share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kalbin Din Kardeşlerine Muhabbetle Dolu Olması

0 yorum

Kalbin Din Kardeşlerine Muhabbetle Dolu Olması

Kardeşlik olan yerde şefkat ve merhamet vardır. Bir kul, kendi şahsı için arzuladığı şeyleri mümin kardeşleri için de arzulamazsa, îmânı kemâle ermiş sayılmaz.

Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Müminler ancak kardeştirler. Onun için (herhangi bir anlaşmazlıkta)kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allâh’tan korkunuz ki, rahmete nâil olasınız.” (el-Hucurât, 10)

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam îmân etmiş olmazsınız. Size bir şey söyleyeyim ki onu yaptığınız takdirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)

“Yedi sınıf insan vardır ki Allâh Teâlâ Hazretleri onları hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, kendi (Arş’ının) gölgesiyle gölgelendirir… (Bu sınıflardan biri de) birbirlerini Allâh için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişidir…”(Buhârî, Ezân, 36)

Bir kudsî hadîste de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“Benim rızâm için birbirini sevenlere, benim için birbirlerine ikramda bulunanlara, benim için birbirlerine samîmiyetle îtimâd edip dost olanlara, akrabâ ve dostlarıyla irtibâtını kesmeyenlere ve benim için ziyâretleşenlere benim de muhabbetim tahakkuk etmiştir.”(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 229)

Yine Allâh için kardeş olma ve birbirini sevme husûsunda Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir hâdise nakleder:

“Bir kişi, bir başka köydeki din kardeşini ziyâret için yola çıktı. Allâh Teâlâ o kişiyi gözetlemesi için yolunun üzerine bir melek gönderdi. O şahıs meleğin yanına gelince, melek:

“–Nereye gidiyorsun?” dedi.

O kişi:

“–Filân kişiyi ziyârete gidiyorum.” cevâbını verdi.

Melek:

“–O şahısla aranızda bir akrabâlık var mı?” diye sordu.

Adam:

“–Hayır.” cevâbını verdi.

Melek:

“–O adamdan elde etmek istediğin bir menfaat mi var?” dedi.

Adam:

“–Hayır!” cevâbını verdi.

Melek:

“–Peki öyleyse niçin gidiyorsun?” diye sorunca adam:

“–Ben onu sırf Allâh rızâsı için severim. Onun için ziyârete gidiyorum.” dedi. Bunun üzerine melek:

“–Ben, Allâh’ın sana gönderdiği elçiyim. O kardeşini sırf Allâh için sevdiğinden dolayı Allâh Teâlâ da seni seviyor.” dedi.”(Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 292)

Hizmet ehlinin birbirini sevmesi de, onların kalblerini ülfet ettireceğinden, huzurlu, feyizli ve bereketli bir zemin oluşturur ve güçlerine güç katar. Hakîkaten muhabbetli bir dayanışma ile aşılamayacak zorluk yoktur. Yüce Allâh, birbirlerine muhabbetle kenetlenip, omuz omuza saf tutarak birlikte mücâdele edenleri âyet-i kerîmede şöyle metheder:

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ

“Muhakkak ki Allâh, kendi yolunda sanki kurşunla birbirine perçinlenmiş duvarlar gibi saf bağlayıp omuz omuza savaşanları sever.”(es-Saff, 4)

Târih, îmân ve muhabbetle birbirine kenetlenmiş nice orduların sayısız zaferlerine şâhid olmuştur. Bunun yakın târihimizdeki tecellîlerinden biri de Çanakkale Harbi’dir.

Maddeten çok zayıf durumda olan ordumuzun îmân gücü, harbi muzafferiyetle netîcelendirmiştir. Hattâ düşman bile, bu ilâhî yardım manzarasını îtirâf etme mecbûriyetinde kalmıştır. Nitekim İngiliz general Hamilton:

“–Bizi Türklerin maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etti. Bizler, göklerden inenleri müşâhede ettik.” demiştir.

Velhâsıl ilâhî muhabbete nâil olmuş, îmânlı ve ihlâslı bir orduda âyet-i kerîmenin tecellîsi… Zîrâ o îmân dolu asker için şehîd olmak saâdet, gazî olarak yaşamak da bir şerefti. Sanki her birinin içinde bir millet vardı. Mehmetçik Çanakkale’de bütün milletin îmân ve Kur’ân dolu sînesiyle düşmanı karşıladı. Binbaşı Lütfi Bey:

“–Yetiş yâ Muhammed; kitabın gidiyor.” diye haykırıyordu.

Ordunun önünde sanki velîler sancak çekti ve şehidleri de Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz kucakladı.

Allâh Teâlâ, müminlerin birbirlerine karşı kardeşlik ve muhabbet duygularını zedelemekte olan alay etme, gıybette bulunma, ayıp ve kusur araştırma, sû-i zan besleme gibi kötü vasıfları haram kılmıştır. Böyle kötü ahlâka bulaşanları da Kur’ân-ı Kerîm’de şiddetle îkaz buyurmuştur:

“İnsanları arkadan çekiştirip kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin ve mal toplayıp onu tekrar tekrar sayanların (yâni nerede kazandığını ve nereye sarf edeceğini düşünmeyip servetini kendisi için bir övünme ve üstünlük vesîlesi yapanların)vay hâline!” (el-Hümeze, 1-2)

Buna göre gerek el ile, gerek dil ile, maddeten veya mânen insanları incitmeyi ve onların gönüllerini yaralamayı âdet edinmiş dedikoducu kimselerin hepsi cehennem uçurumunda, veyl deresinde ve hüsrân içinde kahrolmaya mahkûmdurlar. Bu ise ne hazin bir âkıbettir.

Böyle bir âkıbetten muhâfaza için İslâm, mümin gönüllerin, affedici ve kabahat örtücü olmalarını, hattâ birbirlerine duâ etmelerini teşvik etmiştir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurur:

“Birbirinizi çekememezlik gibi kötü huylara kapılmayınız. Öfke ve hıncınızı birbirinizden çıkarmaya kalkmayınız. Birbirinizin ayıplarını araştırmayınız. Başkalarının konuştuklarına kulak kesilmeyiniz… Ey Allâh’ın kulları! Kardeş olunuz!”(Müslim, Birr, 30)

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâb-ı kirâm arasında kıyâmete kadar gelecek müminlere ışık tutan örnek bir kardeşlik tesis etmiştir. Nitekim Mekke’den Medîne’ye hicret eden muhâcirlerle ensâr arasında gerçekleştirilen bu kardeşlik, târihin bir benzerine daha şâhid olmadığı eşsiz bir tablodur. Öyle ki ensâr-ı kirâm, âdetâ mal beyânında bulunarak bütün varlıklarını ortaya koyup muhâcir kardeşleriyle eşit olarak bölüşmeyi göze alabilmişlerdir. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o muhâcirler de istiğnâ göstererek:

“–Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, yeter!” diyebilme olgunluğunu sergilemişlerdir. İşte onların bu kardeşliği Allâh Teâlâ tarafından takdîr edilmiş ve ebedî bir mesaj olarak Kur’ân-ı Kerîm’de yer alma şerefine nâil olmuştur:

“Muhâcirlerden önce(Medîne’yi) yurt edinenler ve îmâna sarılan kimseler (ensâr), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mümin kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler…” (el-Haşr, 9)

Hazret-i Huzeyfe’nin anlattığı şu hâdise, ashâbın diğergâmlığını göstermesi bakımından ne kadar câlib-i dikkattir:

Yermuk Muhârebesi’nde idik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihâyet aradığımı buldum. Fakat ne çâre, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işâretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:

“–Su istiyor musun?” dedim.

Belli ki istiyordu, çünkü dudakları harâretten âdetâ kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Sanki göz işâreti ile de muzdarip hâlini îmâ ediyordu.

Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından İkrime’nin sesi duyuldu:

“–Su! Su!.. Ne olur bir tek damla olsun su!..”

Amcamın oğlu Hâris, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek göz ve kaş işâretiyle suyu hemen İkrime’ye götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime elini kırbaya uzatırken Iyaş’ın iniltisi duyuldu:

“–Ne olur bir damla su verin! Allâh rızâsı için bir damla su!..”

Bu feryâdı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu Iyaş’a götürmemi işâret etti. Hâris gibi o da içmedi.

Ben kırbayı alarak şehidlerin arasında dolaşa dolaşa Iyaş’a yetiştiğim zaman kendisinin son sözlerini işitiyordum. Diyordu ki:

“–İlâhî! Îmân dâvâsı uğruna canımızı fedâ etmekten asla çekinmedik. Artık bizden şehâdet rütbesini esirgeme. Hatâlarımızı affeyle!”

Belli ki, Iyaş artık şehâdet şerbetini içiyordu. Benim getirdiğim suyu gördü, fakat vakit kalmamıştı… Başladığı kelime-i şehâdeti ancak bitirebildi.

Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; İkrime de şehid olmuş!

Bâri amcamın oğlu Hâris’e yetişeyim dedim.

Koşa koşa ona geldim. Ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti… Ne yazık ki kırba, dolu olarak üç şehidin ortasında kaldı.

Huzeyfe -radıyallâhu anh- o andaki hâlet-i rûhiyesini şöyle anlatır:

“–Hayatımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergâm, fedâkâr ve şefkatli hâlleri, gıpta ile seyredip hayran olduğum en büyük îmân celâdeti olarak hâfızamda derin izler bıraktı.”

Muhabbet, kuru bir dâvâdan ibâret değildir. Muhabbet, kardeşinin derdiyle dertlenip ihtiyaçlarını karşılamak, fedâkârlık ve ferâgat göstermek ve elindeki nîmeti onunla paylaşabilmektir. Yukarıdaki misâlde de sergilendiği gibi gerçek kardeşlik, zor zamanlardaki kardeşliktir. Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, müminlerin tek bir vücûd gibi olduklarını görürsün! (Bu vücûdun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ızdırâbını duyarlar.”(Müslim, Birr, 66)

Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- zaman zaman ashâb-ı kirâma hitâben:

“–Ashâbım! Bugün bir yetim başı okşadınız mı? Hasta ziyâretinde ve cenâze teşyiinde bulundunuz mu?”diye sorardı. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu sualleriyle bir müminin sırf ferdî muhtevâda kalmayıp ictimâîleşmesinin, yâni zengin ve diğergâm bir gönle sâhip olmasının zarûretini ifâde ederlerdi.

Bu tip ictimâî hizmetlerin Cenâb-ı Hakk’a yakınlığa vesîle olacağını Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadis-i kudsîde şöyle ifâde buyurmuşlardır:

“Allâh Teâlâ kıyâmet gününde şöyle buyurur:

“–Ey Âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyâret etmedin.”

Âdemoğlu:

“–Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyâret edebilirdim?” der.

Allâh Teâlâ:

“–Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey Âdemoğlu, beni doyurmanı istedim, doyurmadın.” buyurur.

Âdemoğlu:

“–Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim?” der.

Allâh Teâlâ:

“–Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacaktın. Bunu bilmez misin? Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, vermedin.” buyurur.

Âdemoğlu:

“–Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim?” der.

Allâh Teâlâ:

“–Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun, bunu bilmez misin?” buyurur.”(Müslim, Birr, 43)

Kardeşlik ve diğergâmlıkta bir ufuk sergileyen şu âyet-i kerîme de çok câlib-i dikkattir:

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. «Biz sizi Allâh rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden(O’nun azabına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allâh onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine)parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (el-İnsân, 8-11)

Hülâsa, hizmet ehli birbirine karşı kin, hased ve burûdet (soğukluk) gibi hizmetin feyiz ve heyecânını giderecek menfî duygulardan arınmalı, gönüllere inşirah veren ve onları olgunlaştıran muhabbetin feyizli zemîninden nasibdâr olmalıdır.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*