share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kusurları Nefsinden Muvaffakiyeti Allah’tan Bilmek

0 yorum

Allâh için yapılan hizmetlere nefsâniyetin karıştırılmaması son derece mühimdir. Hizmet ehlinin en çok dikkat edeceği husus, muvaffakıyeti kendinden değil, Rabbinden bilmektir. Cenâb-ı Hak müminlerin, Bedir Gazvesi’ndeki muzafferiyetinden bahsederken:

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى

(Ey Habîbîm!) Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat onları Allâh öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allâh attı…” (el-Enfâl, 17) buyurmak sûretiyle, gerçek fâilin hakîkatte kendisi olduğunu bildirmiştir.

Bu gerçeği aksettiren bir diğer misâl de şudur:

Hazreti Mûsâ’nın gösterdiği mûcizelerle kibir duyguları alt-üst olan Firavun, çâresizlik içinde kalmıştı. Bu durumdan kurtulmak için devrinin en ileri hüner sahipleri olan sihirbazlarla Mûsâ    -aleyhisselâm- arasında bir müsâbaka tertipledi. Yine de endişeli idi. Sihirbazlara sormadan edemedi:

“–Peki, Mûsâ’ya gâlib gelebilecek misiniz?”

Baş sihirbaz şöyle dedi:

“–Biz sihrin son noktasındayız! Bu işi, yeryüzünde bizden daha iyi bilen kimse yoktur! Yâni biz, zirvenin de nihâyetiyiz! Öyle ki, gökten sihrimizi bozucu bir güç inmedikçe, onu mutlakâ yeneriz. Elbette biz daha güçlü ve kuvvetliyiz!”

Müsâbakanın bir bayram günü yapılması kararlaştırıldı. O gün herkes toplandı. Halk, olacakları izlemek için sabırsızlanıyordu.

Sihirbazlar ip ve değnekleri meydana attıklarında her biri bir yılan hâline geldi. Bu sahne, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

“…(Mûsâ) bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.”

“Mûsâ, birden içinde bir korku duydu.”

“–Korkma! dedik: Üstün gelecek olan kesinlikle sensin!”

“Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun! Yaptıkları sadece bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz!..»” (Tâhâ, 66-69)

Mûsâ -aleyhisselâm- da asâsını attı. Asâ, o anda bir ejderhaya dönüştü ve sihirbazların sihir âletlerinden ne varsa yuttu. Ancak asânın karnında hiçbir değişiklik olmadı. Bu, beşerî bir hüner değil bizzat Cenâb-ı Hakk’ın sergilediği bir ilâhî kudret idi. Sihirbazların yaptıkları ise, bir hüner ve göz boyamaya dayanan bazı oyunlardan ibaretti.

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsından zuhûr eden hârikulâde hâdise üzerine sihirbazların başı, arkadaşlarından birine şöyle dedi:

“–Asâ bu işleri yaparken Mûsâ’ya dikkatle bak; acaba ne gibi bir hâl içinde?..”

Arkadaşı öyle yaptı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hâl ve tavırlarını dikkatle süzdü. Müşâhede ettiği şey, o sırada Mûsâ -aleyhisselâm-’ın renginin atması, hâlden hâle girmesi, asânın ise işine devam etmesiydi. Bu durumu, baş sihirbaza bildirerek şöyle dedi:

“–Hâdise meydana gelirken Mûsâ’nın rengi atıyor. Fakat asâ işine devam ediyor…”

Bu neticeyi öğrenen baş sihirbaz:

“–Bu, Mûsâ’nın işi değil, Allâh’ın işidir. Zîrâ, bir sihirbaz kendi sihrinden korkmaz. Aynı şekilde bir sanatkâr da kendi sanatından aslâ korkmaz. O hâlde bu, ilâhî bir hâdisedir…” dedi ve îmân etti.

Diğer sihirbazlar da kendisine uydular ve îmâna geldiler…

Bu hâdise de gösteriyor ki, bir hususta işin içine nefsimizi karıştırmaz da sırf Allâh’ın rızâsını gözetirsek, o zaman Cenâb-ı Hakk’ın lutfu tecellî ediyor ve muvaffakıyet hâsıl oluyor. Hattâ bizim kâbiliyet ve mahâretimiz zayıf ve âciz kalsa bile… Nitekim Mûsâ -aleyhisselâm-, sihirbazlarla giriştiği mücâdelede kendi kabiliyeti bakımından âciz ve zayıf göründüğü için bir an korkuya kapılmıştı. Fakat Cenâb-ı Hakk’a sığınıp onun emrine göre hareket etmesi neticesinde ilâhî mûcizeye mazhar oldu. Yâni kudret-i ilâhî imdâda yetişti ve sihirbazları âciz bıraktı.

Dolayısıyla Hak yolunda bize düşen, elimizden geldiğince gayret sarfettikten sonra Allâh’a tevekkül etmek ve neticenin ancak onun yüce murâdınca ve lutfunca gerçekleşeceğini bilmektir. Ecdâdımız bu hakîkati:

“Tevfîk Allâh’tandır…” diyerek ne güzel vecîzeleştirmişlerdir.

Hâsılı tohumu toprağa biz koyarız, ama onun muazzam bir çınar olması veya çürüyüp gitmesi arasındaki takdîr ve tecellî yaratıcıya âittir. Yine asâyı meydana bırakan Hazret-i Mûsâ’dır, ama onu diğer yılanları yutacak bir ejderha hâline getiren Hazret-i Mevlâ’dır…

Bu bakımdan, nâil olunan lutuf ve nîmetlere değil, onu gönderene nazar edip gafletten sakınmalıdır. Hazret-i Mevlânâ, beyitlerinde bu husûsu şöyle ifâde eder:

“Ateşte kızdırılmış bir demirdeki kızarıklığı ona âit sanma! Çünkü o, ateşin ona geçici olarak bir ışık ve harâret vermesinden ibârettir.”

“Şâyet pencereyi ve evi ışıkla dolmuş görüyorsan, sen onlara aydınlık deme; zîrâ aydınlatıcı olan güneştir.”

“Güneş, kendisinden akseden ışıklarla parıldayıp öğünüp duranlara der ki: Ey anlayışsız mağrurlar! Biraz sabredin; hele ben şu dağın veya şu deryânın arkasına varıp ufuktan bir çekileyim, o zaman hakîkati anlarsınız.”

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri de bu hakîkatle ilgili olarak şu nasihatlerde bulunur:

“–Ey oğul! Hüner-hikmet bağlantılarından ne zaman kurtulacak ve kudret-i ilâhî menziline ne zaman vâsıl olacaksın? Amelin, hikmet ile seni Azîz ve Celîl olan Allâh’ın kudretine ne zaman ulaştıracak?

Sırf seni müptelâ kılabileceği belâlarından ötürü Allâh’tan kaçma! Allâh seni bazı belâlara dûçâr eder. Bunun sebebi şudur:

Acaba sebeplere dayanıp O’nun kapısını terk mi edeceksin, yoksa O’nun kapısına mı yapışacaksın? Acaba zâhire mi dayanacaksın, yoksa bâtına mı? Acaba idrâk edilene mi güveneceksin, yoksa idrâk edilemeyene mi? Acaba görünene mi yöneleceksin, yoksa görünmeyene mi?..

Sana verilen mârifet, hüner ve muvaffakıyetleri, nefsinden mi bileceksin Hak’tan mı?..

Bu demektir ki mümin, güç ve kudretin ancak Allâh’tan olduğuna inanarak, hizmetlerdeki başarısından dolayı nefsine bir pay çıkarmamalıdır. Hattâ Cenâb-ı Hak kendisini böyle bir hizmetin gerçekleşmesinde vesîle kıldığı için, O’na karşı şükrünü artırmalıdır.

Cihân sultanlığını mânevî âlemdeki sultanlıkla mezcedebilmiş âbide şahsiyetlerden biri olan Kânûnî Sultan Süleyman’ın, muvaffakıyetler karşısındaki şu tavrı, her hizmet insanına ölçü olacak kıymettedir:

Barbaros Hayreddîn Paşa, Andrea Dorya’yı Preveze’de perişân bir hâlde mağlûb eder. Andrea Dorya, donanmasını bırakıp kaçmak sûretiyle canını zor kurtarır. Barbaros, direkleri yatırılmış düşman kadırgalarını ve içinde on binlerce esiri önüne katarak Sarayburnu’ndan Haliç’e girmektedir. Denizin üstü, içleri esir dolu düşman kadırgalarıyla doludur.

Kânûnî, vezirler ve paşalar bu muhteşem manzarayı, Sarayburnu’nda bir sâhil sarayının önünden seyretmektedirler. Paşalardan biri heyecanla:

“–Sultanım, dünya böyle bir manzarayı acabâ kaç kere seyretti? Sizler ne kadar fahretseniz (övünseniz) azdır!” der.

Ulu Hakan Kânûnî ise şu cevâbı verir:

“–Paşa! Bize; fahretmek mi, yoksa bu muzafferiyetleri bahşeden yüce Rabb’imize hamd ile şükretmek mi düşer?!.”

İşte bir hizmet insanı da, bu edebe riâyet ederse benliğinden sıyrılır, Allâh’a karşı tevâzû ve mahviyeti artar. Hizmetlerde ayakların kaydığı en önemli nokta olan şımarıklık ve enâniyet illetinden kurtulur. Zîrâ âyet-i kerîmede:

“…Şımarma! Allâh şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76) buyurulur.

Bu sebeple bir kul, hangi nîmet ve lutfa nâil olursa olsun enâniyete dalarak fahretme hastalığından Allâh’a sığınmalıdır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve kâinâtın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, sâhip olduğu bütün ulvî haslet ve fazîletlere rağmen dâimâ « nôrîna’ » yâni “övünmek yok” buyurarak tevâzû ve mahviyet hâlini muhâfaza etmişlerdir. Nitekim hadîs-i şerîflerinde:

“Ben Rasullerin kumandanıyım, lâkin övünmek yok! Ben peygamberlerin sonuncusuyum, ancak övünmek yok! İlk şefaat edecek ve şefaati ilk olarak kabul edilecek olan da benim, ancak (bunları aslâ) övünmek için söylemiyorum.” (Dârimî, Mukaddime, 8)

“Kıyâmet günü, yer yarılıp açıldığında ilk defa (diriltilecek olan) benim, ancak övünmek için söylemiyorum. Hamd sancağı bana verilecek, ancak bununla da övünmüyorum! Ben kıyâmet gününde insanların efendisiyim, ancak övünmek yok! Kıyâmet günü cennete ilk girecek benim, ancak bunu da övünç vesîlesi yapmıyorum.” (Dârimî, Mukaddime, 8) buyurmuşlardır.

Hakîkaten “benlik” ve “iddiâ”, hizmet yolunun kanseridir. Bu hastalığın tedâvîsi son derece zordur. Tekkelerde umûmiyetle üzerinde “Hiç” yazan bir levha bulunur ki bu, insana, enâniyetten vazgeçip acziyetini idrâk etmeyi telkîn eder. Bütün mesele bu acziyeti idrâk edip, kulluğun farkında olmaktır. Kul, bu noktaya ulaşınca ihlâsa erer ki, az bir amel bile ona kâfîdir. Bu gerçek bir şiirde şöyle ifâde edilmiştir:

Oldunsa vâkıf aczine, ednâ amel bir dağ olur.

Çürüklerin hep sağ olur, zehrin kamû bal yağ olur.

Dağlar yemişli bağ olur, cümle cihân bostan sana.41

“Âcizliğini, güçsüzlüğünü anladınsa, kıymetsiz bir amelin bile dağ gibi olur. Çürük, hatâlı işlerin düzelir, acı hâllerin tatlılaşır. Çorak dağlar meyveli bağ, bütün dünya sana bahçe olur.”

Hizmete giren kimse, bu acziyet ve hiçlik şuuru içinde sürekli tazarrû ve niyaz hâlinde, Rabbinden yardım taleb etmelidir. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Ey îmân edenler! Sabır ve namazla Allâh’tan yardım isteyin!..” (el-Bakara, 153)

Mümin, bu ilâhî tavsiyeye riâyetle, hizmetlerinde muvaffak kılması için özellikle teheccüd vaktinde, şâyet mümkün olmazsa daha sonraki bir vakitte iki rekat hâcet namazı kılıp Allâh’tan yardım istemelidir.

Hizmette bulunan kimse, hizmetteki aksaklıklardan dolayı başkalarını suçlamamalı, ayıp ve kusuru öncelikle kendinde aramalıdır. Müsâmahayı gayriye, muâhezeyi (sorgulamayı) nefsine yöneltebilmelidir. Çünkü hizmet edenin iç dünyası -tıpkı fizikteki birleşik kaplar misâli- hizmet edilene akseder. Hizmet edilenlerde görülen bir yanlışlık, aslında hizmet edenden akseden bir zaaftır.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, irşad vazifesi verdiği talebelerinden birinin mektubuna yazdığı cevapta şu ibretli nasihatlerde bulunur:

“…İrşad ettiğin talebelerden şikayetçi olduğunu ve onlara kırıldığını yazıyorsun. Oysa senin onlardan değil, onlara karşı kendi tutum ve tavırlarından kırılman ve şikâyetçi olman gerekir. Zîrâ onlara öyle davranıyorsun ki, sonunda bu rahatsızlıkların doğması kaçınılmaz oluyor. Oysa bir üstâdın, talebelerine karşı güzel davranış sergilemesi öğütlenmiştir. Sadece hikâye ve kıssa anlatmak sûretiyle onlarla ahbaplık yapması ve aralarına karışması iyi karşılanmamıştır… (Yâni sözden ziyâde davranış güzelliği ile nümûne olabilmek mühimdir.)” (Mektubât, 209. Mektup)

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*