share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kur’ân-I Kerîm Eğitim Ve Öğretimi

0 yorum

KUR’ÂN-I KERÎM EĞİTİM VE ÖĞRETİMİYLE İLGİLİ HİZMETLERE BİRİNCİ DERECEDE EHEMMİYET VERMEK

İnsanlığa hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, Allâh Teâlâ’nın biz kullarına göndermiş olduğu ilâhî bir emânettir. Bu emâneti nefsimizden başlayarak Allâh’ın kullarına taşıyabilmek, en mühim hizmetlerin başında gelir. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenen ve öğretendir.” (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 21) buyurulmuştur.

Bir insana yapılabilecek en büyük hizmet, onun ebedî istikbâlini kazanmasına yardımcı olmaktır. Bunun yolu da onu istikâmet üzere bir kulluğa yönlendirebilmektir ki bu da ancak Kur’ânî duygularla istikâmetlenmek ve ahlâklanmakla mümkün olur.

Kur’ân, muzdarip rûhlara, yorgun gönüllere şifâ ve tesellî bahşedici ilâhî hikmetler menbaıdır. Yüce Rabbimiz, ilâhî kelâmını tüm insanlığa şöyle takdîm eder:

يَاأَيُّهَاالنَّاسُقَدْجَاءتْكُممَّوْعِظَةٌمِّنرَّبِّكُمْوَشِفَاءلِّمَافِيالصُّدُورِوَهُدًىوَرَحْمَةٌلِّلْمُؤْمِنِينَ

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllere bir şifâ, müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)

Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmete kadar bütün beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılayabilecek kemâlât, hakîkat ve sırları muhtevî bulunmasıyla da, muhteşem bir rehber hüviyetindedir. Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in bu husûsiyetini şöyle beyân buyurur:

“Şüphesiz ki bu Kur’ân en doğru yola iletir; sâlih amellerde bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfât olduğunu müjdeler.” (el-İsrâ, 9)

Kur’ân-ı Kerîm, rehberliği kıyâmete kadar devâm edecek olan ilâhî bir kitap olduğundan, onun gölgesi altındaki her mümin de, ölümün ebediyet kapısı aralanıncaya kadar Kur’ân’ın gösterdiği istikâmette yaşamaya gayret etmelidir. Yâni Kur’ân’ın rehberliğine sâdık kalmalı ve bu yüce emânet ile insanlığın hidâyet ve huzûruna vesîle olarak gelecek nesilleri onunla îmâr ve ihyâ etmeyi kendisine bir vazife bilmelidir. Bu vazîfenin ne kadar azametli olduğunu, asr-ı saâdette yaşanan şu hâdise açık bir şekilde sergilemektedir:

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, bir talep üzerine Ra’l, Zekvân, Usayye ve Benû Lihyân kabîlelerine ensâr-ı kirâmdan, kendilerine “kurrâ” adı verilen yetmiş kadar Kur’ân muallimi göndermişti. Bunlar, Bi’r-i Maûne denilen yere vardıklarında, bu kabîlelerin ahâlîsi ihânette bulunarak onları şehid ettiler. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e bu haber ulaşınca tam bir ay o kâtillere bedduâda bulundu.

Kendisini Tâif’te taşlayanlara bile bedduâda bulunmayan rahmet ve şefkat peygamberinin Kur’ân muallimlerine yapılan bu ihânet karşısında bedduâda bulunması, Kur’ân hizmetine mânî olanların ne büyük bir cürüm işlediklerinin bir göstergesi olduğu gibi, Kur’ân hizmetkârlığını ihlâsla îfâ etmenin, Allâh Rasûlü’nün nazarında ne şerefli bir mevkii bulunduğunun da açık bir delilidir.

Peygamber Efendimiz’in Kur’ân-ı Kerîm’e verdiği bu büyük ehemmiyet, O’nun mânevî terbiyesi altında olgunlaşan ashâb-ı kirâmın gönül dünyasına, kâbına varılmaz bir Kur’ân muhabbeti olarak aksetmekteydi. Nitekim ashâbın Kur’ân-ı Kerîm’e duydukları eşsiz muhabbet tablolarından sadece bir tânesi şöyledir:

Zâtü’r-Rikâ Gazvesi’nde ashâbdan Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr -radıyallâhu anhümâ-, Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek, gönüllü olarak gece nöbet tutmak istediklerini söylemişlerdi. Bu talepleri kabul edilince Ammâr -radıyallâhu anh-, gecenin ilk yarısında istirahat etmeyi tercih ettiği için uyudu. Arkadaşı Abbâd -radıyallâhu anh- ise kalkıp namaza durdu. O sırada gizlice kendilerine yaklaşmış olan bir müşrik, Abbâd -radıyallâhu anh-’ı farkedip ona bir ok fırlattı. Abbâd -radıyallâhu anh-, hiç istifini bozmadan, vücûduna isâbet eden bu oku çıkarıp namazına devâm etti. Fakat ardından ikinci ve üçüncü oklar da vücûduna isâbet etti. O ise her defâsında okları çekip çıkarıyordu. Nihâyet rukû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşı Ammâr’ı uyandırarak:

“–Kalk! Ben yaralandım.” dedi. Ammâr’ın sıçrayıp kalkması üzerine gözcülerin iki kişi olduğunu anlayan müşrik kaçtı. Ammâr, Abbâd’ı kanlar içinde görünce:

“–Sübhânallâh! İlk ok isâbet ettiğinde beni uyandırsaydın ya!” dedi. Abbâd -radıyallâhu anh- ise namaza ve Kur’ân-ı Kerîm tilâvetine olan aşk ve şevkini gösteren şu cevâbı verdi:

“–Tam bir sûre okumaya başlamıştım. Onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama oklar peşpeşe gelince rukûya varıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercih ederdim!”36

Kur’ân-ı Kerîm’e olan hürmet, iştiyak ve muhabbet, gönülleri ihyâ ederken, ona karşı gösterilen ihmâl ve hürmetsizlik de, insanın mânevî hayatını karartan mâsiyetlerin başında gelmektedir. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, kendisine ümmetinin günahları gösterildiğinde, en büyük günâhın “öğrenilen Kur’ân’ı unutmak” olduğunu görmüşlerdir.37

Bu münâsebetle hem kendimizi ve hem de evlâdlarımızı, öğrenmeye ve yaşamaya çalıştığımız Kur’ân-ı Kerîm’in muhabbet ve ahlâkı ile techîz etmeliyiz ki onun feyz ve bereketi ile ihyâ olalım. Aksi hâlde Kur’ân-ı Kerîm gönüllere nüfûz etmez. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Ümmetimin üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kurrâ (Kur’ân okuyucular) artacak, fakihler (amel-i sâlih sahibi hikmet ehli gerçek âlimler) ise azalacak ve ilim çekilip alınacak… Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki, insanların okudukları boğazlarından aşağıya geçmeyecek…” (Hâkim, Müstedrek, IV, 504)

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selîm sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.”

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit)Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:)Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 190-191)

Bu âyet-i kerîmeler nâzil olduğunda Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Yazık bu hususta düşünmeyene!”

Diğer bir rivâyette ise:

“Vay bunu çeneleri arasında çiğneyip (sadece lâfızda kalıp) üzerinde düşünmeyene!..” buyurdular.38

Demek ki, Kur’ân eğitimi öncelikle onun yüce iklîmine ve tefekkür âlemine girebilmekle başlamalıdır. Aksi hâlde tefekkürden uzak ve şuursuzca okuyuşlar, hadîs-i şerîfteki ifâdesiyle:

“Boğazdan aşağıya geçmeyecek”, yâni kulun gönül âlemine faydası olmayacaktır.

Hak ve hakîkat adına her fetret devrinden kurtuluşun en mühim vesîlesi, Kur’ân-ı Kerîm hizmetindeki gayretler olmuştur. Zamanımız, böyle azim ve gayretlerin hayâtî bir ehemmiyet arz ettiği bir devirdir. Bu zamanda bütün ümmetin yeniden silkiniş ve öz benliğine dönüşünü temin edebilecek olan asıl hizmet, Kur’ân-ı Kerîm’e yönelen ilgi ve alâkaya revaç verebilmektir.

Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın “nûrunu tamamlayacağı” vaadi bir îmân umdesidir. Lâkin Cenâb-ı Hak nûrunu tamamlamak husûsundaki vaadini insanlar eliyle gerçekleştireceğine göre hepimiz, o vaadin gerçekleşmesinde canhıraş bir hamle ve fedâkarlık hâlinde olmalıyız. Yoksa Rabb’imiz yine nûrunu tamamlar, fakat bu hizmetlerde ihmalkâr davrananlar mes’ûl olurlar. Allâh Rasûlü’nün yanında bütün seferlere katılıp da yalnız Tebük Seferi’ne iştirak etmeyen o üç kişiye gelen ilâhî cezâ mâlûmdur. Şu hâlde ferdî mesûliyetten kurtulabilmek için îmân ve İslâm’ın galebesi istikâmetinde, şahsî ve dünyevî işler için katlanılan fedâkarlıklarla kıyaslanamayacak derecede büyük bir himmet sâhibi olmak zarûrîdir.

 Bu şanlı îmân hizmetinden bir hisse alabilmekten daha şerefli ne olabilir? Ancak tâkat nispetinde bir gayret sergilemeden, sırf ümid ve inancın ilâhî yardımları celbedeceğini beklemek de İslâm’ın rûhuna zıt bir keyfiyettir.

İnsanların selde sürüklenen kütükler misâli zamanın menfî modalarına kapıldığı günümüzde ayakta kalabilmemiz; küfür, ilhad ve tâviz selinden üzerimize bir katre dahî sıçramayacak sûrette korunabilmemiz için, yakınlarımıza, âile efrâdımıza, muhîtimize Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmeye, onun nûrunu, feyzini, bereketini yaymaya gayret etmeliyiz. Kur’ân-ı Kerîm’e olan ihtiyâcımızı aslâ unutmamalıyız. Kur’ân ile dâimî bir ünsiyet içinde hemhâl olmamız; onun emir ve nehiyleri ile istikâmetlenmemize ve ahlâkı ile ahlâklanmamıza vesîle olur. Aksine hareket büyük bir hüsrandır. Ebedî istikbâli, fânî lezzetler mukâbilinde hebâ etmektir.

Kur’ân nûrundan uzak yaşayanlar, hayatın zulmet yolcularıdır. Bilhassa tahsîl çağındaki çocuklarımızın Kur’ân-ı Kerîm ve dînî bilgilere, îmân ve ahlâk terbiyesine şiddetle ihtiyaçları vardır. Dînî terbiyeyi yalnız âilelerin verebileceği kanaati doğru değildir. Nasıl fennî tahsîl âileden değil mektepten alınıyorsa, dînî tahsîlin de ehlinden alınması zarûrîdir. Bununla beraber, kendi çocuklarımız için dînî gayrette bulunurken, civârımızdaki gençleri ihmâl etmek de İslâm’ın emrettiği diğergâmlığa uygun düşmez.

Kâinâtın en mükerrem varlığı olan insanların, nesillerini mânevî duygu ve Kur’ân nûrundan bîgâne yetiştirmeleri çok acı bir hüsran sebebidir. Ana ve babanın esas vazifesi, onları lüzûmundan fazla ten gıdaları ile ifrâta varacak şekilde beslemek değil; daha ziyâde rûhî gıda ve neşvelerle istikbâle hazırlamaktır.

İnsanların ekseriyetle maddeye râm oldukları zamânımızda, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm hocalarının talebelerine daha çok ihtimâm göstermeleri zarûrîdir. Talebenin gönlü, hocasının muhabbeti ile dolmalıdır. “Elif-bâ”ya başlamadan önce, ondan “Elif”in hakîkatini öğrenmelidir. Minicik yüreğine, Allâh ve Rasûlullâh sevgisinden pırıltılar aktarılarak feyz ile yoğrulmalıdır. İslâm’ın nezâket, zarâfet ve tüm güzellikleri mâsum kalblerde mâkes bulmalıdır.

Allâh kelâmının tâlimine, ilâhî hitâba muhâtab olabilmenin heyecânı ile başlanmalıdır. Böylece minik ve mâsum yürekler, Kur’ân “Elif-bâ”sının diğer alfabelerden farkını anlayıp, hayat boyu ona ihtirâm üzere olurlar. Kalben de bu Aziz Kitâb’ın mânâsıyla yoğrularak ilâhî esrârın nûrânî bir hazînesi hâline gelirler.[12]

Mâsum gönüller, Allâh -celle celâlühû-, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve Kur’ân-ı Kerîm’in muhabbet ve rûhaniyeti ile dolduğu zaman, ibâdetler de şevk ve huşû içinde kemâle doğru mesâfe alır. Kalblerindeki îmânları kuvvetlendiği için gönül dünyaları zenginleşir. Kur’ân-ı Kerîm’i bambaşka bir lezzet ile tilâvet ederler. Emir ve yasaklarına karşı dikkatli olurlar. Kur’ân ve Rasûlullâh ahlâkı ile ahlâklanırlar.

Böyle bir evlâda sâhip olmak, her ana-baba için büyük bir ebediyet kazancıdır. Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîflerinde bu kazancı şöyle ifâde buyurur:

“Allâh Teâlâ cennetteki sâlih kulunun derecesini yükseltir de, hayrete düşen kul:

«−Yâ Rabbî! Bu terfî bana hangi sebeple verildi?» der.

Allâh Teâlâ da:

«−Çocuğunun sana yaptığı istiğfar ve duâ sebebiyle.» buyurur.” (Ahmed bin Hanbel, II, 509; İbn-i Mâce, Edeb, 1)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:

“İnsan ölünce, üç şey müstesnâ bütün amellerinin sevâbı kesilir. Bunlar, sadaka-i câriye, kendisinden istifâde edilen bir ilim, arkasından duâ eden sâlih evlâd.” (Müslim, Vasiyyet, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36)

Hülâsa Kur’ân-ı Kerîm hizmeti, büyük bir îtinâ ve hassâsiyet isteyen gönül işidir ve Allâh’ın kuluna yüce bir lutfudur.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*