share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Îtidâli Muhâfaza Etmek

0 yorum

Her işte olduğu gibi hizmette de îtidâle riâyet etmek, son derece mühimdir. Hizmet ehlinin, hizmet adına çoluk-çocuğunu, anne-babasını ve rızkını kazandığı işini bir kenara bırakıp ihmâl etmesi nasıl doğru değilse, bunları bahâne ederek hizmetten geri durması da aynı şekilde mahzurludur.

Allâh Teâlâ, ümmet-i Muhammedi îtidâl üzere bulunmakla tavsif etmiş ve:

“Böylece sizi orta (îtidâl üzere, ifrât ve tefritten uzak, âdil)bir ümmet kıldık…” (el-Bakara, 143) buyurmuştur.

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“İşlerin hayırlısı, (ifrât ve tefrite düşmeden) îtidâl üzere olandır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 261) buyurmak sûretiyle, ümmetine her hususta nasıl davranmaları gerektiğini gösteren bir ölçü sunmuştur.

Yine bir hadîs-i şerîflerinde:

“Sizden biriniz, insanlara namaz kıldırdığı zaman, hafif tutsun. Çünkü onların arasında zayıf, hasta ve yaşlılar vardır. Herhangi biriniz, kendi başına namaz kıldığında ise dilediği kadar uzatsın.” (Buhârî, İlim, 28) buyurmuşlardır.

Bu âyet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere, dünyevî ve uhrevî her işte dengeyi muhâfaza etmek, Allâh ve Rasûlü’nün koyduğu müstesnâ bir ölçüdür. Bu ölçüye riâyet edildiği takdirde gerek ferdî ve gerekse ictimâî huzur, sükûn, âhenk ve intizâmın gerçekleşeceği muhakkaktır. Bu bakımdan hizmet ehli, bir denge insanı olmalıdır. Meselâ bir vâiz efendi, ezan ile birlikte vaazını bitirmelidir. Bütün cemaatin hissiyatını dikkate alarak onların ibâdet huzuruna halel getirmemelidir. Zîrâ vakti dar olan kimselerin, bilhassa memur kardeşlerimizin durumlarını göz önünde bulundurmalıdır. Bu itibarla hizmet insanı, gönlü ve aklı basîret nûruyla parıldayan, engin görüşlü ve firâsetli olmalıdır. Muhabbetinde, buğzunda, iltifatında, tenkidinde, methinde ve zemminde ölçüyü kaçırmamalı, orta bir yol üzere bulunmalıdır. Lâubâliliğe varmayan bir samîmiyet ve kibre düşmeyen bir vakar sâhibi olmalı, mütevâzî olmakla berâber, zillet çukuruna da düşmemelidir.

Hizmet ehli, idâresi altında bulunan kimselere karşı müşfik, âdil ve insaflı olmalı, kaldıramayacakları bir vazife yüklemeyip, herkesi gücü nispetinde değerlendirmelidir. Ayrıca adâleti gözetmenin, herkese eşit davranmak değil, hakkı neyse onu vermek olduğunu bilmelidir. Adâleti zedeleyecek her türlü davranıştan da kaçınmalıdır. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Ey îmân edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabâlarınızın aleyhinde bile olsa, Allâh için doğru dürüst şâhidlik yaparak, adâleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! Hakkında şâhidlik yaptığınız kimse zengin de olsa fakir de olsa böyle davranın. Çünkü Allâh, ikisine de (sizden) daha yakındır, (hâllerini daha iyi bilir). Şu hâlde, sakın âdil davranmaktan yüz çevirip nefsin arzularına uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir)veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz (başınıza geleceği siz düşünün!) Zîrâ Allâh, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdârdır.” (en-Nisâ, 135)

Îtidâle riâyet, idârecilikte daha büyük bir ehemmiyet arz eder. Bu, aynı zamanda o kişinin dirâyet ve firâsetini de gösterir. Sahâbe-i kirâmdan, Mısır’da başarılı bir vâlilik vazifesi icrâ etmiş olan Amr bin As -radıyallâhu anh-’a bu başarısının neye bağlı olduğu sorulduğunda o, şu cevâbı vermiştir:

“–Etrâfımdaki her bir insanla aramda bir ip varmış gibi düşünürüm. Bu ip gerilip kopma noktasına yaklaşınca, onu biraz gevşetirim. Gereğinden fazla gevşediğini hissettiğim anda ise onu hemen gererim. Böylece bütün insanlarla ilişkimi muvâzene içinde devâm ettiririm.”

Çünkü disiplin adına, emri altındakilere zulmetmek hiçbir zaman tasvib edilemez. Ancak hayatta disiplinsizliğin, anarşi doğurduğu da bir gerçektir. Bu ise, mal, hizmet ve zaman isrâfına sebebiyet verir. İsraf da, felâket ve çöküşün davetçisidir. Endülüs fâtihi Târık bin Ziyâd, İspanya’ya girerken üzerinde yamalı elbiseler vardı. Fakat gönül ve rûhunun nâil olduğu şecaat ve muzafferiyet, gözleri kamaştırıyordu. Neticede onun bu hâli, muazzam bir medeniyete vasıta oldu. Fakat Endülüs’ün târihten silinişinde son devlet olan Benî Ahmer’in hükümdarı Abdullâh-ı Sağîr, mağlûbiyet ve hüzünle vatanını terk ederken atının eyeri ve mahmuzları dahî altındandı. Demek ki muvaffakıyet ve imkânlarda îtidal kaybolup israf başladığında orada yenilgi ve yok oluş da başlamaktadır. Bundan sonrası ise çâresi olmayan boş bir pişmanlık… Nitekim Abdullâh-ı Sağîr, düşmanlara teslîm ettiği memleketinden annesiyle birlikte uzaklaşırken Padul tepesinde durarak son kez Gırnata’ya bakmış, alevler içinde yanan bu inci gibi İslâm yurdunu ve İslâm sanatının hârikası olan el-Hamrâ sarayını seyrederken gayr-i ihtiyârî iç çekerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Onun bu hâli üzerine annesi de, çatık kaşlarla şu târihî cevâbı vermişti:

“–Ağla ey gâfil, ağla! Erkekler gibi muhâfaza edemediğin şu mübârek yurdun için şimdi kadınlar gibi ağla!..”

Şu hâdise münâsebetiyle bu târihten sonra o tepe «Arab’ın son âhı» ya da «Arab’ın âh tepesi» mânâsında bir isimle yâd edilir olmuştur.

Bu ibretli târihî hakîkatten de anlaşıldığı gibi lâyıkıyla korunmayan emânetler israf edilmiş, israf edilen emanetler de zayî edilmiş olmaktadır. Nitekim Endülüs Devleti yıkıldıktan sonra sadece İspanya toprakları elden çıkmakla kalmamış, İslâm medeniyetinin semeresi olan nice muhteşem eser yok olmuş ve ne hazindir ki yaklaşık bir milyon el yazması kitap yakılıp kül edilmiştir.

Dolayısıyla hizmet insanı, üzerindeki emânetleri liyâkatli bir şekilde ve yerinde kullanmayı bilmelidir. Kendi şahsî mal ve mülkünü nasıl israftan kaçınarak sahiplenirse, ona emânet edilen umûmun mal, mülk, eğitim ve hizmetlerinde de israftan son derece kaçınmalıdır.

İsrâfı, sadece elimizdeki mal ve mülkü çarçur etmek şeklinde düşünmemeliyiz. Âyet-i kerîmede buyurulan:

“Allâh israf edenleri sevmez!..” îkâzını hayatımızın bütün safhalarına taşımalıyız.

Bu meyanda vazifesinin ehemmiyetini idrâk eden bir hocaefendi de, aslâ talebesinin zaman ve enerjisini israf edemez, etmemelidir.

Bilmeliyiz ki, ömrü boş geçirmek bir israftır. Elimizdeki yüce emanetleri muhafaza etmemek bir israftır. Hele insanın eğitiminde onun varlıkların en şereflisi olması istikametinde yetiştirilmeyip ziyân edilmesi, israfların en büyüğüdür.

Dolayısıyla insanın eğitim ve terbiyesinde son derece hassas olmalıdır. Onu, yüce yaratanın hilkatte arzu ettiği bir kul olarak, yâni bu kâinat kitabını okuyan, ondaki ilâhî nizam ve âhenk ile kudret akışlarını seyrederek ince ve derin bir tefekkür iklîminde îmânını ihsâna erdirebilen bir kâmil gönül olarak yetiştirmelidir. Bir bakıma vasıfsız ve sığ kitleler değil, İslâm’ın, asr-ı saâdette ortaya koyduğu kıvamı taşıyan şahsiyetler inşâ etmeliyiz. Yoksa bunca milyar insanlık âlemindeki gerçek insana olan susuzluk bir türlü dindirilemez…

Bütün iş, şu âhir zamanda bir insan daha yetiştirmek… Yeni doğan neslin içine düştüğü sayısız yangından birkaç evlâdı olsun kurtarabilmek… Kimbilir elimizin uzandığı kimseler, belki yarınların Fâtihleri, Yavuzları, Süleymanları, Sinanları olacak!.. Belki Pîrî Reisleri, İbn-i Kemâl Paşaları, Akşemseddinleri, Aziz Mahmud Hüdâyîleri olacak!..

Bir millet böyle dâhîler yetiştirebildiği ölçüde büyük millet olur ve hayatiyetini devam ettirir. Nitekim Osmanlı beyliği, Anadolu’da kurulan en küçük beylik olmasına rağmen sahip olduğu büyük şahsiyetler nispetinde büyüdü, büyüdü ve üç kıtayı kuşatan ulu bir çınar oldu… Daha sonra ise kocaman bir imparatorluk olmasına rağmen ufku dar, yâni sırf menfaatine râm olmuş, milletin istikbâlini değil, kendi mevkiini düşünen, şahsiyeti zaafa uğramış kimselerin elinde küçüldü, küçüldü ve neticede târihin tâlihsiz sayfalarında kaldı…

Vazifesi itibâriyle gerçek bir hizmet insanı, maddî ve mânevî bir veznedar gibidir. Zîrâ her şeyin sâhibi Cenâb-ı Hak’tır. Bizlere bahşedilen zâhirî ve bâtınî ne varsa hepsi O’nun yüce lutfundandır. Hepsinin de yarın ayrı ayrı hesabı verilecektir. O hesabın neticesinin azâb olmaması için, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde biz kullarını şöyle îkâz buyurur:

“Çardaklı ve çardaksız (üzüm)bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını)verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allâh israf edenleri sevmez.” (el-En’am, 141)

“Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allâh israf edenleri sevmez.” (el-A’raf, 31)

“Saçıp savuranlar, hiç şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (el-İsrâ, 27)

İsraf, nefsimize dönük aşırı harcamalar ile hizmetteki yersiz maddî ve mânevî harcamalardır. Ancak yerinde ve Allâh için yapılan harcamalar, israf değildir. Bilâkis ne kadar fazla ve çok olursa, Hak indinde o kadar makbul ve ecre şâyân olur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

(Ey Rasûlüm!) Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. De ki; «İhtiyaç fazlasını». Allâh size âyetlerini böyle açıklar ki düşünesiniz.” (el-Bakara, 219)

Hâsılı bütün bu hususlarda en güzel şey, îtidal ve dengeyi muhafaza etmektir. Yâni maddî ve mânevî bütün emânet ve hizmetlerde denge ve îtidali sarsan en tehlikeli unsur olan israftan son derecede sakınmak zarûrîdir.

Îtidâli bozan en mühim âmillerden biri de öfkedir. Öfke bir acizliktir. Aklî dengenin kısmen zaafa uğramasıdır. İnsanın zayıflık ve liyâkatsizliğinin bir ifâdesidir, âdetâ nefse pirim vermektir. Bu itibarla hizmet ehli, öfkesini yutabilmelidir.

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün ashâb-ı kirâma:

“–Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?” diye sordu.

Ashâb:

“–Yiğitlerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!” deyince, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hayır! Gerçek pehlivan, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” (Müslim, Birr, 106) buyurdu.

Hakîkaten, sonu pişmanlık olan en yanlış kararlar, umûmiyetle öfke anında verilen kararlardır. Bu gerçeğe binâen Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîfte:

“Hiç kimse öfkeliyken iki kişi arasında hüküm vermesin.” (Müslim, Akdıye, 16) buyurmuşlardır. Hattâ kendisinden nasihat taleb eden bir sahâbîsine de üç defâ peş peşe“Gazaplanma!” (Buhârî, Edeb, 76) tavsiyesinde bulunmuşlardır.

İnsanın türlü hâlleri vardır. Bazen öfkeli, bazen neşeli olur. Herhangi bir haksızlığa sebep olmamak için, öfkeli iken hemen karar vermemelidir. Öfkelenen kimse, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi üzere, ayaktaysa oturmalı, oturuyorsa biraz uzanmalı, yine sâkinleşmezse abdest almalıdır. Kızgınlığı geçip iyice sakinleştikten sonra karar vermelidir. Zîrâ öfke ânında ekseriyetle denge bozulur, muhâkeme zaafa uğrar. Kul hakkına riâyet edilemez. Hizmet ehli, her zaman, muvâzene, nezâket ve zarâfetine dikkat etmelidir.

Eğitim hizmetlerinde insanların içinde bulundukları rûhî yapının çok büyük bir ehemmiyeti vardır. Nasıl ki kendisini psikolojik olarak iyi hissetmeyen bir pilota uçma izni verilmezse, aynı şekilde öfkeli veya morali bozuk olan bir muallimin derse girmesine de müsâade edilmemelidir. Diğer taraftan öfkelenen muallim de, öfkesinin sebebini araştırmalı ve en kısa sürede sâkinleşmeye çalışmalıdır. Tâlim, îkaz ve nasihatlerini sükûnetle yapmalı, muhâtaplarını kırıp rencide edecek aşırılıklardan sakınmalıdır. Bağırıp çağırarak yapılan azarlamalar bir zâfiyet tezâhürüdür ve insana yakışmayan bir tavırdır.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeb sesidir.” (Lokmân, 19) buyurmakla sözün söyleniş üslûbundaki nezâkete dikkat çekmektedir.

Toplum içindeki bir şahsı hoş olmayan bir şeyden men etmek lüzûmu hâsıl olduğunda, onun şahsiyetini rencide etmemek için kusûru, ortaya söylemeli veya kendine izâfe ederek ifâde etmelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- de, muhâtabının hatâsını yüzüne vurmayıp, ince bir sitemle:

“Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum.” buyurarak bir gönül hassâsiyeti sergilerdi.

İşte böyle bir üstün ahlâk içerisinde yetişen âbide şahsiyetler, târih boyunca halkın en aşağı tabakasından devlet başkanlarına kadar hemen herkese yön vermişlerdir. Bir misâl olması bakımından Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzî’ye ve onun şahsında bütün devlet adamlarına ve hattâ en alt kademeden en üst kademedeki her bir idâreciye yaptığı şu tavsiyeleri, ne kadar derin ve mânâlıdır:

“Ey oğul! Beysin! Bundan sonra:

Öfke bize; uysallık sana…

Güceniklik bize; gönül almak sana…

Suçlamak bize; katlanmak sana…

Âcizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana…

Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana…

Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…”

Ey oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…

Tembellik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…”35

İşte bütün bunlar, hizmet ehlinin tâkip etmesi gereken birer îtidâl ölçüsüdür

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*