share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kelimat-ı Kudsiyye 3. Bölüm

0 yorum

Kelimat-ı Kudsiyye 3. Bölüm

Abdurrahman Taği hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— hicri 1292 yılında Meyhek köyünde Molla Mahmud Şirnisi’nin «büyükler kamil olmayan şeyhe izin verirler mi?» şeklindeki sorusuna şu cevabı vermiştir:

— «Şeyhlik vakti gelince Şah-ı Nakşibend, Hace Abdülhalık Gecdevanî, Alauddin Attar ve İmam Rabbanihazretlerinden şeyh olacak müridin üstadına izin gelir, o da o müride şeyhlik izni verir. Mükemmellik vakti gelme­dikçe şeyhlik vakti gelmez. Sözü geçen büyüklerin izni bu vaktin gelmiş olmasına bağlıdır.»

 

Abdurrahman Taği hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— Ağıçur köyünden Çukur köyüne gitmek üzereyken İsmail’in evinde Hace Ubeydullah Ehrar hazretlerinin «Bizim tarikatımız, muhabbeti olmayanlar için haramdır» dediğini nakletti. Fakat Gavs-ül Azam hazretlerinin bu sözle ilgili olarak şöyle dediğini anlattı:

— Hace Ubeydullah’ın bu sözü, şeyh küçük olduğu takdirde doğrudur. Oysa büyük şeyhler muridlik için mu­habbet aramaksızın saygıyı yeterli görürler.

***

Abdurrahman Taği hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— dedi ki:

— Allah tarafından bir şeyhe gönderilmiş olan murid böyle olmayan muridden daha üstündür.

 

***

Abdurrahman Taği hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— Tercunk deresinin kenarında şunları söyledi:

  • Bu yüce nisbet (bağ) değerlidir, hiç bir şey onun yerini tutamaz. Çünkü o «malın ve evladların faydalı ol­madığı gün» de insana fayda sağlar. Bildirildiğine göre ceza (kıyamet) günü seksen bin yıldır. İnsanlar o gün bü­yük bir hüzün ve korku içinde olurlar. Kur’ân bu korku ve hüznü şöyle anlatıyor:

«O gün emzikli kadınlar çocuklarını unutuverirler. Hamile kadınlar da derhal doğum yaparlar. O gün her­kesi sarhoş olmadığı halde sarhoş gibi görürsün. Fakat Allah’ın azabı şiddetlidir.» -Hacc sûresi, 3-
Oysa bu tarikatın bağlıları o günü Kur’an’ın şu ta­rifi uyarınca geçirirler:

«O kimseler ki, onlar için ne korku ve ne de hüzün vardır.» -Zumer sûresi, 61-

Tüm insanlar güneşin şiddetli sıcaklığı altında kav­rulurken bu nisbetin sahipleri Arş’ın gölgesi altında zevk sürecektir. Bundan daha tatlısı onlar için aşıkın maşukla, yani ulu Allah ile buluşma derecesi vardır.

Bu zamanın insanlarına şaşmak gerekir. Çünkü dün­ya sevgisini bu yüce nisbete tercih ediyorlar. Oysa dün­ya sevgisinin onlar aleyhinde azab ve hesab gerekçesi ola­cağını biliyorlar. Ayrıca bu zümrenin kendilerinden daha mutlu ve neşeli olduklarını, yüzlerinin kendi çehrelerin­den daha güleç ve parlak olduğunu da görüyorlar.

Fakat gaflet perdeleri kalblerini kat kat örtmüştür. O kalb ki, zaten hardal tanesi kadardır. Bu yüzden bü­yüklerin sözleri içlerine etki etmiyor ki, dünya ve âhireti bir yana bırakarak tüm varlıkları ile bu yüce nisbete yö­nelsinler. Öyle bir nisbet ki, misk-ü anberden daha hoş ve şekerden daha tatlıdır. Böyle yapsalar Allah’a yakın olanların en yakınlar olacaklar.

Öyle oldu ki, zamanımızda büyüklerin ve efendilerin kapılarında bir tek “müride bile rastlanmıyor. Oysa insan­lar büyük kalabalıklar halinde büyüklerin kapılarında bi­rikmekte, onlara karşı büyük bir şevk beslemektedir. Bu­gün büyüklerden yarar sağlayanlar başka maksadlar pe­şinde koşan kimselerdir. Zamanımızda büyüklerden ya­rarlanmanın tek gerekçesi tam ayar bir kıskançlıktır.

Yoksa muridliğin kökleri kurumuş, muridlerin izleri si­linmiş ve ateşleri sönmüştür.

Allah’ım! Kendi faziletinle onların nurunu parlat ve ateşlerini tutuştur. Ey merhametlilerin en merhametlisi!

Bu zamanda iman nuru sadece kıskançlığa dayanı­yor. Bu zamanın velisi gece ve gündüz, büyük günahlar­dan uzak duran ve şeriatın farzlarım yerine getiren kim­sedir.

***

Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— dedi ki:

— «Tarikatte tefrika vardır. Oradaki birlik ve gani­ler arasında elde edilen nisbet murid için kârdır. Mak­bul olan murid, amel mürididir, yoksa şevk müridi de­ğildir. Çünkü şevk yüzünden bu yola koyulanlara güvenilemez.

Bir zamanlar bir şeyh muridlerinde şevk ateşi tutuş­turmuştu. Fakat o şeyhin ölümünden sonra muridleri en fasık kimseler olmuştur. Başka bir şeyh de muridlerinde öyle güçlü bir şevk uyandırdı ki, kendisi ata binse onun­la birlikte yirmi bin kişi de ata binerdi. Sonunda bu aşırı şevk yüzünden iş şeyhin evini yakarak kendisini ve aile­sini helak etmeye kadar vardı.

Buna göre amel etmeye gayret sarfetmeli ve şevk dizginini ölçülü şekilde salıvererek bu halin gereğine göre hareket etmelidir. Bilmek gerekir ki, yalın ve sade cez­benin talibleri çok enderdir.»

***

Bir gün Molla Halil Cukreşi muridlikten ayrılarak evine dönmek istedi. Daha sonra bu niyetinden tevbe edin­ce Abdurrahman Tağî hazretlerine «şevkim azaldı, amel işleme şevkimin tekrar geri gelmesi için sizden meded is­tiyorum» dedi. Bunun üzerine Şeyh hazretleri «Camiul Usûl» adlı kitaba dayanarak ona şunları söyledi:

— «Amel etme şevki sönen murid önce abdest tazeleyerek iki rekât istihare namazı kılmalı ve arkasından şevkini geri vermeleri için büyüklere yönelerek onlara yalvarıp yakarmalıdır.»

Sözlerinin burasında kendileri ile aramda geçen kar­şılıklı konuşmalardan anlaşıldığına göre büyüklere yö­nelmekten maksad, şeyhe yönelmektir.

***

Bir gün arkadaşlarımızdan biri Abdurrahman Tagi hazretlerine «ben falanca facirden rahatsız oluyorum» de­yince şeyh hazretleri ona şöyle cevap verdi t

— Böyle bir rahatsızlık duymak müridin görevlerin­den değildir. Rahatsızlık iki türlü olur. Biri, yanında mü­ridin amelinde gevşeklik getirir ki, bu rahatsızlık mel’un şeytandandır. Bu durumda mutlaka abdest alıp istiğfar etmek gerekir ki, amel işleme şevki tekrar tazelensin. İs­tiğfardan murad, müridin kendini kusurlu görmesi ve is­lemiş olduğu kusur karşısında pişmanlık duymasıdır. Ra­hatsızlığın öbür türlüsü şevki ve gayreti artırır. Rahat­sızlığın bu kısmına makbul olan gayret (kıskançlık) ra­hatsızlığı denir. Nitekim Molla Ali Cumani, Seyyid Taha hazretleri ile ilgili bir yazısında «çekingenlik iki türlüdür: Biri insanı amel işlemekten alıkoyar ki, bu mel’un şey­tandandır. Öbür kısmı ise amele engel olmaz ki, o da rah­manidir. Allah’ım, bizleri şeytanın hile ve tuzaklarından koru, amin!

***

Hicrî 1292 yılında bir gün Abdülbaki Ağa’nın evinin damında toplanmıştık. Sohbet halka açıktı. Güney tara­fından esen bir rüzgâr dalgası beraberinde bir köpek le­şinin kokusunu getirmişti. Bunun üzerine Abdurrahman Taği hazretlerine —Allah ondan razı olsun— «kalb erba­bının nazarında dünyaya bağlı kimselerin kokusu ölü kö­pek kokusu gibi midir?» diye sordum. Bana şu cevabı verdi:

— «Dünyaya bağlıların kokusu onlar için köpek leşinin kokusundan daha iğrençtir. Nitekim onların biri dün­ya tutkunlarının kokusuna dayanabilmek için daha önce köpek leşi koklardı. Başka bir kalb ehli de ondan kemal elde etmek için köpekle arkadaşlık ederdi.

İki uyanık murid düşünelim. Bunlardan biri ölü köpek koklamış olsa ve öbürü de arkadaşı ile ayni sürede bir dünya tutkununun kokusunu alsa dünya tutkununun ko­kusuna maruz kalan müridin arkadaşından daha çok ra­hatsız olduğunu görürsün.

Nitekim Gavs-ül Azam hazretleri ”muridliğimin ilk zamanlarında dünya tutkunları ile birarada bulunmaya dayanamadığımı için helaya kapanır ve uzun süre orada kalırdım” demiştir. Bu yüzden Gavs-ül Azam hazretleri muridlerini herkesin bildiği şekilde tenha yerlere kapan­maktan alıkoymuş ve başkaları ile rahatça düşüp kalk­maya alışsınlar diye onlara insanlarla birlikte yaşamayı emretmiştir. Aslında mânâ itibarı ile dünyadan daha pis bir şey yoktur.»

Sözlerinin burasında kendilerine «şeytan ondan daha pis değil mi?» diye sorunca sözlerine şöyle devam etti:

— Şeytan da dünyadandır. Dünya ve dünyadaki her şey mel’undur. Nitekim İbn-i Hişam kalb ehli bir guru­bun sohbetine varmıştı. Baktı ki, dünyanın kötülüğü hak­kında konuşuyorlar. Bunun üzerine yanlarından ayrılmak istedi. Kendisine sohbetten niçin ayrılmak istediğini sor­dular. «O pis şeyden, yani dünyadan bahsettiğiniz için» diye cevap verdi. «Ama biz onun kötülükleri hakkında konuşuyoruz» cevabını alınca karşısındakilere; «onu bir şey sayıyorsunuz da aleyhinde konuşmaya lâyık görüyor­sunuz ya, bu yeter» dedi.

Kalb ehline göre dünya tutkunlarının evlerinde mi­safir kalmak bile çirkindir. Bu yüzden onlar dünya tut­kunlarının evinde kalacaklarına fakir bir kâfirin evinde misafir olmayı tercih etmişlerdir.

Zahidleri eğitmek için yazılan bir kitapta dünya tut­kunlarının ekmeğini yemek, sularını içmek, evlerinde oturmak ve kuyularından abdest almak yasaklanmakta­dır. Fakat ulu Allah bu yüce tarikatın mensuplarına şöy­le bir bağışta bulunmuştur. Dünya tutkunları onların soh­betlerine katılınca çabucak bıkmakta ve soğumaktadır­lar. Böyle olmasa bu tarikatın mensupları dünya tutkun­ları aralarındayken sohbet edemezlerdi.

***
Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— Tercunk nehrinin öte yakasında kendisi için kuru­lan çadırda Hafız-ı Şirazî’nin aşağıdaki beytini şöyle açık­ladı :

Sevgilinin cemali olmaksızın canın cihana karşı meyli yok

Berikine sahip olmayan, gerçekten, ötekine de sahip değildir.

Yani insan şeyhini veya Allah’ı sevmedikçe şeyhinin semtini veya misâl (mânâ) âlemini sevemez. îlk iki şeyin birine sahip olmayan kimse son iki şeyin birine de sahip olamaz. Şeyhin semtinin sevgisi misâl âleminin sevgisin­den ileri gelir. Çünkü şeyhin mahallesinin sevgisi şeyhin sevgisinden ileri geldiği gibi misâl âleminin sevgisi de Al­lah içindir ve Allah sevgisi de misâl âlemini sevmeyi ge­rektirir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*