share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kendini İlmen Ve Ahlâken Sürekli Geliştirmek

0 yorum

Hizmet insanı, keyfiyetli bir hizmet sunabilmek için, kendi gelişimini de ihmâl etmemelidir. Sürekli bir tekâmül (olgunlaşma) gayreti, onun tabiî vasfı olmalıdır. Yeterli bilgi ve tecrübeye sâhip bulunmayan, ahlâkî ve mânevî gelişimini önemsemeyen, işinin ehli olmayan bir hizmet eri, lâyık-ı vechile ciddî bir hizmet ortaya koyamaz.

Diğer taraftan, hayatta tekâmül ve değişim, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu ilâhî bir kânundur. Hayâtın bu akışına ayak uyduramayan her bir varlık, zamanla silinip yok olmaya mahkûmdur. Bu itibarla hizmet ehli de, bu ilâhî kânuna riâyetle kendini geliştirmeyi bir vazife bilmelidir.

Bir başka husus da, zamanın şartlarına göre hizmetin yapılış şeklinin ve hattâ yapılacak hizmet çeşitlerinin farklı olabileceği gerçeğidir. Dün, yapılması elzem olan bir hizmet, bugün için ehemmiyetini kaybetmiş olabileceği gibi, hizmetin yapılış keyfiyeti de farklı olabilecektir. Bunların farkında olabilmek, ancak hizmet ehlinin sürekli kendini geliştirmesiyle mümkündür. Hazret-i Mevlânâ’nın şu ifâdeleri, söylenecek sözün bile dâimâ yeni bir üslûb ile söylenmesinin lüzûmunu ortaya koymaktadır:

Düne âit ne kadar söz varsa, dünle beraber gitti cancağızım.

Şimdi yeni bir gün, öyleyse yeni şeyler söylemek lâzım.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da:

“Çocuklarınızı kendi yaşadığınız zamanı değil, onların yaşayacakları zamanı dikkate alarak yetiştirin.” buyurmak sûretiyle, içinde yaşanılan devrin îcap ve gerçeklerini dikkate almanın zarûretine işâret etmiştir.

Bu bakımdan hizmet ehli, özellikle şu hususlarda kendini geliştirmeye ehemmiyet vermelidir:

a. İlmî tekâmül

Hizmet ehli öncelikle, ebedî istikbâlini temin edecek bilgilerle mücehhez olmalıdır. Bâtıl düşünce ve inançlara kapılmamak için, sıhhatli bir akâid bilgisi edinmelidir. İbâdet ve amellerinde ilâhî ölçülere göre hareket edebilmek maksadıyla, ilmihâl bilgilerini öğrenmelidir. Allâh Teâlâ’nın rızâsına uygun bir kul olabilmek gâyesiyle de, insanlığa rahmet ve örnek olarak sunulan Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in hayatını, bir gönül hassâsiyeti ile okuyup idrâk etmelidir.

İnsanlığa bir hidâyet rehberi ve gönüllere şifâ olarak takdîm edilen Kur’ân-ı Kerîm’i, gönlünün feyiz kaynağı hâline getirmelidir. Onu devamlı okumayı, ahkâmını öğrenip onunla amel etmeyi kendisine vazife edinmelidir.

Hizmet ehli, şahsiyetinin gelişmesine ve kültürünün artmasına vesîle olabilecek kitapları okumayı ihmâl etmemelidir. Diğerlerinin yanısıra özellikle edebî ve târihî eserleri de okuyarak bilgi ve kültür seviyesini sürekli artırmalıdır.

Hizmette kendisine ışık tutacak Kur’ân-ı Kerîm kıssalarını, peygamber ve ehl-i tasavvuf öğütlerini, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın vâlilere gönderdiği tavsiyeleri40 ve gönül ehli zâtların nasihatlerini âdetâ vird edinip zaman zaman okumalıdır.

Bu okuma faâliyeti yanında ilim meclislerine devam etmek de şifâhî bir sûrette bilgi sâhibi olmayı sağlayan âmillerden biridir. Bunun için istikâmet sâhibi âlimlerin sohbet ve konferanslarını kaçırmamalıdır.

b. Mânevî tekâmül

Hizmet eden kişi, hizmetine devam ettiği müddetçe mânen de terakkî etmelidir. Gönlünü Rabbine lâyık-ı vechile verip ihlâs, edeb ve tevâzu üzere kulluk vazifesini kemâliyle yapmaya gayret etmelidir. Hizmet ehli, rûhen inkişâf ve terakkî edemezse, yaptığı hizmetler ekseriyetle tersine tahakkuk eder. Böyle olunca yapılması îcâb edeni yapmaz, yapılmaması îcâb edeni yapar. Çünkü firâset sâhibi olamamıştır. İş böyle cereyân edince de hizmetten semere alınamaz ve yorgunluktan başka bir şey elde edilmez. Çünkü niyeti zayıf olduğu için -her ne kadar kendini kusursuz görse de- Cenâb-ı Hakk’ın nusretinden mahrum kalır. Bu bakımdan ilâhî muhabbet ve nusrete nâil olabilmek için, gönüllerimizin takvâ duygusu ile olgunlaşmasına ehemmiyet vermemiz îcâb eder.

Makbul bir hizmet sunabilmek, firâset sâhibi olup Allâh’ın nusretine nâiliyetle mümkündür. Bu da Allâh’ın sevdiği bir kul olabilmeye bağlıdır. Bunun yolu ise hadîs-i kudsîde şöyle beyân edilmiştir:

“…Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık sağlayamaz. (Farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de yaklaşmaya devam eder; nihâyet onu severim. Kulumu sevince de Ben (âdetâ) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikâk, 38)

Kalbin zindeliğini muhâfaza edip mânen terakkî etmek, nazargâh-ı ilâhî olan gönlün selîm hâle gelmesine bağlıdır. Bu ise, şu esaslara riâyetle sağlanabilir:

1. Rızkın helâl olmasına dikkat etmek.

2. Kul ve mahlûkât hakkına riâyet etmek.

3. Sürekli istiğfar ve duâ hâlinde bulunmak.

4. Kur’ân-ı Kerîm okumak ve ahkâmına tâbî olmak.

5. İbâdetleri huşû ile edâ etmek.

6. Geceleri ihyâ etmek. (Gecelerimiz ne kadar aydınlık olursa, o, gündüzümüze de in’ikâs eder. Seherler, en kıymetli anlardır. O vakitleri ziyân etmek, acı bir mahrûmiyettir.)

7. Zikrullâh ve murâkabeye devam etmek.

8. Ölümü tefekkür etmek.

9. Sâlih ve sâdıklarla beraber olup, fâsık ve fâcirlerden uzak durmak.

10. İlmiyle amel eden âlim ve âriflerin sohbetlerine devâm etmek.

11. İnfak ehli olmak.

Hâsılı insanı eğitip onu yetiştirecek eğitimci, hocaefendi, öğretmen gibi hizmet insanlarının önce kendi gönüllerini bir dergâh hâline getirmeleri zarûrîdir. Gönül âlemi bir dergâh hâline gelmemiş kimselerin bina duvarlarından farkı yoktur. Ki bunlar, bir müddet sonra yıkılır ve yok olurlar. Ancak gönüllerini insanlara açarak onları kucaklayanlar, Hazret-i Mevlânâ ve Yûnus Emre Hazretleri gibi kıyâmete kadar yaşarlar ve mekteplerindeki ezel ve ebed dersleri de kesintisiz devam eder.

c. Meslekî tekâmül

Hizmet ehli, hizmetin gerektirdiği bilgi, beceri ve tecrübeye sâhip olmalıdır. Bu liyâkat kazanılmazsa, isâbetli hizmet yapılamayacağı gibi, aksine zararlı bile olunabilir. En güzel ve sağlam bir şekilde yapılan hizmetler, hiçbir zaman zâyi olmaz. Nitekim âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ:

إِنَّالَانُضِيعُأَجْرَمَنْأَحْسَنَعَمَلًا

“…Biz, yaptığını en güzel şekilde yapanın amelini aslâ zâyi etmeyiz.” (el-Kehf, 30) buyurmuştur.

Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- de:

“Allâh Teâlâ, yaptığı işi en güzel ve sağlam bir şekilde yapan kimseyi sever.” (Deylemî, Müsned, I, 157) buyurmuştur.

Bu itibarla hizmet ehli, yaptığı hizmetin en güzel nasıl îfâ edilebileceğini öğrenmekle mükelleftir. Hadis-i şerîften anlaşılan bir diğer husus da, yapılan hizmetlerin ihsân şuuru içerisinde, yâni Allâh’ı görüyormuş gibi bir titizlik ve hassâsiyetle yerine getirilmesinin, ilâhî muhabbeti celbedeceği gerçeğidir.

Hâsılı kendimizi ilmen ve ahlâken sürekli geliştirmek demek, zâhirî ve bâtınî karakter, vakar ve şahsiyetimizi oluşturan vasıf, keyfiyet ve hasletlerimizi devamlı olarak artırmak ve mükemmelleştirmek demektir. Zîrâ:

Keyfiyetli nesil, ancak keyfiyetli mürebbîlerin, yâni ilim ve ahlâk bakımından terbiye eden olgun şahsiyetlerin eseridir. Keyfiyetsiz ve vasıfsız kimselerin yetiştirdikleri ise, tabiî olarak kendileri gibi yetersiz ve cılız kimselerden ibâret olur. Onun için yüksek ve yüce gâyelere ancak kâmil şahsiyetlerle varılabileceğinden, onları üstün karakterli ve mahâretli ellerde yetiştirmelidir. Nitekim böyle bir kıvam sergileyen Çanakkale’nin yiğit ve âbidevî nesli ile ecdâdımız, târihin hâlâ gözlerini kamaştıran unutulmaz bir destan yazmıştır. Kumandanın şehid olduğu yerde her asker bir kumandan kesilmiş ve o şanlı nesil, «Çanakkale geçilmez!» ifâdesini târihin sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır.

Gerçekten, bir cemiyette emânetleri omuzlayacak keyfiyetli insan varsa, o cemiyetin insanlarını zirvelere ulaştırmak mümkün ve kolaydır. Şâyet keyfiyetli ve vasıflı şahsiyetler yoksa, toplumlarda insan krizi başlar. Tıpkı baş koptuğunda vücut ve ayakların bir müddet sendeledikten sonra mecâlsiz bir şekilde toprağa düşmesi gibi hazîn bir hüsran yaşanır. Onun için en mühim mesele, yüksek karakter ve husûsiyetlere sâhip keyfiyetli insanlar yetiştirmektir. Merhum Âkif’in dediği gibi:

“Adam ister yalınız etmeye bir kavmi adam!..”

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- birgün dostlarıyla birlikte oturuyordu. Onlara (Allâh’tan) bazı talep ve temennîlerde bulunmalarını söyledi. Oradakilerden bir kısmı:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca paralarım olsun da Allah yolunda infak edeyim!..” şeklinde niyet izhâr etti.

Bir kısmı:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca altınlarım olsun da Allâh için harcayayım!..” tarzında talep belirtti.

Bazıları da:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca mücevherlere sahip olayım da onları Allâh yolunda sarfedeyim!..” diye temennî etti.

Ancak Hazret-i Ömer:

“–Daha, daha fazlasını isteyin!” deyince onlar:

“–Allâh Teâlâ’dan daha başka ne isteyebiliriz ki?!” dediler.

Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Ben ise, içinde bulunduğumuz şu hânenin Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muâz bin Cebel ve Huzeyfetü’l-Yemânî gibi (müstesna ve seçkin, her yönden kâmil) kimseler ile dolu olmasını ve bunları Allâh’a itâat yolunda, yâni tebliğ ve ıslâh hizmetlerinde istihdâm etmeyi temennî ederim…” dedi. (Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I, 54)

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*