeterli Rabb´e, ısmarlamış!” dedi[296] ve ayağının ökçesiyle yeri eşince, su, kaynamağa başladı!

Hz.Hâcer, bir yandan, boşa akmasın diye suyu, havuz gibi toprakla çevirip gö­lek yapmaktan geri durmuyor, bir yandan da, kırbasını doldurmağa devam ediyordu.

Su ise, avuç avuç alındıkça, yerden kaynayıp duruyordu. [297]

Peygamberimiz Aleyhisselâm:

“Allah, İsmail´in Annesi Hâcer´e rahmet eylesin!

Eğer, o, Zemzem´i, kendi haline bıraksaydı da, suyu, avuçlamasaydı, muhakkak ki, Zemzem, akar bir kaynak olurdu!” buyurmuştur. [298]

Hz. Hâcer, bu sudan içti. Sütü gelip çocuğunu, emzirdi. [299]

Melek, Hz. Hâcer´e:

“Zayi ve helak oluruz diye sakın, korkmayınız!

İşte, şurası, Beytullâh´ın yeridir.

O Beyt´i, bu çocukla Babası yapacaktır!

Muhakkak ki, Allah, o işin ehlini zayi etmez!” dedi. [300]

Gerekli Bir Açıklama:

Martin Lings tarafından yazılıp Pakistan Hükümetince Açılan Sîret Kitapları Ya­rışmasında Ödüllendirilmiş bulunan (İlk Kaynaklara Göre Hz.Muhammed´in Ha­yatı) isimli eserin Türkçe tercemesinde (s. 89):

“Kitaplar, Hacer ve İsmail´in Mekke´ye nasıl ulaştığı hakkında bilgi vermiyor. Kervan yolcularının yardımları ile ulaşmış olmalılar. Çünkü, vadi, büyük kervan yollarından biri üzerindedir…

Hacerle İsmail, vadiye vardıklarında, her halde, kervandan ayrılmışlardır…” gibi indî, sudan mutâlealarla karşılaşınca, hayretler içinde kaldık.

Hz.Hâcerle İsmail Aleyhisselâmın Mekke´ye gelişleri hakkında İslam Kaynak­larında bilgi yok değil, hatâ, sayın Martin Lings´i, şaşırtacak kadar çoktur.

Biz, bu husustaki bilgileri, okuyucularımıza sahifeler dolusu aktarmış bulu­nuyoruz.

Her türlü araştırma ve aradığını bulma imkânına sahip bu günkü ilim dünya­sında indî faraziye ve tahminlere hiç yer verilmemesi gerekir ve doğru olurdu.[301]

Cürhümîlerin Gelip Hz. Hâcer´e Komşu Olmaları:

Hz. Hâcer, orada yaşayıp durduğu sırada, bir gün, Şam taraflarından´[302], Cürhümîlerden bir cemâat, Kedâ yoluyla Mekke´nin alt tarafına gelmişler, oraya, bir kuşun gelip gittiğini görmüşlerdi.

Kendi kendilerine:

“Her halde, bu kuş, bir suyun başında döner dolaşır.

Halbuki, biz, bu vadide su, bulunmadığını biliyorduk” dediler.

İşin, iç yüzünü anlamak için, ayağına çevik bir veya iki kişi gönderdiler.

Bunlar, orada, su bulunduğunu anlayınca, dönüp gittiler, cemaatlarına haber verdiler.

Bunun üzerine, Cürhümîler, kalkıp oraya geldiler.

Cürhümîler, geldiği sırada, İsmail Aleyhisselâmın annesi Hz. Hâcer, suyun ba­şında bulunuyordu. [303]

Cürhümîler, Hz.Hâcer´e selâm verdiler.

O da, selâmlarına, mukabele etti.

Cürhümîler: “Bu su, kimindir?” diye sordular.

Hz.Hâcer: “Benimdir!” dedi[304].

Cürhümîler: “Bizim de, gelip şuraya, senin çevrene konmamıza izin verir misin?” diye sordular. [305]

Hz.Hâcer:

“Şu su üzerinde, sizin için bir mâlikiyet hakkı ve iddiası bulunmamak şartıyla, Evet! konabilirsiniz!” dedi.

Cürhümîler: “Olur!” dediler.

Görüşecek, konuşacak insanlara muhtaç bulunduğu bir sırada, Cürhümîlerin bu gelişi, Hz. Hâcer´in arzusuna uygun düştü.

Cürhümîler, oralara konup ev halklarına haber saldılar. Onlar da, gelip birlikte kondular, ev, bark sahibi oldular. [306]

Cürhümîler, büyük ağaçların altına yerleştiler, ağaçların üzerine gölgelik, çatı yaptılar.

Anneoğul, onun altında onlarla birlikte oturdular. [307] Mekke´nin ilk sakinleri, böylece, Cürhümîler, oldu[308].

ismail Aleyhisselâm, artık, büyüyüp duruyor, Cürhümîlerin, çok hoşuna gidiyordu. [309]

Mekke:

Mekke; Arabistan yarım adasında olup Ptolemee göre: mağrıb cihetinden 78. tul, 23 veya 21. arz derecesinde, Süreyya yıldızının doğduğu Seretan noktasının altında ve 2. iklimde bulunmaktadır. [310]

Mekke Ve Bekke İsimleri Ve Bunların Mânâları:

Kur´ânı kerimde Mekke´nin ismi, bir kerre Mekke, bir kerre de, Bekke olarak geçer:

“Ve O, O Allâh´dır ki, onların (müşriklerin) ellerini, sizden, sizin ellerinizi de, on­lardan, Mekke vadisinde çektirdi… “[311]

´ ´Şüphe yok ki, insanlar için, tesis edilmiş olan ilk Beyt, Bekke ´deki o çok müba­rek ve âlemler için hidâyet olan (Beytydir.´[312]

Mekke ve Bekke isimlerinin, İmlâ ve telaffuz farkına rağmen, aynı yere verilen isim olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi;

Mekke´nin, Harem sınırları ile birlikte tüm bölgeyi içine alan umûmî bir isim;

Bekke´nin ise, sâdece Beytullâh´ın veya Mescidi Haram´ın ismi olduğu görü­şünde bulunanlar da, vardır. [313]

Mekke´ye; günahları, eksilttiği veya giderdiği ve orada zulüm yapanları, helak ettiği[314]

Zorbaların, zalimlerin boyunlarını kırdığı[315], kibir ve gururlarını yok ettiği[316]; İnsanlar, orada toplanıp biriktiği… için, Mekke ismi verilmiştir. [317] Kamus Mütercimi Âsim Efendi, Mekke maddesini şöyle tamamlar: “Müellifin Besâir´de beyanına göre: beş vecih dahi muhtemeldir:

Evvelâ: Arzı merkumede, su, kalîl (pek az) olmağla, gûyâ ki, yerden suyu, ağız­ları ile emüp istihraç iderler (çıkarırlar).

Sâniyen:Emüp sormak mânâsından dır.gûyâ ki, beher sene nâsı, kendisüne doğru emüp cezb ider (çeker).

Sâlisen: Mekk, tâir mânâsındandır. Gûyâ ki, isyanı, mekk ve def ider.

Râbian: Mekkâke´den me´huzdür (alınmıştır) ki, azmda (kemiğin orta­sında) lübb ve muhh(ilik) olacaktır, arzı merkume dahi, dünyanın vasatı ve hulasasıdır.

Hâmisen: usat´ın (âsilerin) zünûbunu (günahlarını), kemikten, iliği sorup çıka­rır gibi istihraç ve izâle ider.” [318]

Yâkut´ulhamevî de, bu beş maddeyi çeşitli kaynaklardan alarak kitabına kaydeder. [319]

Mekke´de, zâlimlerin ve zorbaların boyunları kırıldığı veya orada insanlar, faz­la biriktikleri için, Bekke diye anılmıştır. [320]

Mekke Harem Sınırı:

Rivayete göre: Âdem Aleyhisselâm, Cennetten, yer yüzüne indirilince, şeytan´ın şerrinden korkmağa başlamış ve Allah´a sığınmıştı.

Bunun üzerine, yüce Allah, ona, koruyucu Melekler, göndermiş, bu Melekler, Mekke´yi, her tarafından kuşatmışlardı.

Melekler, Mekke´nin çevrelerinde, nerelerde durmuşlarsa, yüce Allah, oraları, Mekke´nin Harem sınırı yapmıştır. [321]

Mekke Harem´inin Sınırı;

1) Medine yolu tarafından, Ten´im yakınındaki Benî Gıfarların evlerine kadar, jç mil´dir.[322]

Ten´im: MekkeMedine yolunun batı tarafındadır.

Bu yoldaki Harem sınır taşları, Zâtülhanzal diye anılan dağ yolunun başındadır.

Bu sınırın ön tarafı: Harem, arka tarafı: Hıll, Harem dışıdır. [323]

2) Yemen yolu tarafından: Libn tepesindeki (Edâetüllibn)e kadar yedi Mildir. [324]

Edâetüllibn: Tihame tarafında, Yemen yolundadır.

Burada sınır taşları, Gurab dağı üzerindedir.

Dağın yarısı: Harem, yarısı: Hıll´dir, Harem dışıdır. [325]

3) Cidde yolu tarafından: (EI´A´şâş)a kadar on mildir. [326]

Cidde yolundaki Hudeybiye Harem sınır taşları, (A´şâş)a kadar uzanır.

A´şâş´dan önceki Batnı Mer üzerindeki saha, Harem dışında ve Müreyr üzeri­ne bakan bölge ise, Harem içinde kalır. [327]

4) Tâif yolu tarafından: Arafat yolu üzerindeki Batnı Nemire´ye kadar uzanan on bir mildir.

5) Irak yolu tarafından: Makta´ dağındaki (Seniyetülhal)e kadar yedi Mildir. [328]

Makta´: Necid ve Irak yolunda olup Harem sınır taşları, Harem´e dayanan Seniyetulhal´in başındadır. [329]

6) Ciirrâne yolu tarafından: Abdullah b.Halid b.Esidlerin Şı´bına kadar dokuz Müdir, [330]

Harem Sınır Taşlarının Dikilişi Ve Onarılışı:

Mekke Hareminin sınır taşlarını, ilk önce diken, İbrahim Aleyhisselâm idi.

Ona, bu taşların dikileceği yerleri de, Cebrail Aleyhisselâm, göstermişti. [331]

Yüce Allah´ın emriyle, Kabe´yi, yapma işini tamamladıktan sonra, İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar, kendilerine Hacc amellerini göstermesi için Allah´a yalvardılar. [332]

Cebrail Aleyhisselâm gelip İbrahim Aleyhisselâma Hacc amellerini gösterdi.

Harem´in sınırları üzerinde durdu ve o sınırlarda, İbrahim Aleyhisselâmı da, durdurdu.

İbrahim Aleyhisselâm, oralara, taşlar dizdi, işaretler, koydu ve üzerlerine toprak çekti.

İsmail Aleyhisselâmın koyunları, bu Harem sınırları içinde yayılırlar, Harem sı­nırını aşmazlar, Harem dışına çıkmazlardı.

Harem´in her tarafından yayıla yayıla sınırlarının sonuna kadar ulaştıkları za­man, oradan topluca geri dönerlerdi. [333]

İsmail Aleyhisselâm, Harem sınır taşlarını onarıp yeniledi. [334]

Peygamberimiz Aleyhisselâmın Atalarından Kusayy´ın zamanına kadar bu taş­lar, yerlerinden kımıldatılmadı.

Kusayy, onları, onarıp yeniledi. [335]

Yıkılan Harem sınır taşlarını, daha önce, Adnan b.Üded´in diktiği de, rivayet edilir. [336]

Mûsâ b.Ukbe´nin rivayetine göre: Kureyş müşrikleri, Harem sınır taşlarına te­cavüz ederek onları, söktüler.

Müşriklerin bu davranışları, Peygamberimiz Aleyhisselâma çok ağır geldi. Cebrail Aleyhisselâm gelerek Peygamberimiz Aleyhisselâma: “Yâ Muhammedi Kureyşîlerin, Harem sınır taşlarını sökmeleri, her halde, sa­na, çok ağır geldi!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm: “Evet!” buyurdu.

Cebrail Aleyhisselâm: “Amma, onlar, bu sınır taşlarını, yerlerine tekrar dikeceklerdir!” dedi.

Çok geçmeden, Kureyş kabilesinden bir adamın, bu işi, bahis konusu ettiği, arkasından, aynı kabileden bir adamın daha çıkıp bunu, konuştuğu ve nihayet, Kureyş kabilelerinden bir çok kimselerin, bu işi, konuşmağa başladıkları görüldü.

Hattâ, içlerinden biri, onlara: “Allah, sizi, Harem sayesinde aziz ve şerefli kıldı. Tecâvüzlerden korudu.

Siz ise, onun sınır taşlarını yerinden söküp çıkardınız! Şimdi, Araplar, sizi, kazıyacaklardır!” diyordu.

Meclislerde, bunu, konuşa konuşa sabahladılar. Gidip sınır taşlarını tekrar yer­erine diktiler.

Bunun üzerine, Cebrail Aleyhisselâm gelip Peygamberimiz Aleyhisselâma:

“Yâ Muhammedi Kureyşîler, Harem sınır taşlarını, tekrar yerlerine diktiler!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm:

“Ey Cebrail! Onlar, taşları, tam yerlerine dikebildiler mi?” diye sordu.

Cebrail Aleyhisselâm:  “Onlar, sınır taşlarından diktikleri her bir taşı, yerlerine, kendileri değil, birer Melek eliyle koydular!” dedi. [337]

Peygamberimiz Aleyhisselâm da, Mekke feth edildikten sonra, Temim b.Esed´jl´Huzâî´yi, göndererek Harem sınır taşlarını onarıp yenilettirdi. [338]

Halifeliği sırasında Hz. Ömer de; Kureyşîlerden dört kişiyi ki: Mahreme b.Nevfel, Ezher b.Abd.Avf, Saîd b.Yerbu´ ve Huvaytıb b.Abdul´uzzâ´yı, Harem sınır taştarını onarıp yenilemeğe memur etti. [339]

Hz. Ömer´in hicrî 17. yılda yaptırdığı bu onarımdan sonra, Hz. Osman da, hicrî 26. yılda Harem sınır taşlarını yeniletti.

Sonra, Muaviye b. Ebî Süfyan,

Sonra, Abdülmelik b. Mervan,

Sonra, Abbasî Halifesi Mehdî,

Sonra, 325´de, Râzî,

Sonra, 616´da İrbil Sahibi Melik Muzaffer,

Sonra, 683 de, Yemen Sahibi Melik Muzaffer Harem sınır taslarını yeniletmistir. [340]

İsmail Aleyhisselâmın Kurban Edilmek İstenilişi:

İbrahim Aleyhisselâm; Hz.Hâcerle İsmail Aleyhisselâmı görmek istediği zaman, sabahleyin, Şam´dan, Burak´a biner, gün ortasında Mekke´ye gelir. O gün, Mek­ke´den kalkar, geceyi, Şam´daki ailesi yanında geçirirdi. [341]

İsmail Aleyhisselâm, yedi yaşına bastığı sıralarda, İbrahim Aleyhisselâm, Şam´­daki evinde uyurken, rü´yasında, oğlu İsmail Aleyhisselâmı, kurban ettiğini görmüştü.

Hemen Burak´a binip Mekke´ye geldi. Onu, annesinin yanında buldu. [342] İsmail Aleyhisselâma:

“Oğulcuğum! Bir ip ve büyük bir bıçak al. Sonra, şu vadiye gidelim de ev hal­kına odup toplayalım” dedi.

Rabb´inin, kendisine emrettiği şeyden hiç bahsetmedi. [343]

BabaOğul Şı´b Vadisine doğru yöneldikleri zaman, şeytan, bir adam suretine girip, Allah´ın emrini yerine getirmekten vaz geçirmek için, İbrahim Aleyhisselâmın yolunu kesti:

“Ey ihtiyar! Nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun?” diye sordu.

İbrahim Aleyhisselâm: “Şu vadiye gidip oradaki bir işimi görmek istiyorum!” dedi.

Şeytan: “Sen, her halde, İsmail´i boğazlamak istiyorsun!?” dedi.

İbrahim Aleyhisselâm: “Sen, hiç bir babanın, çocuğunu boğazladığını gördün mü?” diye sordu.

Şeytan: “Evet, O baba, sen´sin!” dedi.

İbrahim Aleyhisselâm: “Ben, çocuğumu, ne için boğazlayacak mışım?” diye sordu. [344]

Şeytan: “Sen, bunu, Allâhın, sana emrettiğini sanıyor ve söylüyorsun!” dedi.

İbrahim Aleyhisselâm: “Eğer, Allah, bunu, yapmamı, bana emretti ise, Allah´a boyun eğip onun emri­ni yerine getirmeyi, uygun bulurum!” dedi. [345]

Şeytan: Vallahi, sanıyorum ki: Şeytan, rü´yanda, sana gelip şu oğlunu, boğazlamanı, emretmiştir.

Sen, onu boğazlamağa gidiyorsun!” deyince, İbrahim Aleyhisselâm, onun, şey­tan olduğunu anladı:

Ey Allah düşmanı! Vallahi, ben, Allah´ın emrini, o vadide mutlaka yerine getieceğim!” dedi.

Şeytan, İbrahim Aleyhisselâmdan ümidini kesince, İbrahim Aleyhisselâmın ar­dasında ip ve bıçak taşıyan İsmail Aleyhisselâmın önünü kesti. Ona:

´Ey çocuk! Baban, seni, nereye götürüyor biliyor musun?” diye sordu. İsmail Aleyhisselâm:

“Ev halkımıza, şu vadiden odun toplayacağız!” dedi. Şeytan:

´Vallahi, baban, seni, boğazlamak istiyor[346], boğazlamağa götürüyor!” 3edi. [347]

İsmail Aleyhisselâm: “O, beni, ne için boğazlayacak? [348]

Sen, bir babanın, çocuğunu boğazladığını gördün mü?!” diye sordu.

Şeytan: ´İşte, o baba, budur!” dedi. İsmail Aleyhisselâm:

“Babam, beni, ne için boğazlayacakmış?” diye sordu. [349] Şeytan:

“Rabb´inin, bunu, kendisine, emrettiğini sanıyor!” dedi. İsmail Aleyhisselâm: “O, Rabb´inin, kendisine, emr ettiği şeyi yapsın! [350]

Onun, her nerede olsa, Rabb´ine boyun eğmesi, Rabb´inin buyruğunu, yerine getirmesi, daha iyidir! [351] Ben de, emri dinler ve ona, boyun eğerim!” dedi.

Şeytan, İsmail Aleyhisselâmın da, kendisini dinlemekten kaçındığını görünce, hemen, onun annesine gitti.

Hz. Hâcer, o sırada evinde bulunuyordu. [352] Ona:

“Ey İsmailin annesi! İbrahimin, İsmail´i nereye götürdüğünü biliyormusun?” diye sordu.

Hz. Hâcer.

“Şu vadiden, bize odun toplamağa götürdü” dedi.

Şeytan: “O, İsmail´i, ancak, boğazlamak için, götürdü!” dedi. [353]

Hz .Hâcer:

“Bir babanın, çocuğunu, boğazlaya bileceğini, nasıl düşünebiliyorsun?! [354]

Hayır! Öyle değildir.

O, oğluna karşı, çok şefkatlidir!” dedi. [355]

Şeytan: “O, bunu, Allah´ın, kendisine emrettiğini söylüyor ve sanıyor!” dedi. [356]

Hz. Hâcer: “Eğer, Rabb´i, bunu, emretti ise, Allah´ın emrine boyun eğmek gerekir! [357]

Her nerede olsa, onun, Allah´a boyun eğmesi, Allah´ın buyruğunu yerine ge­tirmesi, daha iyidir!” dedi. [358]

Şeytan, İbrahim Aleyhisselâma ve onun ev halkına bir şey yapamadığına kızgın bir halde, geri döndü.

Hepsi de, Allâhın buyruğunu dinlemek ve ona boyun eğmekte birleştiler. [359] İbrahim Aleyhisselâm, Sebîr vadisinde, oğlu ile başbaşa kalınca, ona:

“Oğulcuğum! Ben, seni, rü´yamda boğazlıyorum gördüm!” diyerek kendisine emrolunanı, haber verdi.

İsmail Aleyhisselâm: “Babacığım! Sana emrolunanı, yap!

İnşâallâh, beni, sabredenlerden bulacaksın! [360]

Allah´ın emrine boyun eğ!

Her iyilik, Rabb´inin emrine boyun eğmektedir!” dedikten sonra,

“Sen, bunu, anneme bildirdin mi?” diye sordu.

İbrahim Aleyhisselâm: “Hayır! Bildirmedim!” dedi.

İsmail Aleyhisselam: Bildirmediğine, iyi ettin” dedi. [361] Sonra da:

Babacığım! boğazlamak istediğin zaman, beni, iple sıkıca bağla ki benden, sana karşı, bir şey isabet edip de, ecrim eksilmesin!

Çünkü, ölüm, çok çetin ve zordur.

Bıçağın, tenime dokunduğunu hissedince, çırpınmayacağımdan emîn değilim! Bıçağını, iyice bileyip keskinleştir ve boğazıma, hemen çalıver ki, beni çabuk 5ndürsün! Rahata, kavuştursun!

Hem, sen, beni, boğazlamak için, yatıracağın zaman, yüzü koyun yatır, alnı yere getir.

Yanımın üzerine, yatırma.

Çünkü, yüzüme bakınca, rıkkata gelip te, benim hakkımda Allah´ın, sana emeîtiği şeyi yerine getirmene engel olabileceğinden korkarım!

Eğer, gömleğimi, anneme götürüp vermeyi uygun görürsen, öyle yap! Belki, bu, onun için, bir teselli olur, gönlünü, onunla eğler!” dedi. İbrahim Aleyhisselâm:

Oğulcağızım! Sen, bana, Allah´ın emr ettiği şey hakkında ne güzel yardımda mutundun!” dedi ve onu, istediği gibi, sımsıkı bağladı.

Bıçağı, iyice biledi.

Sonra, onu, yüzü koyun yatırdı! Yüzüne, bakmaktan sakındı.

İbrahim Aleyhisselâm, bıçağı, İsmail Aleyhisselâmın boğazına bastırınca[362], sanki, bıçak, bakır bir levha ile karşılaştı! Büyük bıçağın ağzı, İsmail Aleyhissela”n boğazını kesmedi!

ibrahim Aleyhisselâm, bileği taşıyle iki veya üç kerre biledi. Fakat, her defasında da, kestirmeğe muvaffak olamadı. Her halde, bu iş, Allâh´dandır!” dedi. [363]

ibrahim Aleyhisselâmın elindeki bıçağın ağzı, tersine dönmüştü. [364] O sırada, Yüce Allah tarafından: “Ey İbrahim! Rü´yana, sadâkat gösterdin! işte, sana, oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu!” buyruldu. [365] ibrahim Aleyhisselâm, doğrulup bakınca, Cebrail Aleyhisselâmın yanında, iri boynuzlu bir koçun[366] veya önünde iri bir dağ tekesinin dikilip durduğunu gördü.

“Kalk yavrucuğum! Sana, bir Fidye indi!” dedi.

O teke´yi, orada, Mina´da kurban etti. [367]

Bu teke´nin, Sebîr dağından inip geldiği rivayet edildiği gibi, iri boynuzlu, gü­zel bir koç olduğu da, rivayet edilir. [368]

İsmail Aleyhisselâma, Allah tarafından Fidye olarak gönderilip kurban edilen koçun iki boynuzu, Kabe´de, uzun zaman asılı durmuş ve Kabe´nin Abdullah b. Zübeyr ve Haccac zamanında yanması üzerine, o da, yanmıştır.

Rivayete göre: Koçun kuru başı, Kabe Oluğunun yanında asılı bulu­nuyordu. [369]

Ebüttufeyl ile Şa´bî de, Kabe´de iki boynuzu gördüklerini söylemişlerdir. [370]

Peygamberimiz Aleyhisselâm da, Mekkenin fethinde, Kabe Anahtarcısı Osman b. Talha´yı çağırıp ona:

“Beytullâha girdiğimde, Beytullahda, iki koç boynuzu gördüm. Onların setrini emr etmeyi unuttum. Onları, setr ve görünmez et!

Çünkü, Beytullah´da namaz kılanı, meşgul eden şeyin bulunması yaraşmaz.” buyurmuştur. [371]

Bu boynuz, İbrahim Aleyhisselamın oğluna feda edilmiş olan koça aid olup Ab­dullah b. Zübeyr, Kâbeyi yeniden yaptırmak üzere yıktığı zaman, onu, Kâbenin duvarında bulmuştu.

Kırmızı çamurla suvanmış bulunan bu boynuzlara eliyle dokununca, onlar, ufanmış, gitmişlerdir. [372]

Hadîs´in Râvîlerinden Süfyan: “Bu koç boynuzları, Beytullâh yanıncaya kadar, Beytullâh´ın içinde buluna geldi. Yangında, onlar da, yandı.” demiştir. [373]

Kurban Hâdisesinin Kur´ânı Kerimdeki Açıklaması:

Kurban edilme hâdisesi, Kur´ânı Kerim´de şöyle açıklanır:

“İbrahim: Ey Rabb´im! Bana, şilinlerden, bir oğul ihsan et! diye dua etti.

Biz de, ona, çok uysal bir oğul müjdesini verdik.

Artık, o oğul, İbrahim´in yanında koşma çağına erince, babası: Oğulcağızım! Ben, seni, rü´yamda boğazlıyorum görüyorum!

Bak, artık, ne düşünürsün! dedi.

Oğlu: Babacığım! Sana verilen emir ne ise, yap!

İnşâallâh beni, sabredenlerden bulacaksın! dedi.

Vaktâ ki, böylece, ikisi de, Allah´ın emrine boyun eğdiler.

İbrahim, onu, alnı üzere yıktı.

Biz, ona: Ey İbrahim! Sen, rü´yana sadakat gösterdin.

Şüphesiz ki, biz, iyi hareket edenleri, böyle mükâfatlandırırız! diye seslendik.

Gerçekten, bu, apaçık ve kesin bir imtihandı.

Ona, büyük bir kurbanlık fidye verdik.

Sonra gelenler arasında, ona, iyi bir nam bıraktık. Selâm olsun İbrahime!

Biz, iyi hareket edenleri, işte, böyle mükâfatlandırırız.

Gerçekten de, o, inanmış kullarımızdandı.

Ona, salihlerden bir Peygamber olmak üzere de, İshak´ı, müjdeledik.

Hem ona, hem İshak´a bereketler verdik.

Her ikisinin neslinden, iyi hareket edeni de, nefsine apaçık zulüm edeni de, .ardır. “[374]

Kurban Edilme Hâdisesinin Yahudilerce İshak Aleyhisselâma Mal Edilmek İstenilmesinin Sebebi:

Halîfe Ömer b. Abdul´aziz (vefatı: 101 Hicrî), Müslüman olan bir Yahudî bilgi­cini, Şam´da huzuruna davet edip kendisine:

İbrahim Aleyhisselâm´a, iki oğlundan, hangisini kurban etmesi emrolunmuş:j?” diye sormuştu.

O da: “İsmail´i! Vallahi, ey Mü´minler Emîri! Bunu, Yahudîler de, bilirler.

Fakat, onlar, siz Arap cemâatini kıskanırlar: Babanız İsmail´in kurban edilmesi Hakkındaki İlâhi emre boyun eğişi ve sabr edişi faziletinin Allah tarafından anılışıı çekemezler de, kurban emrinin, onun hakkında verilmediğini iddia eder­ler ve kendilerinin babaları İshak olduğu için, bu husustaki emrin, İshak hakkın3a verildiğini ileri sürerler.” dedi. [375]

Ahdi Atîk adıyla anılan ve Yahudilerle Hıristiyanlarca Mukaddes sayılan kitap­ta, her ne kadar, İbrahim Aleyhisselâmın, oğlu İsmail Aleyhisselâmı değil, İshak Aleyhisselâmı kurban etmek istediği kaydedilmekte ise de, Ahdı Atîk metinleri Jzerinde durulunca, bunun, sonradan bu şekle sokulduğu anlaşılır.

Tekvin kitabının 16. Babının 15. ve 16. fıkralarında şöyle denir:

“Ve Hâcer´den Abram´a bir oğul olup Abram dahi kendine Hâcer´den doğan oğlana İsmail tesmiye eyledi.

Ve Hâcer´den Abram´a, İsmail doğduğu vakit, Abram, seksen altı yaşında idi.” Tekvin kitabının 21. Babının 5. fıkrasında da:

“Ve İbrahim, oğlu İshak´ın doğduğunda yüz yaşında idi.” denilmektedir. Tekvin kitabının 22. Babının 2, 10,11,12,15 ve 16. fıkralarında ise

“ve Allah: Şimdi biricik oğlunu, yâni sevdiğin İshak´ı alıp Meriya diyarına git ve anı orada sana söyleyeceğim dağların birisi üzerinde onu yakılacak kurban olarak takdim eyle! dedi.

Bundan sonra İbrahim, oğlunu boğazlamak için, elini uzatıp bıçağı aldıkta, Rabbin Meleği: İbrahim! İbrahim! diye semâdan ana nida eyledi.

O dahi: Lebbeyk! dedi.

Melek dahi: elini, çocuğa uzatma ve ana bir şey yapma.

Zira, Biricik oğlunu benden diriğ etmediğinden, Allahdan korkar idüğünü şim­di bildim! dedi.”

“Ve Rabb´in Meleği ikinci defa olarak semadan İbrahim´e nida idüp Rab bu­yurur ki: Zâtım içün yemin ettüm sen bu nesneyi işleyüp Biricik oğlunu benden diriğ etmediğün içün..” denilmektedir.

İbrahim Aleyhisselâmın, iki oğlundan ikincisi olan İshak Aleyhisselâmın, İsma­il Aleyhisselâm´dan on dört yıl sonra doğmuş bulunduğu göz önünde tutulunca, İbrahim Aleyhisselâma verilen kurban emrindeki (biricik oğlunu) tâbirinin, ancak, İsmail Aleyhisselâm hakkında kullanılması doğru ve yerinde olur.

Fakat, İsmail Aleyhisselâm mevcud iken, İshak Aleyhisselâm hakkında (biricik oğlunu) denilebileceği kabul edilemez.

Esasen, 22.Babın 2, fıkrasının metninde de (biricik oğlunu) denildikten sonra (yâni sevdiğin İshak´ı) denilerek İshak isminin metne tefsir yolu ile katıldığı açık­ça görülür.

Yine aynı fıkrada Kurban mahalli olarak Meriya sözü zikr edilmektedir. Peygamberimiz Aleyhisselâm:

“Mekke´nin bütün caddeleri, yollan ve Mina´nın her tarafı kurban kesme yeridir” buyurduğu gibi[376], Umre kurbanı için de: “İşte, burası, kesim yeri!” buyurarak Merve tepeciğini göstermiştir. [377] Asmaî (122213 Hicrî), der ki:

“Ebû Amr b.Alâ´dan (70154), Kurbanlığın İsmâil´mi, yoksa, İshak mı? olduğu­nu, sordum.

Bana: (Ey Asmaî! Senin aklın nerede?!) İshak, ne zaman Mekke´de bulundu ki?!

Mekke´de bulunan, ancak, İsmail´di ve babası ile birlikte Beytullâh´ı yapan da, O, idi.

Kurban kesim yeri de, Mekke´dedir. dedi.” [378]

İsmail Aleyhisselâmın Ok Atıcılığı, Avcılığı:

İsmail Aleyhisselâm; Cürhümîlerin çocukları ile büyümüş, onlardan, ok atmayı da, öğrenmişti. [379]

Yiğitlik çağına bastığı zaman, Allah, ona, Arap Yay´ını verdi. Onunla, ok atar, attığını, vururdu. [380]

Eşlem kabilesinden bir cemâat, yarış için ok atışırken, Peygamberimiz Aley­hisselâm, yanlarına varıp onlara:

“Ey İsmail oğullan! Ok atınız! Sizin Atanız da, mahir bir ok atıcı idi!” buyurmuştur. [381]

Cürhümîler, Mekke´de, av etiyle geçinirlerdi.

Bunun için, Mekke Hareminin dışına çıkarak avlanırlardı.

İsmail Aleyhisselâm da, onlarla birlikte çıkar, avlanırdı. [382]

Kendisi; av avlamağa, av silahiyle seğirtmeğe, sıçramağa, yarıp yırtmağa, par­çalamağa, öldürmeğe, avları, okla vurup düşürmeğe çok düşkündü. [383]

İsmail Aleyhisselâmın Davarcılığı:

Cürhümîler, Mekke´ye gelip yerleştikleri zaman, İsmail Aleyhisselâm´a yedi tane dişi keçi vermişlerdi ki, İsmail Aleyhisselâmın ilk malı, bu olmuştur. [384]

İsmail Aleyhisselâmın davarları, Haremin sınırları içinde yayılırlar, Harem sı­nırlarını, aşmazlardı.

Yayıla yayıla her taraftan Harem sınırlarına kadar varırlar, oradan topluca geri dönerlerdi. [385]

İsmail Aleyhisselâmın Atçılığı Ve Ata Biniciliği:

İsmail Aleyhisselâm; ok atıcılıkta olduğu gibi, ata binicilikte de, çok mahirdi. Yabanî atları yakalayıp ehlîleştiren ve onlara binen ilk insandı.

Ondan önce, vahşî hayvanlara binilmez ve binilemezdi. [386] Yüce Allah, ona, denizden yüz at çıkarıp sevk etmişti.

Ehlîleştirdiği atlar, geceleri, kendi başlarına, istedikleri gibi yayılırlar, sonra, Al­lah, onları, ona doğru sürer, atlar, İsmail Aleyhisselâmın kapısının önünde sa­bahlarlardı.

Kendisi ve oğulları, tutup üzerine binmedik at bırakmamışlardı. [387]

Peygamberimiz Aleyhisselâm: “At. edininiz! Onu, mîras olarak alınız ve mîras olarak bırakınız!

Çünkü. bu. size, Babanız İsmail´in mirasıdır!” buyurmuştur. [388]

İsmail Aleyhisselâmın Sünnet Oluşu Ve Arapça Öğrenişi:

İsmail Aleyhisselâm, on üç yaşında iken Sünnet oldu. [389] Cürhümîlerden, Arapcayı öğrendi. [390]

Arapçayı öğrendiği zaman, on üc yaşında olup İbrahim Aleyhisselâmın oğulla­rından Hicaz´da Arapça konuşan[391], dili, açık ve düzgün Arapçaya döndürülen, ilk kimse idi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm´a, Sahâbîleri:

“Yâ Resûlallâh! Sen, bizim dilce, en fasâhatlımız ve ifâdece, en açık ifadeli­miz nasıl oldun?” diye sormuşlardı.

Peygamberimiz Aleyhisselâm:

“Arapça, bozulmağa yüz tutunca, Cebrail, Babam İsmail (Aleyhisselâm)in lügatini, kendisinin konuştuğu gibi yepyeni ve taze olarak getirip bana telkin etti.”buyurmuştur. [392]

Âdem Aleyhisselâm ile Şîs, İdris ve Nuh Aleyhisselâmların dilleri Süryanca idi. [393] Tufandan sonra, Bâbil´de toplanmış olan insanlar da, Süryanca konuşurlardı. [394] İbrahim Aleyhisselâm ise, Kûsa´dan ayrılıp Fırattan geçince, Yüce Allah tarafından, İbranca konuşmağa başlamıştı. [395]

İsmail Aleyhisselâmın Evlenişi Ve Hz. Hâcer´in Vefatı:

İsmail Aleyhisselâm, Erginlik çağına basmıştı. [396]

Mekke çevresinde oturan Imlaklardan bir kızla evlendi.

İsmail Aleyhisselâm´ın, ondan, çocuğu olmadı. [397]

Kadın, Sa´d´in kızı Cedda´[398] veya Saîd b.Üsâme´nin kızı Umâre idi. [399]

İsmail Aleyhisselâm, yirmi yaşında iken, annesi Hz.Hâcer, vefat etti.

O zaman, Hz.Hâcer, doksan yaşlarında idi.

İsmail Aleyhisselâm, annesini, (bu gün, Kabe´nin bitişiğinde yarım dâire şek­linde bir duvarla çevrili) Hicr diye anılan mübarek yere gömdü. [400]

İbrahim Aleyhisselâmın Oğlunu Ve Ailesini Görmeye Gelişi:

Bu sırada İbrahim Aleyhisselâm, Hz. Hâcerle oğlunu gidip görmek için, zev­cesi Hz. Sâre´den izin istedi.

O da, Hz.Hâcer´in evine inip kalmamak şartıyla izin verince, İbrahim Aleyhis­selâm, Mekke´ye geldi. [401]

İbrahim Aleyhisselâm, Mekke´ye geldiği zaman, İsmail Aleyhisselâm, Umâre adındaki kadınla evli[402], Hz.Hâcer de, vefat etmiş bulunuyordu[403].

İbrahim Aleyhisselâm, İsmail Aleyhisselâmın evini, sordu. Gösterdiler.

İsmail Aleyhisselâmı, evinde bulamadı. [404]

İsmail Aleyhisselâmın karısına selâm verdi.

“İsmail, nerede? [405] Sahibin, nerede?” diye sordu.

Umâre: “Buralarda yok! Avlanmağa gitti. [406]

Bizim için, rızık aramağa, avlanmağa çıktı.” dedi. [407]

İsmail Aleyhisselâm, Harem sınırının dışına çıkar, avlandıktan sonra, dönerdi. [408]

Umâre, kaba, katı, kötü huylu bir kadındı. [409]

İbrahim Aleyhisselâm, ona:

“Evinde konukluk var mı? Yiyecek, içecek var mı?” diye sordu.

Umâre: “Yanımda, ne bir şey, ne de, bir Kimsem var!” dedi. [410]

İbrahim Aleyhisselâm: “Geçiminiz, durumunuz nasıldır?” diye sordu. Umâre:

“Biz, çok kötü bir durumdayız. Son derecede darlık ve sıkıntı içindeyiz!” diye rek şikâyetlendi.

İbrahim Aleyhisselâm: “Kocan, gelince, ona, benden selâm söyle! [411]

(Buraya, bir ihtiyar, geldi. Kendisinin sıfatı: şöyle şöyledir.

O, sana: Ben, senin kapının eşiğine razı değilim! [412] Kapısının eşiğini, değiş­tirsin! diyor, de!” dedi. [413]

Dönüp Şam´a gitti. [414]

İsmail Aleyhisselâmın, evine geldikçe, ailesine:

“Benden sonra, size bir gelen oldu mu?” diye sormak âdeti idi. [415]

İsmail Aleyhisselâm, eve gelince[416], bir şeyler, sezdi. [417]

Babasının kokusunu aldı, [418] da, karısına: “Sana, bir kimse geldi mi?” diye sordu.

Umâre: “Evet! Bir ihtiyar geldi ki, şöyle şöyle idi.” [419] diyerek İbrahim Aleyhisselâmın hal ve şanını istihfaf eder bir tavırla anlattı. [420]

“Seni, sordu. Haber verdim.

Geçimimizin nasıl olduğunu, sordu.

Çok darlık ve sıkıntı içinde bulunduğumuzu, haber verdim.” dedi.

İsmail Aleyhisselâm: “Sana, bir şey vasiyyet, bir söz tevdi etti mi? [421] Sana, ne söyledi?” diye sordu. [422]

Umâre: Evet! âfnai Selâm söy|ememi ve (Kapının eşiğini, değiştir!” dememi bana emr etti. [423]

(Kocana, selâm söyle! Kendisine, kapısının eşiğini değiştirsin de! dedi.[424] İsmail Aleyhisselâm:

“İşte, o, benim Babamdır. Senden ayrılmamı, bana, emr etmiştir. [425] Sen, benim evimin eşiğisin! [426]” diyerek Umâre´yi. boşadı[427]. Umâre´yi, babasının evine gönderdi. [428]

İsmail Aleyhisselâmın Tekrar Evlenişi:

İbrahim Aleyhisselâm, İsmail Aleyhisselâmı görmeğe geldiğinde, Araplardan Mudad b. Amr. Cürhümîlerin, açık ve güzel Arapça konuştuklarını, İsmail Aleyısselamın da, onların dilini öğrendiğini görüp onlardan bir kızla evlenmesini, oğuna, emir ve tavsiye etti. [429]

Bunun üzerine, İsmail Aleyhisselâm, Mudad b.Amr´ın kızını görüp beğendi ve sabasından istedi. [430] Onunla, evlendi. [431]

Kızın ismi Ra´le[432] veya Seyyide[433] olup kendisi, güler yüzlü, tatlı dilli, güzel ıııylu ve nezaketli bir kadındı. [434]

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*