share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Musibet Veya Belâ’ya İsabet Etmenin Âdâbı

0 yorum

DAVETİ KABUL ETMENİN ÂDÂBI

Kişinin kendisine yapılan daveti kabul etmesi;

“Daveti kabul etmeyen Ebu Kasım’a isyan etmiştir” hadi­siyle vaciptir.

Davet edilmemiş bir kimsenin bir ziyafete gidip katılması caiz değildir.

“Davetsiz olarak bir ziyafete giden kişi, oraya hırsız ola­rak girer ve oradan yağmacı olarak çıkar.” buyurulmuştur.

Daveti kabul etmenin bazı âdâpları vardır. Bunlar;

1Davet eden kimseyi kırmamak için daveti kabul etmek gerekir.

2- Davete yemek için gitmemek gerekir.

3- Davet edilen kişi ev sahibinin kendisine gösterdiği ye­re oturmalıdır.

4- Ev sahibinin yaptığı işleri kontrol etmemek.

5- Ziyafet yerinde sağa sola bakmamak gerekir.

6- Ev sahibinden tuz, su, biber gibi gerekli şeyler dışında bir şey istememek gerekir.

7- Ev sahibini yemeğinden dolayı veya başka bir işinden dolayı ayıplamamak gerekir.

8- Yemekten sonra ev sahibine rahmet olunması, bağış­lanması ve berekete kavuşması için duâ etmelidir. Örneğin:

“Allah’ım onun rızkını bereketli kıl ve ona işleri kolaylaş­tır. Onun üzerinden hayrı eksik etme. Onu bağışla ve bizi de şükredenlerden kıl!” demelidir.



OTUZ ALTINCI BABI

MUSİBET VEYA BELÂ’YA İSABET ETMENİN ÂDÂBI

Mümin her ân, hastalık ve yokluk gibi durumlara düşebilir. Dünya mümin için kalıcı bir yer değildir. Geçici olan bu dünyada ra­hat olabilmek zordur.

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem); “Dünyada rahatlık yoktur.” buyurmuştur. Bu konu hakkında çok sayıda âdâb beyan edilmiştir.

  • Mümin başına gelen belâ ve musîbeti ganimet bilmeli­dir. Çünkü kıyamette bunun karşılığını fazlasıyla alacaktır.

Kıyamet günü geldiğinde, amel sahiplerinin yaptıkları namaz, oruç, sadaka, hacc ve zekât terazilerine konulur. Son­ra dünyada belâ ve musibete uğramış kimseler getirilir, terazi­leri kurulur, duruşmaları başlar ve üzerlerine ecir yağdırılır. Dünyada sıhhat ve afiyet sahibi olanlar ‘Keşke bizde dünya­dayken, vücutlarımız hastalıklarla dolsaydı, makaslarla kesilip parça parça olsaydı ve böylece bizde bu dünyada musibete uğramışların sevabını alabilseydik derler.”

Allah Teâlâ’nın “Sabredenlere ecirleri hesapsız olarak ve­rilir” sözü bundandır.

  • Mümin, kendisine isabet eden belâ’yı yaratılmışlardan hiç kimseye şikâyet etmeyip, o belâyı kendisine yollayan Al­lah’a dönerek çaresini ondan beklemelidir.

       Hadis-i şerifte;

       “Kim kederli anında on kere ‘Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben ona tevekkül ettim yüce arşın Rabbidir’ derse Allah onun kederini giderir.” buyurulmuştur.

  • Mümin, kendisine isabet eden belâyı ve musibeti ba­ğışlanması için bir vesile olarak görmelidir.

Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle buyurmuştur:

“Bir müminin Allah’ın rahmetine ulaşabilmesi için beş çe­şit zorluk vardır: Birincisi hastalık ve musibettir, günahı çok olduğu için bunlarla affedilmezse, ikinci bir zorluk onu bulur. Bu da canının bedenin zor çıkmasıdır. Günahı çok olduğu için bu şekilde de affedilmezse üçüncü bir zorluk karşısına çıkar, bu da kabirde kendisine gelecek olan Meleklerin sorularının zor olmasıdır. Günahı burada da affedilmeyecek kadar çoksa, sırat köprüsü karşısına gelir bu dördüncü zorluktur, Orada uzun süre bekletilir. Günahı burada da affedilmeyecek kadar çoksa cehennemde yanar. Sonra mümin olduğu için oradan çıkar ve cennete girer. Cehennem de beşinci zorluktur.”

  • Belâ’mn başladığı andan ona sabretmeye başlamak gerekir. Çünkü sabır belâ gelir gelmez başlamalıdır.

Hadis-i şerifte:

“Sabır belânın ilk geldiği ân şaşırmamaktır.” buyurulmuştur. İlk anda böyle yapmayıp sonra sabrederse bunun adı taham­mül yani katlanmak olur.

Feth’ul Musalla hazretlerinin eşi yere düştü ve tırnağı kırıldı. Kadın bu duruma güldü. Ona “Neden gülüyorsun” diye sordular;

-“Allah’ın verdiği bir musibete sabrettiğimde alacağım mükâfatı düşündüm ve acıyı hissetmedim. Onun için güldüm.”

demiş.

Rivayet edilir ki:

Bir mümin ve bir kâfir birlikte balık avına giderler. Müminin ol­tasını Besmele ile atmasına rağmen hiç balık yakalayamaz. Kafir işe putunun adını anarak atmasına rağmen oltasına birçok balık ta­kılır. Akşam olduğunda, mümin de bir balık yakalamayı başarır fa­kat onu da oltadan çıkarırken suya düşürür. Müminin meleği bu duruma çok şaşırır ve hemen Levh-i Mahfuz’a gidip orada mümin ve kâfirin durumuna bakar. Mümini cennette kâfiri de cehennemde gö­rünce “Allah mümini imtihan ediyor olsa gerek. Kâfire de daha çok azsın diye veriyor. Bu kâfirin bir istidracıdır.” der.

Hadis-i şerifte;

“Humma müminin ateşten kurtuluşudur.” buyurulmuştur.

Yani humma gibi hastalıklara yakalananların (sadece humma ve türevi değil, çaresiz hastalıklar anlamında kullanılmış olma ihti­mali yüksektir) bütün günahları bağışlanır ve temizlenir. Günahla­rından arınınca da cennete girebilir manası taşımaktadır.

Diğer bir hadiste:

“Bir kişi üç saatlik bir sıtmaya yakalansa ve Allah’a şük­rederek sabrederse, Allah bu kuluyla meleklerine karşı iftihar eder ve şöyle der: ‘Ey Meleklerim kuluma verdiğim belâ’ya kar­şı gösterdiği sabra bakın! Onun cehennemdem kurtuluşu için bir beraat yazın!’ O kişiye beraeıt yazılır!”

Enes b. Malik şöyle rivayet etmiştir:

İbn Mesud hastalanmıştı. Ziyarete gittik.

-“Gecen nasıl geçti” diye sorduk.

-“Allah’ın bana verdiği iman nimetiyle gecemi geçirdim!”

dedi. Şu an nasılsın diye sorduk;

-“Allah’a hamd olsun kalbim iman dolu” dedi. Neyinden şi­kâyetçisin diye sorduk.

-“Günahlarımdan şikâyetçiyim” diye cevap verdi. Tabib ça­ğıralım seni iyileştirsin diye sorduk.

-“Benim tabibim beni hastalandırdı!“ dedi.

Hz. Ebu Bekir hasatandığında da bu sorulara aynı cevapları verdi ve ek olarak;

“Tabibim beni gördü” dedi.

Hadis-i şerifte:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Kulumu bir belâya düçar et­tiğim zaman, o sabredip ve benden şikâyetçi olmazsa, ona kendi etinden daha iyi bir et Ve kendi kanından daha iyi bir kan veririm. Onu iyileştirdiğimde günahı kalmaz. Canını alırsam rahmetimin içerisindeyken ölmüş olur.” buyurulmuştur.

  • Mümkün olduğu kadar hastalığını saklamak gerekir.

Hadis-i şerifte;

“Üç şey iyilik hazinelerindendir;

  •  Sadakayı gizli vermek,
  •  İyiliği gizli yapmak,
  •  Hastalığı gizlemek.” buyurulmuştur.
  • Mümin hep sıhhat üzerine olmasına üzülmelidir. Mümi­nin rahatlığı kırk günden fazla sürmez, eğer sürerse iyi değildir denilmiştir.

Mısır kralı olan Firavun tam dörtyüz yıl boyunca ilâhlık iddia­sında bulundu. Bu kadar uzun zaman içerisinde ne sıtma ne de baş ağrısı çekmedi. Bu şekildeki bir hastalığa uğramış olsaydı ilâhlık iddiasında bulunamazdı. Bu da bize1gösteriyor ki, hastalık mümine Allah’ın bir lütfûdur. Fakat hasta olan kişi şu dört durumdan kaçın­malıdır:

a- Yalan söylemekten kaçınmalıdır. Sabaha kadar uyumadım, hiçbir şey yemedim gibi sözlerden sakınmak gerekir.

b- Herkesin kendisini ziyaret etmesini beklememelidir,

c- Riyâ yapmamalıdır. Kendisini ziyarete gelenlere uyuyor numarası yapmamalıdır,

d- Öfkelenmemelidir.

  • İhlâs, Felâk, Nas, Fatiha ve Salâvat-ı şerifeleri, kendi sıhhati için kendisine okumalıdır. Ve başka dualarla Allah’tan şi­fa istemelidir. Ağrısı bulunan yerler için okumak Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) tarafından tavsiye edilmiştir.

Hadis-i şerifte:

“Sizden birinin dişi ağrıdığında, parmağını ağrıyan yerin üzerine koyup şöyle desin: -“Hüve’l-lezi enşeekum ve ce’ale lekume’s-sem’a ve’l-ebsare ve’l-efidete kaillen ma teşkurun.”

Başka bir hadis-i şerifte:

“Ey Ali! Başın ağrıdığı zaman, elini başına koyup ..Lev enzelna… âyetini oku” -Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, onu Allah korkusundan paramparça olmuş hâlde görürdün buyurulmuştur. Başka bir hadis-i şerifte:

“Başın ağrıdığında, elini onun üzerine koy ve Haşr sure­sinin son ayetini oku. Çünkü o ölümden başka bütün dertlere devadır”buyurulmuştur.

Rivayet edilir ki:

Bir bedevi, Resulullah’ın huzuruna gelip yemek yiyemediği için iştahsızlığından şikâyet etti. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu;

“Bir şey yediğinde veyahut içtiğinde şöyle de: -Bismilla- hillezi la yedurru mea’ ismihi şey’un fi’l-ardi ve la fis’sema’i ve huve şeml’ul alim. Ya hayyumu ya Kayyum.”

8– Hasta kişi feryat ederek inlememelîdir. Elinden geldiğin­ce buna özen göstermek Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in tavsiyesidir.

Bir kimse hastalığından dert yanmak maksadıyla “Şikâye­timden önce Allah’a hamd olsun” derse hâlinden şikayetçi olmuş olur. Peygamberimiz hastalandığında inlerdi, bunu neden yaptığı sorulduğunda:“Müminin acısının şiddeti, onun affedilmesi için olabilir.” buyururdu.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*