share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Müridin Nefsine Karşı Adabı – 1

0 yorum

Müridin kendisiyle beraber bulunduğunda riayet etmesi gereken âdabı çoktur. Lâkin insan bunların hepsini yapmaya güç yetiremez. Hepsini de “güç yetiremiyorum” diye terkedemez. Onun için en zaruri olanları burada anlatacağız.

Bir mürid başta şu hususlara dikkat etmelidir:

1. Kötü ahlak ve fiillerinden Allah’a dönüş yapmalıdır. Nefsini her gün hesaba çekmelidir.

2. Menfî olan nefsani arzularına muhalefet etmelidir.

2. Bütün işlerinde doğruluğa yapışmalıdır ve insanlarla iyi geçinmelidir

3. Kendisini herkesten değersiz görmelidir. Kendi ayıplarını görüp düzeltmeye çalışmalı, başkalarının ayıplarını araştırmamalıdır.

4. Yeme, içme, giyme, uyku vb. ihtiyaçlarında itidalli (orta yollu) davranmalıdır.

5. Haram ve şüpheli şeylerden sakınmalıdır.

6. Çok az konuşmalıdır, sorulunca cevap vermelidir.

7. İbadetlerinde azimet yolunu tutmalıdır.

8. Dünya sevgisini gönlünden çıkartmaya gayret etmelidir. Dünya sevgisinin kalpten çıkması Allah’ı (cc) bol bol zikretmeye bağlıdır.

9. Boş zamanlarını ibadet ve zikrullahla değerlendirmelidir.

10. Şer’i hükümlerde istikamet sahibi ve ibadetlerinde ihlaslı olmalıdır.

Detaylı olarak bir müridin kendi kendine karşı âdabı ise şöyle olmalıdır:

1. SADÂKAT: Bu, müridin, işini Allah’a sadâkat esası üzerine bina etmesidir ki binanın sağlam temel üzerine oturması için doğruluk esasdır. Büyük mürşidlerimiz şöyle demişlerdir: “Sâlikler, usule riâyet etmedikleri için vusulü kendilerine imkânsız kıldılar. Vekî İbnü’l-Cerrâh der ki: “Allah’ın yolu hidâyet yoludur. Ona ancak sâdık olanlar nâil olur.”

Bu yolda kulun,

a) Allah hakkında ve kendisi hakkında itikadını düzeltmesi, yani Allah’ı esmâ ve sıfatıyla âlemlerin Rabbı olarak, kendini de O’nun âciz bir kulu olarak tanıması ve bilmesi lâzımdır. Kulun, Allah hakkındaki itikadının bütün zan ve şüphelerden temizlenmesi, dalâlet ve bid’atlardan uzak bulunması, itikadda esasının Kur’an ve Sünnet’e dayalı olması lazımdır.

b) Kulun, “ameller niyetlere göredir” hadîsinin himayesine sığınabilmesi için önce itikadını Kur’an ve Hadis’e göre düzeltmesi ve kalb-i selîme sahib olması lazımdır.

c) Kişinin itikadı, şeriatın tesbit ettiği sahih delillere, yani Kur’an ve hadise ne kadar uygunsa o kadar sağlamdır.

d) Kul, itikadı vasıtasıyla Allah’a seksiz bağlandıktan sonra dînin hükümlerini ya bizzat tedkik ve tahkik ile, yahud ilim sahiplerinden sormak suretiyle muhakkak öğrenmesi lâzımdır. Bunun en az derecesi, farzlarını doğruca eda edecek kadar bilgi edinmesidir.

Çünkü hakîkî müridliğin alâmeti, dînî sorumlulukları öğrenmek için harekete geçmek, Allah’ın emrine O’nun razı olacağı şekilde sarılabilmek için Rasûlünün sünnetini yaşamak, yasaklardan sakınmak, Rasûlullah’ın sünnetine uyarak Allah’ın sevgisini kazanmaya çalışmaktır.

Bunu kazanmak için farzlara dikkat ve itina etmesi, gücü yettiği kadar ve ölçü dahilinde nafile ibadetlere yönelmesi, ilmiyle âmil olan âlimlerin sohbetine devam ederek onlardan istifâde etmeğe çalışması, kötü âlimlerden sakınması lâzımdır. Çünkü bunlar yol kesen eşkıya gibidirler. Yanlış yönlendirme ile insanları saptırırlar.

Bir konu ihtilaflı ise, âlimlerin fetvaları içinde en ihtiyatlı olanı tercih etmek lâzımdır. Meselâ, bir yiyecek üzerinde birisi halâl diğeri mekruh dedi ise ihtiyatlı olana yapışmak, yani ikinci sözü hesaba katmak, böylece şüpheli şeylerden ve şüpheli lokmalardan korunmak, buna devamlı surette riâyet etmek lâzımdır.

Böylece bütün söz ve hareketleriyle Kur’an’a ve sünnete muhalefet etmekten sakınması gerekir.

Bütün sâdât-ı kiram -Allah cümlesinden razı olsun- şu noktada ittifak etmişlerdir ki: Kim tarikat ister de başka yaşayışlara iltifat eder, yani gönlünü kurtaramazsa, Allah’ın yoluna kalbiyle yönelemezse o kimse tarikat ile alay ediyor demektir. Bir kerre düşünmelidir ki, dinin bütün emirlerine sarılmak azminde olan bir kimse bile ancak bir kısmına riâyet etmeğe muvaffak olabiliyor. Bütün himmetini başka şeylere sarfeden kimse bu yoldan nasıl istifade edebilecektir?

İmam Rabbânî Hazretleri buyurur ki: “Ey din kardeşlerimiz, hepimiz üzerine en önce gereken şey, itikadımızı Kitab ve Sünnet’e göre doğrultmaktır. İtikadımızın esaslarını belirten âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin nasıl anlaşılacağını ehl-i hak ve hakikat olan âlimlerimiz açıklamışlardır. Bizim onlara uymamız lâzımdır. Allah onların çalışmalarını karşılıksız bırakmasın. Onlar, bu itikad esaslarını Kur’an’ı bir bütün olarak görebilme seviyesine ulaştıktan sonra Kur’an ve Hadisin ruhuna göre açıklamışlardır. Bizim anlayışımız bu büyüklerin anlayış ve izahlarına uymuyorsa kat’î surette muteber olamaz. Elh-i bid’at ve dalâlet olanlar, kendi batıl hüküm ve itikadlarını Kitab ve Sünnet’e uygun zannederler. Halbuki onların itikadları hakdan fersahlarca uzaktır.

İkinci olarak, dinin hükümlerini, bu cümleden olarak halâl ve haramı, farzları, vacibleri bilmek lazımdır.

Üçüncü olarak, bu öğrendiklerinin gereğiyle amel etmesi, yani günlük yaşayışında tatbik etmesi lâzımdır.

Dördüncü olarak: Kalbi tasfiye ve tezkiye yoluna girmektir.

Ehl-i sünnet itikadını bilmedikten sonra dînî hükümleri öğrenmenin bir faydası olmaz. Akaid ve ahkâm bilgisini de elde etmedikten sonra amelin bir faydası olmaz.

Bu üç esas, yani akaid bilgisi, ahkam bilgisi ve bunlarla amel edilmesi tahakkuk etmedikten sonra kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi mümkün değildir.

Bir sâlik, yukarıda saydığımız dört rüknü, yani :

1. İtikadı Kitab ve sünnete göre doğrultmak,

2. Dînî hükümleri öğrenmek,

3. Bu öğrendiklerinin gereğiyle amel etmek,

4. Kalbi tasfiye ve tezkiye yoluna girmek; Rükünlerini dosdoğru yerine getirmeden ne yaparsa yapsın lüzumsuz işlerle meşgul oluyor demektir.

Hadis-i şerifde buyurulmuştur ki: “Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen, yani dünya ve ahiretine bir faydası olmayan şeyi terk etmesi müslümanlığının güzelliğindendir.” Hulâsa kişiye lazım olan, en fazla ihtiyacı olan şeyi öğrenip tatbik etmesidir.

2. TEVBE: Tevbe, bu işlerin en mühimmidir. Çünkü bu yol, son derece temiz ve her türlü kötülükten uzaktır. Türlü pisliklerle kirlenmiş kimseleri kabul etmez. Müridin, bütün hatalarından Allah’a tevbe etmesi, bu tevbesini de gizli-açık, küçük-büyük bütün hatalarını terk etmekle yapması lazımdır.

Burada önce üzerinde kul hakkı varsa onları ödemelidir. Eğer hak sahibi ölmüş ise varislerine vermelidir. Kul hakkından temizlenmeyen, münakaşa ettiği bir kimse ile helalleşmeyen kimse bu tarikattan istifade edemez.

Bu istifade edemeyişinin sebebi, üzerinde kul hakkı bulunmasıdır. Bütün sâdât-ı kiram, İslâm dininin koyduğu bu vecibeye hassasiyetle dikkat etmişler ve saliklere böyle irşadda bulunmuşlardır.

Şeyhülislam Abdullah el-Ensârî der ki: Allah Teâlâ Hazretleri, “tevbe etmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Hucurat/11) buyurmuş ve zulmü tevbe etmeyenlere nisbet etmiştir.

Tevbe, ancak kişi tevbenin ne demek olduğunu bilip de tevbe ederse sahih olur. Bunun için üç şey lâzımdır:

1.Kişi tevbe etmediği takdirde Allah’ın onu kötülüklerden korumayacağını bilmelidir.

2.Tevbe etmeğe muvaffak olduğu zaman ferahlamalıdır.

3.Allah’ın onu her an gördüğünü ve kalbine her an nazar ettiğini bilmelidir.

Tevbenin üç şartı vardır:

1.Günahından pişmanlık duymak.

2.Allah’a tazarru ile niyaz etmek (yani günahını söyleyerek tevbe etmek),

3.Günahdan kopup ayrılmak. Bir daha o günahı işlemeyesiye azmetmek, kesin karar vermek.

Tevbenin hakikati üçtür.

1. İşlediği günahı büyük görmek.

2. Yaptığı tevbeyi kusurlu ve yetersiz görmek.

3. Yaratılış îcâbı olan kusurlarının Allah tarafından affını dilemek.

Tevbenin sırlarının incelikleri üçtür:

1.İşlediği günaha bakmak,

2.Allah’ın o günah hakkındaki hükmüne bakmak,

3.Günahı ve Allah’ın hükmünü mukayese edip, o günaha o cezayı vermekteki muradını anlamaya çalışmak. Burada Allah’ın iki muradı vardır:

Birincisi, Allah’ın, verdiği hükümde O’nun mutlak büyüklüğünü, kulunun aybını örtmekte ne kadar kerem sahibi olduğunu, Allah’ın, kulunu bir günahla helak edivermeyip ona tevbe mühleti vermekteki hilmini, özrünü kabul etmekteki lütufkarlığını, kulunu mağfiret etmekteki ihsanını bildirmek ve göstermektir.

İkincisi, kulunun üzerinde adlinin hüccetini gösterip onu günahından dolayı hüccetine bağlı olarak cezalandırdığını anlatmaktır.

3. DÜNYA SEVGİSİNİ KALBDEN ÇIKARMAK: Bundan sonra mürid, dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve zarurî olmayan dünyevî meşguliyetleri terk etmek gibi mühim vazifelerini yerine getirir. Çünkü bu tarikatın temeli, lüzumsuz şeylerden kalbin kurtulması, onlara karşı sevgi duymaması ve meşgul olmamasıdır. Bu temizliğin birinci merhalesi kalbin mal sevgisinden temizlenmesidir. Çünkü kulun Hak’dan sapması için sadece mal sevgisi yeter. Çünkü kalbinde dünya sevgisi bulunan hiçbir mürid yoktur ki kısa zamanda bu sevgi onu eski haline döndürmüş olmasın!

4. MAKAM-MANSIB SEVGİSİNDEN KURTULMAK: Eğer mal sevgisinden kurtuldu ise, makam-mansıb sevgisinden de kurtulması lazımdır. Çünkü makam-mansıb sevgisi tarik-ı ilâhîde yol kesicidir. Halkın kabulü veya reddi, yani halkın onu beğenip beğenmemesi mürid yanında eşit olmadıktan sonra bu yoldan bir şey istifade edemez. Mürid için en tehlikeli şey, daha tarikatta sabit-kadem olmadan halkın teveccühlerine aldanıp ona hürmet göstermelerine aldanmasıdır. Bu zaafın da terkedilmesi lâzımdır.

5. RİYASET SEVGİSİNDEN KURTULMAK: Mal ve makam-mevki sevgisinden kurtulduktan sonra baş olma sevdasından da kurtulması lâzımdır. Eğer zahid ise, zühdün şartlarından biri budur. Şayed bu zaaftan kurtulamazsa, dîni için çok zararlı bir tehlike ile her an karşı karşıya demektir.

Aslında zâhidlerin şân u şöhreti dünya sultanlarının ve orta adamlarının şöhretlerinden çok üstündür. Sebebini sorarsan, nice sultanların zâhidlere karşı gösterdiği hürmeti düşün, anlarsın. Kişi, baş olma sevdasından kurtulamazsa telef olmasından korkulur. Çünkü bu işlerde insanı can evinden vuran şeylere karşı körü körüne gidişi az değildir.

Bişrü’l-Hâfî kuddise sirruh der ki: “Böyle bir zamanda fakirin, yani dervişin ganimeti, insanların onu tanımaması, yerini yurdunu bilmemesidir. Çünkü insanların pek çoğunun yüzü, insanın hüsrana uğraması için kâfîdir. Hangi mürid ki kalbinde dünya metaının sevgisi vardır, ona mürid demek caiz değildir.

Eğer müridin kalbinde dünya sevgisinin izi kalmışsa hayırlı işleri sebeb tutarak sür’atle dünyaya dönebilir. Kalbinde dünya muhabbeti olan kimse dünyaya meyletmek için bahane arar. Bazı hayırlı işleri arzusuna perde yapar, dünyaya kayar.

Müridin kendini lüzumsuz yere meşgul eden dünyevî işlerin sevgisini kalbinden çıkarmasının istenmesinden maksad kalbini temizleyip Rabb’ı ile huzurunu duyarak kalmasını temin etmektir.

Eğer mürid ciddî olarak dünya sevgisini terk etmişse bunda sebat etmelidir. Müridin kalbinde zerre kadar dünya sevgisi kalmamalıdır.

Bu tavsiyeyi müridin yanlış anlamaması lazımdır. Bu, insanın dükkanını, tezgahını, zaruri işlerini, geçimini temin etmek için çalışmasını terk etmesi demek değildir. Böyle bir hareket her şeyden evvel şeriatın ruhuna aykırıdır. Bunu söylemekten maksadımız, dünyadan elini çekip bir köşeye oturmak değil, dünya işleriyle uğraşırken sevgisini kalbine koymamak ve Allah’ı hiçbir anında unutmamaktır.

Eğer dünya sevgisini bırakamamışsa dünya işlerinin elinde esir olur. Neticede o iş onu helake götürür. Zaruri olan dünya işleriyle yeteri kadar uğraşmakla, dünya sevgisini kalbinden temizlemeyi birbirine karıştırmamak lâzımdır. Bir müridin dünya işleri için gam çekmesi veya fakir düşecek, yahud topluma yük olacak şekilde fakir düşmesini netice verecek tutum ve davranışlar ona yakışmaz.

Ebu’l-Abbas el-Mürsî hazretlerinin talebesi Şeyh Muhammed el-Mağribî der ki: “Bu yolda iki şey çok mühimdir ve temeldir: Birincisi: Allah’ın razı olacağı işlere içinden gelerek koşmak. İkincisi: Bu yolun sırlarını, inceliklerini nâmahremlere açmayıp bunları sadece ihvanıyla, vaktine ve yerine göre konuşmak. Dilini tutmayı başarmak.”

6. YOLUN KIYMETİNİ BİLMEK: Müridin, bu tarîki, tariklerin en şereflisi olarak bilmesidir. Eğer böyle itikad etmezse nefsi ona başka bir yol araması için vesvese verir durur. Fakat bundan daha şerefli bir yol nerede bulunabilir? Bu yol ki meleklerin, peygamberlerin, raşid halifelerin ve Allah’ın salih kullarının yoludur.

İmam Gazzâlî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- el-Munkızu mine’d-Dalâl isimli kitabında der ki: “Ben ilim tahsilini tamamlayınca bütün gayret ve himmetimle sûfiyye tarîkına girdim. Şu kadarını muhakkak söylemeliyim: Yakinen anladım ki, Hak yoluna gerçekten girenler ancak sûfîlerdir. Onların siretleri siretlerin en güzeli, yolları yollların en güzeli, ahlâkları ahlâkların en güzelidir. En keskin akıllıların akılları, değme filozofların felsefesi, şeriatın bütün teferruatını bilen zahir ulemasının ilmi; onları değiştirmek, onların siret ve ahlâkından daha güzel sîret ve ahlâk bulmak ve onların hâlini daha hayırlı bir hâle değiştirmek için bir araya gelseler buna muvaffak olamazlar. Çünkü onların zahirlerinde ve bâtınlarındaki bütün harekat ve sekenâtı nübüvvet kandilinin ışığından alınmıştır. Yeryüzünde ise nübüvvet nurundan başka doğru yolu gösterecek bir nur kaynağı yoktur.

Şeyh Ebu’l-Mevâhib Muhammed eş-Şâzelî kuddise sirruh der ki: “Sûfîlerin terbiye etmediği kimse edebin hakikatini anlayamaz.”

7. SÜKÛTU TERCİH ETMEK: Sükûttan istifade etmektir. Hakikat talibi zaruret olmaksızın konuşmamalıdır. Arkadaşı veya tanımadığı bir kimse ona bir şey sorduğu zaman kifayet mikdarı cevap verir.

Dilin âfetleri çoktur:

Gıybet: Kardeşinin arkasından, o duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek şeyler söylemek,

Nemîme: İki kişi arasında laf getirip götürmek, Hemz: Fesad çıkaracak söz söylemek,

Lemz: Ayıplamak, gözüyle kaşıyla işaret edip birbirinin aleyhinde fısıldamak,

Kizb: Yalan söylemek,

İstihza: İnsanları alaya almak, eğlence konusu yapmak.

Dinin bazı hükümlerini yalanlamak, bazı kimseleri medihde ileri gitmek, güzel konuşmak suretiyle arkadaşlarına sitem ederek onların arasında kendini gösterme arzusu ve bunun temini dilin afetlerindendir.

Vehb İbn-i Münebbih der ki: “Hikmet ehilleri, hikmetin başının sükût olduğunda ittifak etmişlerdir.”

Fudayl ibn-i lyaz demiştir ki: “Hacca gitmek, savaşa ve cihada çıkmak dili tutmaktan daha zor değildir.”

Lokman aleyhisselam oğluna: Eğer söz gümüşse sükût altındır” demiştir. Abdullah ibn-i Mübarek, bunun mânâsını şöyle izah etmiştir: “Allah’a itaat yolunda söz söylemek gümüş ise, mâsıyetten sakınmak için sükût etmek altındır.”

Bilinmelidir ki, mâsıyetten sakınmak bütün ibâdetlerden efdaldir. Bu mânâda büyükler: “Ey insan, dilini tut ki seni sokmasın. Çünkü sahib olmazsan o bir yılandır. Kabirlerinde dilinden ölen nice insanlar vardır. Nice kahramanlar onun karşısına çıkmaktan korkarlar,” demişlerdir

Susmak selamettir. Asıl olan da budur. Yoksa insan düşünmeden söylediği bir sözden her zaman pişmanlık duyabilir.

İnsan, bir konu üzerinde konuşmağa mecbur edilirse şeriatın emir ve yasaklarını dikkate alarak konuşmalıdır. Yerine göre sükût etmek Allah adamlarının özelliklerindendir.

Yerine göre konuşmak nasıl bir fazilet ise, hataya düşmemek için sükût etmek de aynı şekilde bir fazilettir.

Yeri geldiği zaman gerçeği meydana koymak en şerefli hasletlerden birisidir. Bir münkere mani olmak için ister kendisinden çekinilen, ister bir iyiliği umulan kimseye hakkı söylemek için konuşmak bir güzel haslettir.

İbn-i Abbas radıyallahu anhüma dilini tutarak: “Ya hayır söyleyerek hayra nail ol, yahud şerri söylemekten sakın selamet bul!” demiştir.

Dili muhafaza etmek her yerde ve her zaman en mühim işlerdendir. Çünkü dil kalbde bulunanların tercümanıdır. Dilin hatadan uzak kalması ise kalbe bağlı kalmasıyla mümkündür.

Bazı büyükler demişlerdir ki: “Sükûtu ganimet bilmeyen ve sükûtun faziletini anlamayan kimse konuştuğu zaman boş ve lüzumsuz şeyler konuşur. Onun için dili muhafaza etmek gerekir.

Konuşmanın yerini tutan işaret ve yazı hususunda da aynı şekilde dikkatli olmak, özellikle kitap, makale gibi konularda daha çok dikkatli olmak gerekir.

Ebû Bekr el-Fârisî bana dedi ki: “Kişi, kendisini ilgilendiren ve muhakkak konuşması gereken bir konuda konuşursa lüzumsuz konuşmuş olmaz. Eğer kendisini ilgilendirmeyen bir mevzuda konuşursa boş konuşmuş olur. Bu durumda sükûta riayet etmemiştir.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerine: “Kendisine en fazla sahib olan kimdir?” diye sordular. Cevap olarak: “Diline en fazla sahip olandır” buyurdular.

İbn-i Mes’ud radıyallahu anh der ki: “Dilden daha fazla hapsedilmeğe layık hiçbir şey yoktur.”

Büyükler, “dil, yırtıcı hayvan gibidir. Eğer ona sahip olmazsan senin ebedi düşmanın olur,” dediler.

Mürid her bir nefesini her şeyden kıymetli bilmelidir. Çünkü her bir nefesini nereye kullandığından sorumlu olacaktır.

8. KUSUR GÖRMEMEK: İnsanların ayıplarını görmemektir. Kişi, başkalarının kusurlarını görmek yerine kendi ayıplarını görüp düzeltmek için uğraşmalıdır.

Ayet-i kerimede: “Ey îmân edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bazısı günahdır. Bir de tecessüs etmeyin. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Birbirinizi gıybet etmeyin. Ölü kardeşinin etini yemeyi sizden hanginiz sever? Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul eden, rahmet ve merhamet sahibidir.” (Hucurat suresi/12)

Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, “Allah bir kulunu sevdiği zaman ona ayıplarını, kusurlarını gösterir” buyurmuşlardır.

9. KENDİNİ BEĞENMEMEK: Tarikatta ne kadar ilerlerse ilerlesin, nereye varırsa varsın kendisini daha yolun başında görmeli ve öyle kabul etmelidir. Seyyidimiz Hâce Muhammed Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin iki vasiyetinden birisi budur. İkinci vasiyeti ise şudur: Sâlik, seyr ü sülûkde en yüksek makam ve mertebelere ulaşsa bile kendi nefsini Fir’avn’ın nefsinden yüz derece aşağı görmelidir. Eğer bunu böyle kabul etmeyip nefsine kıymet verirse onun seyr u sülûkden nasîbi yoktur.

Bu iki vasiyete çok dikkat etmelisin. Salik, göze ve kulağa nasıl muhtaç ise bu tavsiyeye riayet etmeğe de o kadar muhtacdır. Hatta bu vasiyete olan ihtiyacı göze ve kulağa olan ihtiyacından daha fazladır. Çünkü ne zaman kendisine varlık verirse ucbe düşer.

Ucüb, kendini beğenmek, kendine hayran olmak demektir. Bundan Allah’a sığınırız. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlardır ki: “İnsanı üç şey kurtuluşa erdirir:

1. Gizlide ve açıkta Allah’dan korkmak,

2. Hoşuna gitse de gitmese de Allah için hakkı söylemek,

3. Darlık zamanında olduğu gibi bolluk zamanında da iktisada riayet etmek.”

İnsanı üç şey helake götürür:

1. Herkesin uyduğu hevaya uymak,

2. Kişinin kendi kendisine cimriliği telkin edip fakirlik korkusuyla cimriliğe düşmesi,

3. Kişinin kendini beğenmesidir ki bunlar içinde en tehlikelisi budur.

Allah Teâlâ cümlemizi yukarıda sayılan iyi hasletlere sarılmağa ve bu helak edici şeylerden sakınmağa muvaffak kılsın ve bize iman zevkini duyursun, âmin.

Bilinmelidir ki, ameline güvenmek, sâliklere yolun başında arız olan en kötü tehlikelerden biridir. Kulun amelinin az veya çok olması mühim değildir. Bir başka ifâde ile, kulun amelinin az olması Allah’ın lûtfuna mani değildir. Yeter ki kul Allah’a iltica etsin, aczini itiraf edip O’na yalvarsın.

-Bu yazı Muhammed Emin Er’in ‘ADAB RİSALESİ’ adlı eseri ile Muhammed b. Abdullah el-Hânî ‘nin “ADAB” adlı kitabından derlenmiştir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*