share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Musab bin Umeyr (r.a.)

0 yorum

Mus’ab Bin Umeyr

  Hz. Mus’ab, Mekke’nin en soylu, en yakışıklı ve en güzel giyinen delikanlılarından biriydi. Efendimizin de amcazadelerindendi. Annesi Hamne’nin durumu müsait olduğu için oğlunu güzelce giydirir ve ona en iç bayıltıcı kokular sürerdi. Dolaştığı yerler burcu burcu kokar, geçtiği yerlerdeki tüm kızların gözleri onun üzerinde olurdu. Hayatı, tabir caizse, eller üstünde geçiyordu. Bu hayat, İslâm’ı kabulüne kadar sürmüştü. Hz. Mus’ab zengin bir ailenin çocuğu idi ama şımarık değildi, akıllıydı. Böyle akıllı bir gencin İslâm’a bigane kalması düşünülemezdi. Nihayet bu genç, Resûl-i Ekrem İbn Erkam’ın evinde iken Müslüman oldu. İslâm’ı kabul ettiği andan itibaren tüm hayatı birden değişivermişti. Çünkü annesi henüz İslâm’ı kabul etmemiş ve oğlunun da İslâm’ı kabulüne razı olmamıştı.

İslâm’da İlk Yılları

Hz. Mus’ab’ın Müslüman olmasına kızan annesi tüm servetini geri çekmişti. Genç adam, birden en fakir insanlardan biri oluvermişti. Mekkelilerin en güzel giyinen delikanlılarından biri, bir bez parçasına veya koyun pöstekisine sarınır hâle gelmişti. Müşriklerin yaptığı eza ve cefa da katlanılır gibi değildi. Annesi onu evde hapsetmişti.

Hz. Mus’ab, bu çile yıllarında Habeşistan’a hicret edileceğini duyunca, artık Mekke’de daha fazla duramamış, her şeyini geride bırakarak, Allah Resûlü’nün emri doğrultusunda Habeşistan hicretine katılmıştı. Bu ilk hicrete katılanlardan bazıları, Mekke’deki işkenceler karşısında korumasız mazlumlar olmasına mukabil, bazıları da, İslâm’ın merkezi olabilecek bir yer arayışı içinde idiler. Habeşistan, bu iş için, gerçi hazır gibiydi; en azından hükümdarları Necaşi, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i benimsemişti. Fakat, halkının da buna hazır olması gerekiyordu.

Bu ilk Habeş muhacirleri, Habeşistan hayatına intibak etmeye çalışırken, Mekke toptan iman etti haberini aldılar. Hemen geri döndüler. Heyhat, Mekke’yi, bıraktıklarından daha şirretleşmiş ve azgınlaşmış buldular. Mekke için iman henüz oldukça uzakta idi.

Dönüp gelenler arasında Hz. Mus’ab da vardı. Efendimiz onu, Habeşistan’a dönen diğerleriyle tekrar göndermedi. Taif seferinde hayatının en işkenceli günlerini yaşayan Resûl-i Ekrem’in, İslâm için merkez arayışları devam ediyordu. Mekke’ye, hac için dışarıdan gelen kabilelerle ilgileniyor, onlarla tanışıyor, onlara İslâm’ı anlatıyordu. Böyle ziyaretlerinden birinde Akabe denilen yerde Medine’den geldiklerini öğrendiği bir kaç kişiyle tanışmıştı. Onlara İslâm’ı anlatınca hemen ilgilenmişler ve daha fazla malûmat istemişlerdi.

Bu zevat, Medine’ye dönünce orada Resûl-i Ekrem’den ve İslâm’dan bahsetmeye başlamışlar, bir sonraki sene, haccetmek için yine gelmişlerdi. Orada Efendimiz’e iman ve biat edip, kendilerine İslâm’ı anlatacak, onu hem de Medine’de yayacak bir muallim istemişlerdi. Efendimiz’in zihnindeki muallim, Hz. Mus’ab’dan başkası değildi. İkna kabiliyeti müthişti. Yüzündeki melahet, insanları kendisine cezbediyordu. Çünkü gideceği yerde İslâm’ın tüm izzetini ayakta tutacak, muhataplarıyla eşit seviyede konuşacak kabiliyette birine ihtiyaç vardı. Medine’de Ehl-i Kitap Yahudiler de vardı.. Hz. Mus’ab için, Ehl-i Kitab olan Habeşe yaptığı hicret, bir nevi staj gibi olmuştu.

Medine’de İlk Muallim

Şimdi Hz. Mus’ab’ın önünde yeni bir dünya açılmıştı. Bu yeni dünyada müşrikler ve Yahudiler vardı. İkinciler şimdilik, kendilerini ilgilendirmediğini düşündükleri bu işe alâka duymuyorlardı.

Hz. Mus’ab, Es’ad b. Zürare hazretlerinin Zafer oğulları oymağındaki evine inmişti. Tebliğe orada devam edecekti. İlk Müslümanlar da orada veya oraya yakın oturuyorlardı. Yeni birisinin geldiğini duyan ve o sırada henüz İslâm’la müşerref olmamış bulunan Sa’d b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr hemen işe el attılar. Birisinin Es’ad b. Zürare ile görüşmesi gerekiyordu. Aralarında akrabalık olduğu için bu görüşmeyi Sa’d’ın yerine Üseyd b. Hudayr’in yapmasına karar verdiler.

Üseyd, Hz. Mus’ab ve Esad b. Zürare’nin yanına gelerek her ikisine birden “Siz ne diye bizim zayıflarımızı bir takım beyinsiz hareketlere teşvik ediyorsunuz? Hemen buradan gidin” dedi. Hz. Mus’ab, aralarındaki anlaşmaya bağlı olarak Üseyd’e “Hele bir kere otur da dinle. İşine gelirse kabul edersin, işine gelmezse söylersin. Biz seni işine gelmeyen bir şeye zorlayacak değiliz” diyerek oturttu. Üseyd de bu makul söze uydu, dinlemeye başladı.

Hz. Mus’ab, ona İslâm’ı anlatmaya başladı. İnsanların içinde bulundukları sefil hayattan bahsetti. Allah’ın insanlara âlâ-yı illiyyîne ulaşan yolları göstermek üzere Hz. Peygamber Efendimiz’i gönderdiğini söyledi. İslâm’ın iman esaslarından söz etti, âyetler okudu. Bunları can kulağıyla dinleyen Üseyd’in, birden yüzü ışıldadı. “Bu dine nasıl girilir?” diye sordu. Hz. Mus’ab da “Önce yıkanır, üstünü başını temizlersin, sonra da kelime-i şehadeti getirirsin” dedi. Hz. Üseyd de denilenleri yaparak İslâm’a girdi. Ardından da Hz. Mus’ab’a şunu söyledi. “Burada bir adam var ki, size katılacak olursa, onların kavminden hiçbiri size katılmak hususunda geri kalmaz.” Hemen kalkıp gitti. Doğruca Sa’d b. Muaz’ın yanına geldi. Onun gelişini merakla bekleyen Sa’d, uzaktan onu görünce “Bu, gittiği suratla dönmüyor” diye söylendi. Hz. Üseyd, “Onlarla konuştum, onlarda zararlı bir şey görmedim” açıklamasında bulundu. Buna canı sıkılan Sa’d, Üseyd’den bir de tahrik edici bir haber duydu: “Es’ad b. Zürare’yi öldürmek isteyenler varmış.” Es’ad’la teyze çocukları olan Sa’d, hemen fırladı, Es’ad b. Zürare’nin yanına geldi. Onların huzur içinde oturduklarını görünce, Üseyd’in maksadını anladı. Es’ad’a, “Aramızda akrabalık olmasaydı sen beni bu kadar yumuşak bulmazdın.” diye çıkıştı. Hz. Mus’ab da ona, Üseyd’e nasıl tebliğde bulundu ise, aynı şekilde tebliğde bulundu. Sözü bittiğinde Sa’d da, “Bu dine girmek için ne yapılır’ diye sordu. Gerekli cevabı alan Sa’d b. Muaz da artık Müslümanların safına katılmıştı. Sonra, Hz. Üseyd’i yanına alarak, kavmi Abdüleşhel oğullarının yurduna vardı. Akşama kalmadan, oradaki herkes, Allah’ın izniyle Müslüman olmuştu. (Asr-ı Saadet, 2/196-98).

Daha sonra Hz. Mus’ab, dini telkin ve tebliğ etmek için aynı yere gitti ve onlara İslâm’ı öğretmeye başladı. Anlaşılıyordu ki, İslâm’ın Medine’deki geleceği ve Medine’nin de İslâm’la kazanacağı gelecek parlaktı.

İlk Cuma Namazı

Medine’de İslâm çığ gibi yayılıyor, halka her gün biraz daha genişliyordu. Hz. Mus’ab da onlara İslâm’ı öğretmek için gecesini gündüzüne katıyordu. Efendimiz’e müracaat ederek, onları bir araya getirip beraber namaz kılmak isteğini arz etti. Efendimiz da ona izin verdi. Cuma gününde namaz kılmalarını ve onlara hutbe okumasını emretti. Böylece ilk Cuma namazı Hz. Mus’ab’ın imametiyle Sa’d b. Hayseme’nin evinde kılındı. Böylece, ilk cuma kıldırma şerefi Hz. Mus’ab’a ait oldu. (İbn Sa’d, Tabakat, 3/118).

İkinci Akabe

Bir yıl içinde Medine hemen hemen bir İslâm şehri olmuştu. Kabul etmeyen birkaç kabile kaldıysa da onlar da kabul ederlerdi. Hz. Mus’ab, yanına aldığı 75 Müslümanla hac için Mekke’ye geldi. Efendimiz’i görüp yaptıklarını arz etti. Yeni gelen âyetleri öğrendi. Annesinin yanına uğradı. Onun nerede olduğundan haberi olmayan anne sitem etti. Yaptıklarını söyledi. Annesi kızsa da, Mus’ab’ın imanı karşısında hiçbir şey diyemedi.

Medineli Müslümanlar Resûl-i Ekrem Efendimizi şehirlerine davet ettiler. Onu orada canlarından daha aziz bilip koruyacaklarını garanti ettiler.

Gazveleri

Hz. Mus’ab, ikinci Akabe biatından sonra Medine’ye döndü. Bir müddet sonra da Resûl-i Ekrem Medine’ye teşrif buyurdular. Efendimiz’in de gelişiyle Medine birden nurlandı ve İslâm, Allah’ın izniyle her eve girmiş oldu. Bundan rahatsız olan Mekke’deki müşrikler, Medine’deki münafıklarla irtibat kurarak, asker toplayıp Medine üzerine yürüdüler. Fakat, Bedir durağında Müslümanlardan ciddî bir darbe yediler. Hz. Mus’ab bu kez de, savaş meydanında üstüne düşeni yerine getirdi. Müşriklerle yaka paça oldu, kahramanca savaştı.

Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. “Rasûlullah’ın bayraktarı” olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus’ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir” (Ali imrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, Hz. Mus’ab’ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa’d, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde islâm ordusunun sancağını taşıyan Mus’ab b. Umeyr’in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa’d ve Ebû’r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.

Hz. Mus’ab şehid olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus’ab’ı elinde sancakla gördü ve “ileriye git ey Mus’ab!” diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek “Ben Mus’ab değilim” deyince Hz. Peygamber onun Mus’ab kılığında savaşan Allah’ın meleklerinden biri olduğunu anladı (İbn Sa’d, a.g.e., II, 121).

Uhud savaşında Ashab-ı kiram’ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus’ab b. Umeyr de şehidler arasındaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)’in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu. Mus’ab’ın mübarek na’şının başucunda oturarak, Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu ayeti okudu: “Mü’minlerden öyle er kişiler vardır ki, Allah’a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler” (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa’d, a.g.e., III, 121).

Hz. Mus’ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus’ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: “Seni Mekke’de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor.” Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.

Hz. Mus’ab, şeklen Efendimiz’e benzerdi. Savaşta da O’nun sancağını taşıyor ve önünde savaşıyordu. Savaşın en korkunç anlarından birinde müşrik İbn Kamie, Resûl-i Ekrem’in üzerine saldırdı. Onu öldürüyorum diyerek Hz. Mus’ab’ı şehid etti. Daha sonra da sevinçle kendi arkadaşlarının arasına döndü. Belki de Hz. Mus’ab’ın İslâm’a son hizmeti Efendimiz’in yerine şehid olmak olmuştu.

Ahlâkı ve Şemaili

Hz. Mus’ab, orta boylu, oldukça yakışıklı, nazik bir insandı. Allah yolunda her şeyini feda etmişti. Efendimiz, onu eski bir elbise içinde görünce, Mekke’deki şa’şaalı günlerini düşünmüş, üzülmüş ve gözleri yaşarmıştı.

Hz. Mus’ab, ismiyle müsemma bir hayat yaşamıştır. Daima çetin hayat şartlarıyla karşılaşmış, bunlarla Allah’ın izniyle başetmesini bilmiştir. Ömrü de kısa sürmüştür. (Umeyr, ömrü kısa anlamına da gelir). 40 yaşında vefat eden bu kutlu zat, Hamne bint-i Cahş ile evlenmiş, ondan Zeynep isimli bir kızı olmuştur.

Allah, hayatını, Allah Resûlü’nün emirleri doğrultusunda yaşayan, O’nun her emrini hiçbir beklentiye girmeksizin uygulayan ve hayatını yine O’nun dininin korunması uğrunda noktalayan bu kutlu muhacirin şefaatine bizi nail kılsın. (Allah rahmet eylesin.)

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*