share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kelimat-ı Kudsiyye 5. Bölüm

0 yorum

Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı olsun— Tercunk köyündeki evinde şunları söyledi:

— «Bizim tarikatımızda salikliğin belirli bir süresi yoktur. Nitekim Mevlâna Halid Şehrzurî hazretleri “s a l i k l ik ne zaman sona erer? Şeklindeki bir soruya karşılık “o beşikten mezara kadar sürer” diye cevap vermiştir. Bizim tarikatımız sevgili uğruna ruhu feda etme yoludur. Bu konuda Mürid ne zaman ihmalkâr davranırsa, durum aleyhine döner.»

Şeyh hazretleri sözlerine devam ederek kalbin şeyhin sevgisi üzerine yoğunlaşması ve şeyhin dışında kalan herkesle —kim olursa olsun— ilgisini kesmesi için gayret edilmesine işaret ettikten sonra bu konuda aşağıdaki bey­ti okudu:

Tevhid yolu iki kıble ile doğru şekilde aşılamaz Ya sevgilinin rızasını veya nefsin arzusunu tercih etmelisin.!

 

 

Başka bir sohbet sırasında da bu konuda Alâuddin Attar hazretlerinin şu sözünü delil olarak gösterdi.

«Aşkı daha çok olanın fena alanındaki mertebesi daha yüksektir.»

Şeyh hazretleri daha sonra sohbetlerine şöyle devam etti:

— Gavs-ül Azam hazret ler in i n e ş i ğ i n d e Ali Can ile Sufî Said adlarında iki Mürid vardı. Ali Can, Gavs-ül Azam hazretlerine karşı herkesten çok muhabbet besler, hiç kimsenin muhabbetini onun muhabbetine denk tutmazdı.

O kadar ki, Gavs-ül Azam hazretleri ile birlikte Seyyid Taha hazretlerinin ziyaretine varır, fakat orada asla ne teveccüh halkasına girer ve ne de sohbete katılırdı. Bir gün Gavs-ül Azam hazretleri kendisini «niye teveccühe ve sohbetlere katılmıyorsun?» diye azarlayınca kendilerine «sen buraya yarar sağlamak için geliyorsun, oysa ben buradan hiç bir yarar sağlamak istemiyorum» diye ce­vap verdi. Bu cevabı üzerine Gavs-ül Azam hazretleri bir daha bu konuda ona başka hiç bir şey söylemedi.

Sufi Said’e gelince, o şeyh hazretlerine karşı Gavs-ül Azama karşı beslediğinden daha büyük bir muhabbet besliyordu. Bu yüzden eksiklik ve hamlık bataklığından kurtulamamış ve Allah’a doğru seyir bakımından kemale erememişti. Buna karşılık Ali Can, hayatı süresince bu mesafeyi aşarak kemale erebilmişti.

Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— Mihenk köyündeki bir sohbetinde şunları söyledi:

— «Gavs-ül Azam hazretlerinin ölümünden sonra bir ara halifesi Şeyh Halid hazretlerine mektup yazarak şey­himizin oğlu Celâleddin’i bana karşı işlemiş olduğu bir haksızlıktan ötürü şikâyet etmiştim. Şeyh Halid hazret­leri bana gönderdiği cevapta şöyle yazmıştı: «Muhabbe­tin sultanı ortaklık kabul etmez. Sen madem ki, Gavs-ül Azam hazretlerine karşı muhabbet beslediğini iddia ettin, mutlaka başına bazı belâlar gelmeli ki, kalbin başkasına meyletmesin.»

Abdurrahman Tağî hazretleri daha sonra sözlerine şöyle devam etti:

— «Ruh, nefis gibi, sıkıntılardan ve elemlerden etki­lenmez. Tersine ruh nefsin elem ve sıkıntılara maruz kal­masından sevinç ve ferahlık duyar. Çünkü ruh ile nefis arasında düşmanlık vardır ve düşmanın başına gelen belâ düşman için şükür vesilesidir. Fakat ruh önceleri zillet alanında nefsi takip eder, fakat daha sonra ondan ayrılır.

Meselâ Gavs-ül Azam hazretleri ölüm öncesi hasta­lığı sırasında ızdırabının ağırlığına rağmen sohbet eder­ken hiç hasta değilmiş gibi idi. Muhterem eşi de son has­talığı sırasında ağır acısına rağmen gülümseyen bir çeh­re ile etrafına bakıyordu. Çünkü acı muhabbeti bastıramaz. Nitekim Ali Can ve Sufi Ahmed Kelpikî de öyle ol­muştu. Fakat ruhun elemi gaflet ve gayeden geri kal­maktır, yoksa nefsin elemi onu üzmez.»

Abdurrahman Taği hazretleri «-Allah ondan razı olsun- Tercunk köyündeki sohbeti sırasında şöyle dedi — Tarikat insanlar arasında dolaşır ve şeriata bağlı olanın da olmayanın da koynuna girer. Fakat bir süre sonra şeriata bağlı olanın koynunda kalırken şeriata bağlı olmayanın koynundan çıkıverir.

Nitekim Tahek köyünde şeriata bağlı bir kadın vardı. Diğer kadınlar ona «sen ne biçim sufiyesin? Sufiye gibi amel işlesene, sen nerede, muhabbet davası nerede» der­lerdi, Böyle diyen kadınları Gavs-ül Azam hazretlerinin zamanında şevk, zevk, muhabbet ve aşk iddiasında bulu­nurlarken o kadın onlar gibi davranmıyordu.

Fakat Gavs-ül Azam hazretleri ölünce köyün kadınlarındaki aşk kayboldu, Müridlik güneşleri sönüverdi. Ama o beğenmedikleri kadın onlar gibi olmadı. Tersine onun kandilinin ışıkları yeniden tazelendi ve tarikatı de­vam ettirdi.

Ayrıca Behtan köyü halifeleri, büyüklerden olmadık­ları halde, sırf şeriate bağlılıklarından dolayı tarikatı ara­larında yaşatabilmişlerdir.

Gözden uzak olana (gaibe) karşı özlem ve şevk olur. Muhabbet ise görünene, hazır olana karşı belirir. Buna göre muhabbet ve huzur yolu ile zikretmek gerekir. Çünkü bu durum yolu kısaltır. Özlem ve gözden ırak olana bağlanarak zikretmek doğru değildir. Çünkü bu durum­da aşılacak yol uzar. Zaman gaflet ve bid’at zamanı ol­duğu için yolun kısasını tercih etmek gerekir.

Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— hicrî 1293 yılında Tercunk köyündeki bir sohbeti sı­rasında dünyanın kötülüğü ile ilgili olarak İmam-ı Rab­bani hazretlerine dayanarak şöyle dedi:

— Dünyayı sevmek manevî küfürdür. Çünkü Pey­gamber Efendimiz —salât ve selâm üzerine olsun— dün­yasız yaşamak mümkündür, dediği halde Nemrud ve Fi­ravun «dünyasız yaşamak mümkün değildir» demişlerdir. Buna göre dünyayı sevmek Peygamber Efendimiz ile gö­rüş birliği halinde olmaktan çıkarak Nemrud ile Firavun’a hak vermek demektir. Dünyayı seven kişi Peygamberimi­zin aklını beğenmemiş ve hal dili ile «o delidir» demiş olur ve buna karşılık Nemrud ile Firavun un aklını be­ğenmiş olur.

Nitekim dünya ile ilgili olarak «gerek dünya ve ge­rekse dünyada bulunan her şey mel’undur, yalnız Allah’ı zikretmek müstesna» denmiştir. Ayrıca bilindiği gibi dün­ya nefsin sevgililerinden biridir. Nefis de Allah’ın düşma­nı olduğuna göre düşmanın sevgilisini sevmek ulu Allah’a karşı düşman olmayı ifade eder. Ömrüm hakkı için, bana göre ıslak bir köpekle yanyana yatmak bir dünya tutkunu ile yanyana yatmaktan daha iyidir. Gavs-ül Azam hazretleri bize şunları söyle­mişti:

«Müridliğimin ilk dönemlerinde veliler yurdu olan Ervas mescidine gelip de Ervas’lıların gafil olduklarını görünce onların arasında barınamadığım için, onların kokusundan uzak kalayım diye helâ kapısı yanında za­man geçirmeyi adet edinmiştim.»

Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— Tercunk köyündeki evinin damında şunları söyle­di:

— Gerçek Müridlik ancak doğru niyetle olabilir. Doğru niyet de şudur: Müridin gayesi, sadece varlıktan tamamen sıyrılmak, verilen ameli yapmak, şeriate ve ehl-i sünnet itikadına kesinlikle uymak olmalıdır. Mürid için en zararlı şey, başa geçme sevdasıdır. Bıhtan köyünde tarikatın kökünün kurumasının sebebi oradaki müridlerin halifelik sevdasıdır, onlar sadece halife olmak gayesi ile amel işliyorlardı. Oysa Müridlik, müridin şahsi irade­sini şeyhinin iradesine teslim etmesinden başka bir şey değildir. Buna göre niyetlerinizi doğru yapınız ve hizmeti seçiniz.

Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— Hinne’de niyet konusunda şunları söyledi:

— Müridlikten maksad, varlık duygusundan sıyrıl­maktır. Bu yüzden şeyhin biri şöyle yapardı: Yakın müridlerinin cariyesine sarkıntılık ettiklerini ileri sürerek onları hükümete şikâyet eder, onları hapse attırır, döv­dürür ve hakarete maruz bırakırdı.

Müridler de mahkeme sırasında, aslında öyle şeyler olmamış olmasına rağmen, şeyhlerinin sözlerine karşı çık­mazlardı. Çünkü şeyhin sözünü reddetmek, —Allah ko­rusun— inkarcılıktır. Ayrıca sözü geçen şeyh ölmeden önceki son hastalığı sırasında seçkin Müridleri için «bunlar benim müridlerim değildir, hepsi merduddur» demiştir. Böyle demesinin sebebi, onların varlık duygusundan ta­mamen sıyrılmalarını sağlamaktır. Yoksa hiç bir şeyhe fena mertebesine ermiş bir müridi reddetmek yakışmaz. Nitekim «fani reddedilmez» denmiştir. Ayrıca Gavs-ül Azam hazretlerinin halifesi Şeyh Halid de böyle demiştir.

Gavs-ül Azam hazretlerinin Molla Muhammed Pesyayi adında bir müridi vardı. Bu zatın baş Mürid olacağı sanılıyordu. Fakat önceden tahmin edildiği gibi yükselememiş, hatta hamlık ve noksanlık bataklığından bile çı­kamamıştı. Bunun sebebi şuydu: Bu zat bir üzüm bağı satın almıştı. Bu bağı o kadar çok sevdi, kalbini ona o kadar çok bağladı ki, sırf bu yüzden kendisi için müm­kün olan dereceye yükselemedi.

Tarikatın dayanağı ihlâs, muhabbet ve şeriate bağlı­lıktır. Tarikatın gayesi marifetin karmaşık problemlerini açıklığa kavuşturmak ve şeriat hükümlerinin detaylarım öğretmektir. Meselâ Mürid, neden abdestin bazı azaları ilgilendirmesine karşılık gusülün tüm bedeni ilgilendirdi­ğini öğrenir. Bu sorunun cevabını alırken öğrenir ki, abdest ve gusülden maksad bazı hareketlerden doğan kirliliği gidermektir ve bazı hareketlerin yol açtığı kirlilik di­ğer bazı hareketlerin yol açtığı kirlilikten daha ağırdır.

Kerametlerin en üstünü ve en büyüğü istikamet ve cezbedir. İnsanlardan yüz çevirip sadece ulu Allah’a sığınan kimse mutlak mânâsı ile velidir.” İnsan kılmadığı’bir tek namaza karşılık seksen bin yıl cehennem azabı çeker. İnana sağlam olmayanın veya Kelime-i Şehadeti doğru şekilde dile getirmeyenin imanı yoktur. Fatiha süresini doğru okuyamayan kimsenin de nikâhı batıldır, geçersizdir. Buna göre kendisi zinakâr olduğu gibi çocuğu da zina çocuğudur, kendisine varis olamaz.

 

Abdurrahman Tağî hazretleri —Allah ondan razı ol­sun— Kaskanî köyünde bu yüce nisbeti teşvik etmek ve her zaman parçasının nisbetinin ayrı olduğunu belirtmek üzere şunları söyledi:

— «Vakitlerin, yerlerin ve aralarında bulunulan kim­selerin değişmesi ile nisbet de değişir. Bi r vaktin nisbeti başka bir vaktin nisbetinden farklıdır. Buna göre farklı vakitleri gözetmek gerekir. Her köyün nisbeti başka bir köyün nisbetinden farklıdır.

Meselâ tüm halkı Mürid olan köyün nisbeti başka, halkı arasında hiç bir Mürid bulunmayan köyün nisbeti başka, halkının tümü inkarcı olan bir köyün nisbeti baş­ka ve tüm halkı kâfir olan bir köyün müridi de daha baş­kadır.

Daha önce gelip göçen şeyhler kendilerinden sonra gelenlerden nisbet beklerler. Hiç kimsenin nisbeti başka­sının nisbetine benzemez. Mürid başkasından nisbet al­mak isteyince kendi nisbetinden sıyrılarak nisbet almak istediği kimsenin haline bürünmelidir. Mürid her vakit ve her yerde kendi nisbetinden sıyrılmalıdır.»

Sözlerinin burasında kendilerine «Mürid kendi nisbe­tinden nasıl sıyrılır?» diye sordum. Sözlerine şöyle devam etti:

— Müridin kendi nisbetinden sıyrılmasının mânâsı kemal sıfatlara talip olmaktır. Evin nisbeti, odanın nisbe­tinden farklıdır. Buna göre eğer ben evin nisbetinden sıyrılamazsam, odanın nisbetini göremem. Bunun tersi de doğrudur. Evin ve odanın dışında da farklı bir nisbet var­dır. Cahillerin nisbeti alimlerin nisbetinden farklıdır. Bun­ların ayrı ayrı olmaları ile bir odada bir arada bulunma­ları halleri için de ayrı ayrı nisbetler vardır.

Alimler cahiller ile birlikte toplanırsa nisbetleri baş­ka, buna karşılık kendi aralarında buluşurlarsa nisbetleri daha başkadır. Ben bazan alimlerin avamla birlikte te­veccühe katılmalarını tercih ederim. Çünkü feyizler te­veccühe katılan kişilerin sayışına göre gelir. Bazen de alimlerin ayrıca teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü onların teveccühü avamınkinden farklıdır. Alim­ler avamla birlikte biraraya gelince kıskançlık ihtimalin­den şüphelenmedikçe birarada olmalarını tercih ederim. Buna karşılık kıskançlık ihtimalinden kuşku duyduğum takdirde ayrı ayrı. toplanmalarını isterim. Çünkü cahille­rin teveccühü ile alimlerin teveccühü arasında fark var­dır. Bazan birinin teveccühü bir saat sürerken öbürünün teveccühde bulunmaması mümkündür.

 

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*