Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/nursinne/public_html/wp-config.php:1) in /home/nursinne/public_html/wp-content/plugins/wordpress-mobile-pack/inc/class-wmp-cookie.php on line 50
Kelimat-ı Kudsiyye 7. Bölüm | Nurşin

share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kelimat-ı Kudsiyye 7. Bölüm

0 yorum

Abdurrahman Taği hazretleri –Allah ondan razı olsun- aynı konuda hicri 1293 yılında Tercunk köyünde bir arkadaşımıza ders vermek üzereyken şunları söyledi:

Kötü sıfatlardan mücerred vaziyette bulunan nefis, kemal sıfatlardan ve manevi hakikatlerin tecellisinden arınmış olan ruhun mukabilidir. Bu makam yalnız iman makamıdır. Kalp asli özelliği miskinlik olan toprağın karşılığıdır. Sır ateşin mukabilidir. Bu ateş tabakası toprak tabakasından beşbin yıl uzakta belirli bir küre halindedir ve özelliği hiddet ile öfkedir.

Hefa da suyun karşılığıdır. Su tabakası da ateş tabakasının beş bin yıl altında bulunur. Suyun kendi rengi yoktur, o en yakınında bulunan şeyin rengini alır. Bu özellik münafıklığın ta kendisidir. İnsanın arkadaşlık ettiği kimselerin değişik karakterlerine uyarak farklı karakterlere bürünmesini gerektirir.

 

Ehfa latifesi ise hava unsurunun karşılığıdır. Hava tabakası da suyun birçok konak altında bulunur. Havanın özelliği kibir ve büyüklük taslamaktır. Herhalde şimdi aşağıdaki ayetin manası anlaşılmıştır:

‘Sonra onu (insanı) en aşağıya düşürdük.’ (Tin suresi 4)

İşte müridin kendini ellerine teslim etmiş olduğu kamil ve kemale erdirici mürşid, mürid üzerinde tasarruf etmeye girişince önce havanın insanda meydana getirdiği özellik olan kibirliliği gidermekle işe başlar. O zaman Ehfa latifesi, bu çirkin huyun kıskacından sıyrılarak yükselmeye başlar. Arkasından münafıklığı gidermeye girişince bu defa Hefa yükselmeye başlar.

Sonra hiddet ve öfke gidermeye koyulur. O zaman da Sır latifesi yükselmeye başlar. Daha sonra insandaki uyuşukluğu tedavi etmeye koyulur. O zaman da Kalp yükselmeye başlar.

İşte böylece bu dört latife kötü huyların pençesinden kurtularak iyi huylara doğru yükselirler. Hedefleri olan iyi huylar daha önce söylediğimiz gibi sırası ile sabır, şeriat taraftarlığı, tevazu ve kendini Allah’tan başka hiç kimseye muhtaç hissetmemektir. Nitekim Ulu Allah şöyle buyurur:

‘Onlar boş şeylerle karşılaşınca yanlarından şerefle geçerler.’ Furkan Suresi 72

Bu arada ruh da nefis muhabbetinden sıyrılarak Allah muhabbetine doğru yükselir. Böylece insan varlığında bulunan latifeler Allah’a doğru harekete geçmiş olurlar. Fakat nefsin kendine ait bir gücü vardır. Bu güce dayanarak bazen ruhu egemenliği altına alır ve onu tekrar eski yerine döndürür. Bazen de ruh nefsi egemenliği altına alarak kendi alemine doğru yükselmeye devam eder.

Bu durumda ruh günden güne güçlenirken nefis de yavaş yavaş zayıflar. Bunun sonunda latifeler kalbin Arş’ın üzerindeki yurduna ulaşır. Bu duruma temkin makamı denir. Artık latifeler nefsin baskısıyla tekrar bu aleme dönmezler.

Arş’a kalbe bağlı olarak Arş denmiştir. Asıl Arş kalptir. Sözünü ettiğimiz asliyet ve tebeyyet İlahi tecelliler bakımındandır.

Ruhun makamı kalbin makamının üstündedir. Onun üzerinde Sırrın makamı bulunur. Sırrın makamının üzerinde Hefanın, onun da üzerinde Ehfanın makamı bulunur. Nefsin makamı mahlukat alemi, ruh ile kalbin makamı Alem-i emir; Sırrın, Hefanın ve Ehfanın makamı da Alem-i Zattır. Sırrın, Hefanın ve Ehfanın seyri (gelişmesi) Zat aleminde gerçekleşir. Alem-i Emir, mahlukat alemi ile Zat alemi arasında bulunur.

Alem-i Emr’de sevmek ve sevilmek vasıfları bulunduğu için yine boyut (uzaklık) söz konusudur. Fakat Zat aleminde hiçbir vasıf bulunmaz. Latifelerin altı çeşit geri dönüşü olabilir. Bunlardan biri nefsin makamından çirkin sıfatların makamına dönerek olur. O zaman batın alemi harap olur.

Bazen latifeler kalbin makamından geri dönerler. O zaman bu makamın sahibi eksiklerden, kemale ermeyenlerden sayılır. Tam geri dönüş Ehfanın makamından nefsin makamına inerek gerçekleşen geri dönüştür.

Derviş kelime manasıyla muhtaç, ıstılahi manası ise Allah’a muhtaç kimse demektir. Istılahi manadaki dervişe bir ton altın ve gümüş bile verseniz muhtaç olma ve fakirlik vasfından çıkmaz. Çünkü amacı Allah’tır, başka bir şey değildir.

Derviş aynı zamanda, Nakşibendilik dışında kalan diğer tarikatların mensuplarının unvanıdır. Diğer tarikatların mensupları aşağıdaki hadiste söz konusu edilen cezbe ehlinden değildirler:

‘Hakkın cezbelerinden bir cezbe tüm insanlar ile cinlerin amellerine denktir.’

Nakşibendî olmayan mürid cezbe hali kazanınca Nakşibendi olur. Buna karşılık Nakşibendi müridi cezbe hali kazanmadıkça gerçek anlamı ile Nakşibendi olamaz. Çünkü diğer tarikatların mensupları terki terk makamına eremezler.

Buna karşılık bu yüce tarikatın mensupları gerçek anlamı ile derviştirler. Çünkü onlar şu beş safhalı terki gerçekleştirirler:

1- Dünyayı terk etmek

2- Ahireti terk etmek

3- Varlığı terk etmek

4- Yokluğu terk etmek

5- Terketmeyi terk etmek (terki terk)

Derviş kelimesini meydana getiren harflerden dal, dünyayı terk etmeye, ra ahireti terk etmeye, vav varlığı terk etmeye, ya yokluğu terk etmeye ve şin harfi de terk etmeyi terk etmeye işaret eder. Bu işaretler Nakşibendi ıstılahına göredir. Yoksa mesela Kadiri tarikatının ıstılahına göre, mesela, şin harfi yokluğu (adem-i) terk etmeye işaret sayılır.

***

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*