share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kelimat-ı Kudsiyye 2. Bölüm

0 yorum

Üstad Hazretleri – Allah ondan razı olsun- hicri 1298 yılında Ninek köyünde Sufi Mustafa’nın evinin kapısı önünde şöyle dedi:

  • ­Süleyman efendi, hayatı boyunca kerem ve cömertlik bakımından Hz. Yusuf aleyhisselam gibi idi. Bilindiği gibi Hz. Yusuf’un bulunduğu yerde bolluk olur, kıtlık görülmezdi. Onun ölümünden sonra bu böyle devam etmiştir. Çünkü Hz. Yusuf, herkes doyduktan sonra yemeği adet edinmişti. Hatta Mısır’da bile bir kişinin aç olduğunu duysa o aç kimsenin karnı doyuncaya kadar sabreder ve kendisi herkesten sonra yerdi. Oysa kendisinden başka hiç kimsenin adeti böyle değildi. Onun yaşadığı asırdan önceki dönemlerde insanlar karın doyurma önceliğini kendilerine tanıyorlardı. Fakat Hz. Yusuf’tan sonra herkesin karnı doyduktan sonra yeme adeti yaygınlaştı.’

Üstad hazretlerine en sonra yemek yemenin hikmetlerinden birini açıkladığı için teşekkür ettim ki, bu konuda daha geniş açıklamalarda bulunsun. Nitekim O da müstakil bir hikmete fazlası ile konu teşkil edecek genişlikte açıklamalarda bulunarak sözlerine şöyle devam etti:

  • İnsanın kendisini arkadaşlarından geride bırakmasının ve bunu arkadaşlarını sevdiği için yapmasının bir başka faydası da nefsini arkadaşları karşısında hiçe saymasıdır. Bu konuda Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam döneminden bize intikal eden şöyle bir örnek olay vardır: Hendek savaşı sırasında sahabiler –radıyallahü anhüm- ne kadar acıktıklarını belirtmek üzere bellerini çözünce karınlarından birer taş düşmüştü. Bunun üzerine Peygamberimiz karnını açtı ve karnında iki parça taşın düştüğü görüldü. Çünkü Peygamberimiz sahabilerden daha açtı.

Buna göre muhabbet ve cezbenin alameti, her şeyde dostları kendine tercih etmektir. Hatta herhangi bir konuda fetva isteyen kimseye fetva verirken de bu tutuma bağlı kalmak gerekir. Nitekim sahabilerin tutumu böyleydi.

 

 

 

Bunun yanında sohbet toplantısında başkan belli oluncaya kadar yapılacak konuşmalarda da bu tutuma sıkı sıkıya bağlı kalmak gerekir. Başkan belli olunca da dostların onun sözünü dinlemeleri gerekir. Tıpkı pir hazretlerinin sözlerini dinledikleri gibi. Ayrıca sohbet başkanına da gerektiği gibi hürmet etmeleri gerekir. Bunun yanında sohbetteki konuşmalarından dolayı sohbet başkanına teşekkür de etmelidir. Bu teşekkürün yolu, konuşanın cezbe ve coşkunluğu ayarında bir cezbe ve coşkunlukla sözlerini başkalarına naklederek konuşanın cezbe ve coşkunluğunun artmasına vesile olmaktır.

 

Nitekim Gavsül Azam Ervasi Hazretlerinin dergahının mensupları böyle yaparlardı. Bu konuda size bir örnek vereyim: Dergaha benden yıllarca sonra katılmış olan ve Ervasi hazretlerine benden çok sonra bağlanmış olan bir arkadaşımız vardı. Yine dergaha mensup olan bir akrabam bir gün bana o arkadaşımızın bir sohbetini nakletmişti. Oysa akrabam o arkadaşımızın aslında manevi bakımdan bana muhtaç bir kimse olduğunu gayet iyi biliyordu. Fakat buna rağmen arkadaşımızın sohbetini sahibinin cezbesine ve coşkunluğuna sadık kalarak bana nakletmeyi ve o cezbe ve coşkunluğun bana da geçmesini sağlamayı görev bilmişti. Bu yüzden söz konusu sohbeti bana naklederken öyle şaşırtıcı bir cezbeye ve coşkunluğa kapıldı ki, anlatılması gayet zordur.

 

Öte yandan Fena’nın manası da müridin kendisini kendisi dışında kalan herkesten, hatta kesin kafirden bile daha kötü görmesidir. Bu Fena halinin gerçekleşmesinin ve müridin varlık iddiasını terk etmesinin alameti de şudur: Mesela eğer mürid alim bir kişi ise ve bir hediye getirip de alimler arasında bölüştürüldüğü halde kendisi de bir alim olmasına rağmen şahsına hiçbir pay ayrılmamış ise kalbinde hiçbir burukluk meydana gelmemelidir. Hatta sıradan bir kişiye pay ayrılsa bile yine de buna alınmamalıdır.

 

Gavsül Azam’a bağlılığın manası da şudur: Diyelim ki, falanca arif bir kimsedir. Bu arif kimsenin kendisini tüm tecellilerden yana bomboş ve sevgiden uzak olarak görmesi, buna karşılık kendisi dışında kalan herkesi tecellilere sahip ve sevgiliye yakın sayması ve böyle olunca da başkalarına boyun eğmesi, onlar karşısında kendisini hiç sayması ve gerek sevgilinin tokadından kurtulmak ve gerekse diğer dostlar vasıtasıyla ona yakın olabilmek için kendisi dışında kalanların himayesine sığınması gerekir.

 

Bu arada Üstad Hazretleri müride gerek kahr yoluyla ve gerekse lütuf yoluyla teveccüh ettiği takdirde bu teveccühe büyük bir teşekkür il karşılık vermeli, alışılmadık şekilde sevinip ferahlanmalı ve ‘Ben kendimi hiç sayıyor ve derecemin çok düşük olduğunu bildiğim için şahsımı adı değmez kabul ediyordum. Oysa sevgili bana şu şu şekilde teveccühte bulundu. Bu çok iyi bir alamettir. Demek ki, sevgili Üstadımız bizi görüyor, eğitiyor, unutmuyor.’ demelidir.

 

Nitekim Gavsül Azamın bağlılarından bir alim vardı. Ervasi hazretlerinin –kaddesallahü Teala ruhehu- kendisine hiçbir teveccüh göstermediğini ve ondan hiç sözetmediğini görünce Gavsül Azamın bir yolculuğu sırasında bütün müridler önünde kendisini bir eşeğin sırtına bağladı. Müridler bu manzaraya güldüler ve durumu Ervasi hazretlerine anlattılar. Bir süre sonra kendisine ‘Gavs hazretleri senin için şöyle şöyle dedi’ diye haber verilince adam Ervasi hazretleri istihza yolu ile bile olsa kendisinden bahsetti diye Allah’a şükretmek üzere secdeye kapanıverdi.

 

Tarih kitaplarında anlatıldığına göre Hazreti Adem aleyhisselama yasak meyvadan niye yediği sorulunca ‘Ben muhabbet ehlindendim ve Ulu Allah’ın bana hiçbir söz söylemeyeceğini anlamıştım. Bu yüzden yasak meyvadan yedim ki, Ulu Allah kahır yolu ile de olsa bana bir şey söylesin.’ diye cevap verdi.

 

Bilmek gerekir ki müride benlik ve varlık duygusunun bulunmadığını gösteren alamet şudur: Diyelim ki dergaha bir hediye gelmiş ve kendisi dışında kalan herkese bu hediyeden pay ayrılmıştır. Bu durum karşısında müridin kalbi kırılmamalıdır. Hatta hedişye paylaştırılırken gerçekten kendisinden daha aşağı derecede olan bir arkadaşı kendisine tercih edilmiş ise, hatta orada bulunan bir kafire hediyeden pay verildiği halde hiçbir şey verilmemiş ise kendisi dışındakilerin, bu arada söz konusu kafirin hediyeden pay almayı hak ettiklerine kalpten inanmalıdır. Kendisi dışında kalanları tecellilere muhatap olmuş, dolayısıyla sevabı hak etmiş kabul etmeli, buna karşılık kendisini hak sahibi görmemeli, hatta kendisine hediye verilmesini hediyeyi boşu boşuna harcamak olarak değerlendirmeli, ayrıca bu yüzden kalbinde hiçbir burukluk belirmemelidir. Mürid bu şekilde varlık duygusundan sıyrıldığı takdirde ve ancak o zaman arif ve Nakşibendi olur. Çünkü o artık amellerinin hardal tanesi kadar bile sevaba değdiğini görmemekte, hatta işlemiş olduğu amelleri sırtında birer yük ve vebal saymaktadır.

 

Çünkü hikmet sahiplerine göre dil ne ise kalp de Allah’a göre odur. Buna göre eğer bir kimse büyük bir adamın huzuruna girer de orada söylenmeyecek bir söz söylerse mutlaka oradan kovularak çıkarılır. Bu böyle olunca insan namaza durur da varlıkların Ulusu’nun huzurunda beslenmeye layık bir duygu kalbinden geçerse, bu takdirde, ameli için sevap beklememelidir.

 

İşte Gavsül Azam hazretlerine bağlılık bu demektir. Nakşibendiliğe bağlı olanların başka hiçbir amacı yoktur. Bu demek değildir ki, onlar sevabı sezmezler. Tersine onlar yapmış oldukları amellere karşı sevap beklemezler. Öte yandan ‘Nakşibendiler cehennemden korkmazlar’ demek de onlar günah ve cehennem mülahazası ile sevgileri gölgelenmesin diye günahlarını göz önünde bulundurmazlar demektir. Nitekim ben Gavsül Azam hazretlerine irademle bağlanmadan önce işlemiş olduğum günahlardan korkuyordum. İçimden geçenleri kendilerine arzedince bu manayı kastederek bana şu beyitle cevap verdi:

Daha önce işlediğim günahlardan korktum

Oysa sevgi arzunun sonucu olarak meydana gelir.

Mürid nefsi için hiçbir hak ve ameli için hiçbir sevap görmeyince nefsi için pir hazretlerinin himayesinden başka hiçbir kurtuluş yolu göremez. Böyle olunca devamlı şekilde ona sığınmaya çalışır. Bunun için gerek onun ve gerekse ona bağlı olanların rızasını kazanmaya çalışır. Bu amaçla kim olursa olsun, pir hazretlerinin bağlılarına sığınır. Gözleri onların halleri arasında iyi ve kötü ayrımı yapmaz, daha doğrusu onlarda hiçbir kötülük görmez.

 

Bu tutum şeriatın emir ve yasaklarını bir kenara bırakmayı gerektirmez. Tersine şeriatın emir ve yasakları uyarınca iyi ve doğru hale gelmeyi gerektirir. İşte Gavsül Azam hazretlerinin eşiğine bağlı olanların Peygamberimize salat ve selam getirmekten ve O’nun getirdiği şeriata uymaktan anladıkları mana budur.

 

Çünkü yüce Nakşibendi tarikatının amacı insanda muhabbet cezbesinin, yani sevgi coşkunluğunun meydana gelmesidir. Oysa şeriatın yasakları cezbe(coşkunluk) meydana getiremez. Çünkü insan şeriatın yasaklarından birini çiğneyince arkasından ya pişmanlık ve korku duyar ki, bu duygular sevgiyle bağdaşamazlar. Yahut yasak bir hareket işlemiş olmasına rağmen hiçbir pişmanlık ve korku duymaz ki, o zaman da Peygamberimize –aleyhissalatü vesselam- hiçbir bağlılığı yok demektir. Oysa Ulu Allah şöyle buyuruyor:

-‘De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah sizi sevsin.’ –Ali İmran Suresi,31-

 

Bunlardan başka arkadaşları tarafından şeriata aykırı işlerinin farkına vardırılan, kötü huy ve davranışlarından alıkonan bir mürid bu yüzden arkadaşlarına teşekkür etmeli, böyle yaptıkları için onları övmelidir. Nitekim Peygamberimizin sahabilerinin –radıyallahü anhüm- adeti böyle idi. Bilindiği gibi Abdurrahman bin Avf, Peygamberimizin –aleyhissalatü vesselam- vefatından az önce ‘Sakın Hz. Ayşe ile evlenmeyiniz.’ diyerek müminlerin anneleri konusunda şeriatın hükmünü açıklayınca ve hemen arkasından bu konuda ayet gelince sahabiler kendilerini uyardı diye Abdurrahman bin Avf hazretlerine teşekkür etmişler ve bu davranışını övmüşlerdi. Böyle bir tutum yüce tarikatımızda pir hazretlerine karşı ihlas ve bağlılığın ve şeriat tutkunluğunun müride bulunup bulunmadığını gösteren en önemli alamettir.

 

Üstad hazretleri sözlerini bağlarken ‘Yapmış olduğum bu sohbet benim nazarımda, şimdiye kadar yapmış olduğum sohbetlerin tümüne denktir.’ dedi. Bu sohbetin yapıldığı yerde Üstad hazretlerinin birinci halifesi Molla Abdulkadir, Üçüncü halifesi Molla Abdullah ve saliklerden Şeyh Fethullah, Molla Ahmed, Şeyh Tahir, Şeyh Abdurrahim, Molla Abdulhakim ve başkaları vardı.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*