Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/nursinne/public_html/wp-config.php:1) in /home/nursinne/public_html/wp-content/plugins/wordpress-mobile-pack/inc/class-wmp-cookie.php on line 50
Nefis ile Savaş | Nurşin

share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Nefis ile Savaş

0 yorum

Peygamber(a.s.v) zorlu bir muharebenin arkasından ashabına dönerek şunu arz eder: “Ey ashap, bu muharebe çok zorlu geçti. Şehit olan yaralanan bir sürü ashap arkadaşlar oldu. Lakin bilmeniz lazım, artık şu andan itibaren bu gördüğünüz muharebeden çok daha dehşetli bir muharebe bizi bekliyor. Bu muharebede yaptığımız şu anki muharebede, belki dünyamızı tehdit ediyordu. Düşman belliydi, belli bir strateji, nizam içerisinde hareket ediyorduk. Ama bilesiniz ki bu benim bahsedeceğim muharebenin stratejisi biraz daha farklıdır. Düşman bildiğiniz bir düşman değil. Görünmez bir düşman var. Ve hep uzağınızda olan bir düşman değil. Sizin damarlarınızda geziyor bu düşman. Ve bu düşmanın tahribat gücü çok güçlü ve kuvvetlidir.

Sahabe sorduğunda o kadar dehşetli olan şu yaptığımız muharebeden çok daha güçlü olan bu muharebede düşmanın ne olduğunu sorunca NEFİS diye arz ediyor. Nefsin insan bedenindeki tahribat gücü, normal muharebedeki düşmanlardan katbekat çok daha güçlü ve tahribatı insanın ebediyetini nauzübillah tehdit ediyor. Ve onun bir sürü amelesi var, yardımcıları var. Şeytan var. İnsan tabiatına terkedilmiş ve dünyaya yönelik bir kısım tabiatı cismaniyeti, dünyanın bazı arzuları ve dünyanın cismani yönü bütün bunlar onun amelidir. Büyüklerin ifadesiyle de çok ehli kemal olanların bile dahi bazen kendilerini muhafaza edemediği söyleniyor. Şeyh Abdulkadir Geylani’nin beytindeki geçen: “Gelin kemalatın zirvesinde olanlar, velayetin zirvesinde olanlar, kendi hubbu aşk-ı muhabbetini tam kontrol edemeyip dünyaya meylettiği için dünya adeta onları zaptetmiş ve küffarın önünde zındıkın önünde bırakmıştır onları.” Bu manada bir tasavvuf dairesinde olma hesabıyla, inşallah bu dairenin bereketiyle büyüklerin, Sadat-ı Kiram’ın bereketiyle, o halkada büyüklerin avlusunda bulunma hesabıyla, Cenab-ı Allah inşallah bizleri muhafaza eder. Ve bu hizmet münasebetiyle de Cenab-ı Allah bizlere bir kıymet biçer ve bu hizmetin mukabilinde inşallah bizleri muhafaza eder. Bizlere düşen, bu vazifede tasavvufu adete bir sargı bezi olarak görüp bu muharebede kalp ve ruha yönelik yapılan taarruzatlar karşısında yaralamalar olduysa, bizlere düşen tasavvuf sargısıyla, tasavvuf bezi ile açılan yaraları kalp ve ruhlara karşı o bez ile o sargı ile sargılamaktır. İnşallah bu muharebe neticesinde insan kendisine düşen o kıymetli o paha biçilmez o manevi doktorluk vazifesini inşallah infak ederse ayetin ifadesince: ” Allah’ın dinine koşup yardımcı olursanız, Allah Teala sizlere yardımcı olur, sizleri muhafaza eder.” diyor. Ve bu hizmeti yaparken stratejiyi belirlerken kendi düstur, kendi uygun gördüğümüz, bildiklerimize göre de feyz ve Sadat-ı kiramı muharebenin başkomutanları olan o büyükleri, peygamber (a.s.v)’dan başlayan ve bugüne kadar onların muhabbeti ile, o tarz ile işin tedavisini yapmak işin hizmetkarlığını yapmaktır. İnsanın kendi ruhunda, kalbinde açılan haramlar neticesinde şüphe ve vesveseler neticesinde aynen hakeza o doktorlara müracaat edilir. Onların uygun gördüğü tedavi sargı beziyle ebediyetimizi tehdit eden o düşmana karşı, açılan yaralara karşı inşallah aynısını insanın kendi kalbine ruhuna yönelik bu tedaviyi de yapması lazım. Burada dikkat edilmesi gereken unsur muhabbet unsurudur. Dikkat edilmesi gereken unsur Hazret’in ifadesi ile sohbetlerinize evrad ve eskarlarınıza, hatmelerinize ve tasavvufta yapılan hizmetlere ehemmiyetinizdir. İnşallah bu bahsedilen unsurlara ehemmiyet verildiği müddetçe Cenab-ı Allah bizleri muhafaza edecektir. Büyüklerin yolunu da bu manada takip etmek yapılan hizmetlere büyük bir ehemmiyet vermek ve inşallah “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadisine mazhar olmak için çalışmak lazım. Hadisin ifadesince gönül nereye doğru yönelmiş ise insan kendi bilinç ve kalbine hangi şeyi almışsa, adeta hissiyatında, bilinçaltında tecessüm etmiş gibi ahirette de kalbinize yerleştirdiğiniz o şeyler sizinledir ve sizin haşrınız onlarla beraber hasrolunacaktır. Ve siz hangi kavme hangi cemaate kendinizi benzetiyorsanız gayret ve çabanızı o manada gösteriyorsanız siz o kavimden sayılacaksınız. Elhamdülillah bugün yapılan çaba, gayret ve benzetme Sadat-ı Kiram’a bir benzetmedir. Hatmelerinizde, evradı eskarlarınızda ve insanlara olan irşadı o açılan gönüle, o ruhlara, açılan yaralara o tasavvuf sargı bezini sarmakta inşallah büyüklere benzeme noktasında bir gayretimiz var, çabamız var. Ve arkadaşlara da şunu arzediyorum: bir Seyda’yı Taği gibi ve onun halifesi Şeyh Fethullah Verkanisi’nin şu ifadesi Peygamber(a.s.v.) Seyda’yı Taği ’ye tezahür etti: “Sana itaba etmiş, senin arkandan gidenler imanını muhafaza etmiştir.” müjdesini vermiştir ve bu sözü dünyada herhangi bir ehli iman duymuş ve bunun hakikatini bilmişse, kendi kanaatimce onun üzerine büyük bir yarış olacak ve Seyda’yiTaği’nin bu avlusuna girme noktasında birbiriyle yarışacak. Zira Peygamber(a.s.v.)’in bu müjdesi çok büyük bir zata, çok nadir vukuu bulunan bir sözdür. Ve Seyda’yı Taği, Gavs-ı Hizanın ifadesiyle:” Şeyh Abdurrahman kendi evi için kıyamete kadar zahiri ve batıni ilim istemiş ve kıyamete kadar onun evinde zahiri ve batıni ilim hiç eksik olmayacak. Bu ifadenin bütün ehli iman için büyük bir kıymeti vardır ve bunlar paha biçilemez ifadelerdir. Elbette ki Cenabı Allah kendi mülkünde istediği tasarrufu yapmak hesabıyla allahualem hikmeti bazılarına verir; bazılarına da vermez. Verilmeyen insanların bu noktada çok gayret göstermesi, çaba göstermesi lazım. Verilen insanların da verilen nimetin bir daha alınmama noktasında kendi kalplerine, hizmetlerine çok ehemmiyet vermesi lazım. Tasavvuf o manada insanı ahirete, Peygamber(a.s.v.)’a, Allah’a açtıran bir kapı olması hesabıyla bu kapıya çok tutunmak lazımdır, elzemdir. Seyda(k.s) öyle arz ediyordu: “İrşada başladığım dönemlerde Peygamber(a.s.v.)’ı ve diğer peygamberleri gördüm ve bana şunu söylediler: Sen bu hizmeti himaye et de ayakkabı boyana kadar, baştan taa ayakkabına kadar cismen ve manen bu manada fikir istiyorlardı.” Demek ki hizmet bir peygamber mesleği olma hesabıyla çok kıymetlidir. Allah Teala her insana bu nimeti bahşetmiyor. Ve şunu da arz ettim. Peygamberler döneminde, bir peygamber mesleği olan insanlara irşadı tebliğ etmekle, paha biçilmez bir nimeti bulma hesabıyla bir peygamber bu sevaba o paha biçilmez nimete ve Allah’ın rızası olan o nimete ulaşılma noktasında büyük bedeller ödüyorlardı. Bazı peygamberler canı ile malı ile evladı ile bütün bu bedelleri ödüyorlardı. Bazıları evladından, dostlarından, evlerinden, barklarından, sürgün edilmekle o sevaba ulaşıyorlardı.

Peygamber(a.s.v.) Taif’e giderken irşad yaparken toplanan o çocuklar, bazı insanların kışkırtmasıyla o nahoş hal o da bunun bereketidir. Ve sonrasında gelen ehli velayet onlar da hakeza peygamberlik mesleği olan peygamber sünneti olan nahoş hallere maruz bırakılmışlardır. Bu zamanda bir peygamber ve Sadat-ı Kiram’ın mesleği olan bu tasavvuf irşadını yapmak bu dönemde çok daha zordur. Çünkü siz insanlara bu tarz şeyleri tavsiye ettiğiniz zaman en fazla yüzünü ekşitmesiyle maruz kalırsınız. Fakat sizin sevabını düşündüğünüz zaman Allah’ın rızasıdır, ebediyettir, bu düşünüldüğü zaman bu uğurda çok şeyler feda etmeniz bile dahi yine azdır.

Görmek lazımdır ki ebediyet dünyada kazanılıyor. Dünyada bu manada verilen süreyi çok iyi değerlendirmeniz lazım. Ebedi bir rıza dünyada kazanılıyor. Ebedi cennet burada kazanılıyor. Ebedi saadet dünyada kazanılır. Evet, bazen hizmet mağlup olabilir. Ona da üzülmemek lazım. Dünyadaki sıkıntı, dünyadaki letaifler, dünyadaki lezzetlerin geçici olma hesabıyla Cenab-ı Allah bunun karşılığında sizlere ebedi bir lezzet, ebedi bir ömür, ebedi bir rızayı bahşedecek. Dünyada bin yıllık mesut bir hayat, cennetteki bir lahza hayata denk değildir. Büyükler ve hadislerin ifadesiyle. Ve cennetteki bin yıllık bir mesut hayat cennetteki hakiki cennet sayılan ve bütün güzelliklerin membaı ve kaynağı sayılan cemalullahı bir lahza görmeye denk değildir.

İnsanın inşallah adil olması lazım. Aklın müptelasıyla hareket etmesi icab eder. Kısacık bir hayat kısacık bir lezzet karşılığında ebedi bir saadet, ebedi bir ömür feda edilmez. Ve insanın Allah’a ulaşma noktasında Allah’ın rızasına ulaşma noktasında elbette ki Allah’ın istediği şart ile hareket etme mecburiyeti vardır. Peygamber(a.s.v.)’a imanımız varsa ve imanın gereği onu seviyorsak, sevginin gereği Peygamber(a.s.v.)’ın benimsediği tarz ile hareket etmek icab ediyor. İnsanın kendi tarzını bırakması icab ediyor. Ve madem bu Sadat-ı Kiram Peygamber(a.s.v.)’ın varisidir. Elbette ki Sadat-ı Kiram Peygamber’e ve Allah’a ulaştıracaksa ve yine bunların tarzı ki Peygamber(a.s.v.) tarzıdır. Bunların tarzıyla hareket etmek; kendi tarzımızı bırakmak icab ediyor. İnsanın kendi aklını, mantığını, hissiyatını elbette ki büyüklerin Sadat-ı kiramın aklını tercih etmesi icab ediyor. Onların aklını kendi aklına tercih etmesi, onların mantığını kendi mantığına tercih etmesi, onların hissiyatını kendi hissiyatına tercih etmesi icab ediyor. Niçin icab ediyor? Çünkü insanın içerisinde bahsettiğimiz Peygamber(a.s.v.)’ın çok büyük bir düşman bizi bekliyor, büyük bir muharebe olacak. Nefretli bir düşman bizi bekliyor. Bu düşman nefis olacak deniliyor. İşte o nefis insanın bedeninin içerisindedir. Şeytan insanın damarından geçip giriyor ve bu manada insanın aklına, mantığına, hissiyatına hükmedebiliyor. Onun için insan Allah’a, Peygamber’e ve Sadat-ı Kiram’a ulaşmak, onların rızasına ulaşmak istiyorsa, elbette ki kendi aklı, mantığı, hissiyatını bırakıp onların tarzı, onların bu mevzudaki aklı mantığı hissiyatı nedir buna bakacak ve bu manada büyük bir teslimiyet gösterecek. İnşallah teslimiyet neticesinde teslimiyet kapısı bizleri Sadat-ı Kiram’a, oradan Peygamber(a.s.v.)’a ve oradan Allah’a ulaştıracak bir kapı olma hesabıyla ulaşılacak.

Büyüklerin ifadesiyle kişilerin Allah’a ulaşma mesleği ve birinci kapısı o da şeyhtir. Üstad’da fani olmaktır. İnsanda var olan, Allah tarafından insan için bahşedilmiş olan ahireti bulma noktasında adeta bir anahtar hükmünü gören muhabbet o tarafa verildiği andan itibaren o kapı açılabiliyor. Ve bu birinci kapı olan fenafilşeyhin hükmünde olan fenafilihva kardeşlerin birbirinde fani olması, birbirlerini sevmeleri fani bulunduktan sonra bu insanlar için inşallah fenafilşeyhin kapısı açılıyor. Oradan Peygamber(a.s.v.)’a, oradan da Cenabı Allah’a manevi bir yolculuk, seyri sülük başlıyor. Cenabı Allah hizmetlerinizi kabul eylesin. Allah Teala muvaffakiyetler versin.

Hizmet eden insan hissediliyor, biliniyor, varlığı vardır. Bu insan hayydır manen, bu insan diridir. Manevi kalbi atıyor. Manevi bir şuura sahiptir. Bir insan hizmet etmiyorsa, şuursuz davranıyorsa, enaniyetine yönelik kurtuluşunun peşine düşmüşse o insan yarı insandır. O insan yarı bir diriliştir. Manen öyle görmek lazımdır. Zira hakiki diriliş büyüklerin dirilişidir. Büyüklerin dirilişine baktığınız zaman o insanlar hizmet ehli olmuş. İnsanlara irşadı tebliğ etmiş. Ve adeta Allah’ın dinini Peygamber(a.s.v.)’ın iç dünyası olan tasavvufu, kâmil olan ruh ve kalplere bütünüyle bir merhem bir şifa ve o kalplere yerleştirmişlerdir. Ve bu insanlar hakiki anlamda kaybolmuşlar diri olmuşlar. Cenabı Allah hakiki bir dirilişi de bizlere sağlasın ve bu hizmeti hepimize de nasip etsin inşallah. İnsanın bu çaba içerisinde, bu hareket içerisinde olması düşüncesi olması lazım. Büyüklerimiz nasıl ki zahiri bir koldan zekat istiyor. O da fakir fukaranın hakkı. Ve zahiri bir zekatta tasadduk hissediliyorsa sadaka vermek icab ediliyorsa aynen hakeza “Allah’ın size verdiği şeyler ile ahireti kazanmaya, ahiretin arkasından koşmaya, ahireti satın almaya bakın.” ayetince insanın aklında, mantığında, zekavetinde, hissiyatında, akıbetinde, aşkında, sıhhatinde, zamanın da bunları da etraftaki fakir olan manen muhtaç olan gönüllere zekat onlara da düşüyor. İnsanın aklına düştüğü gibi mantığına hissiyatına, sıhhatine zamanına nasıl ki manen düşüyorsa bunlara da düşüyor. Dolayısıyla insan ahireti kazanma adına, Cenab-ı Allah’a ulaşma noktasında Allah’ın verdiği var olan o nimetleri ahireti kazanma adına çaba göstermesi lazım. Dünyada Allah’tan insana verilmiş bu nimetler eğer fani dünyaya verilirse fani olur. Fakat ebedi olan şeylere verilirse, ahirete harcarsanız inşallah ebediyet kazanır. Sizlerin maksadınız ebediyet kazanacak, gençliğiniz ebediyet kazanacak, insanlığınız ebediyet kazanacak. Tattığınız lezzetler ebediyet kazanacak. Fakat dünya adına verirseniz lezzetler gider, gençliğiniz gider, insaniyet gidiyor ve insanda bir gafillik hasıl oluyor. Allah Teala hizmetlerinizi kabul etsin.

Büyüklere olan muhabbeti artırsın. Bütün büyüklerin üzerinde durduğu şey muhabbet olmuştur. Hatta çok büyük insanların muhabbetle yazdığı bir elif bir kitap bile dahi aradan bin yıl aradan beş yüz yıl geçmesine rağmen muhabbetle yazıldığı için ahiret temelinde ve muhabbetle ilgili alametler geldiği için bu kitaplardan bile dahi birçok insan faydalanıyor. Cenabı Allah hakiki muhabbeti bizlere versin inşallah. Allah kabul eylesin.

Bakın miraç hadisesi, döneminde yaşayan ashaplar için büyük bir imtihan. Zira Peygamber(a.s.v.) bütün o dönemdeki ehli islama, insanlara şunu söyledikten sonra ben bir vasıta, bir tayyareye bindim. Anlık bir lahzada yedi kat semayı aştım. Allah huzuruna çıktım. Ve değişik, garip, acayip manzaralarla karşılaştım. Bunu anlatmanın arkasında o dönemin münafıkları, kalbi tam pişmemiş olanlar için fırsat doğdu. Hz. Ebubekir’i Sıddık’ın yanına gelip senin arkadaşın bak ne diyor. O kadar garip akıldan uzak, mantıktan uzak, fikirden uzak o kadar garip bir şeyden bahsediyor ki yani zorla da olsa insanın aklı kabul etmez. Bir tayyareye bindiğini söylüyor. Yedi kat semayı bir anda aştığını söylüyor. Sen buna ne diyeceksin? Hala inanacak mısın? Bakın orada Hz. Ebubekir’i Sıddık iki cümle söylüyor. Teslimiyet adap muhabbet gereği: ”Bunu o söylüyorsa doğrudur.” Aklıma mantığıma sığmıyor demiyor. Meselenin o tarafından baksa idi kaybedecekti.

Büyüklerimiz, ehli tasavvufun bahsettiği şeyler. Mesele kendi aklınızla, kendi tarzınız ile kalbi hissiyatınız ile bakarsanız meselelere, meseleyi bir Hz. Ebubekir’i Sıddık’ın baktığı yönden bakarsanız bunu dışardan bir insan söylemiyor. Sokakta gezen bir insan söylemiyor. Bunu normal bir insan söylemiyor. Bunu bir Peygamber söylüyor. Bunu Hz. Muhammed(a.s.v.) söylüyor. Bunu o söylüyorsa doğrudur. Kazanmanın yolu budur. Bu bir teslimiyet, bu bir adab, bu bir muhabbet, bu bir sadakattir. Ehli tasavvufun da üstadlarına karşı durumları aynı olmuştur. Filan şeyi üstadım söylüyorsa, filan şeyi Hazret söylemişse, filan şeyi Seydayı Taği söylemişse, Seyda(k.s) söylemişse o söylüyorsa doğrudur. Çünkü o zat dışarıda gördüğümüz, normal gezen haşa hayatı yalan üzere kurulmuş insanlar değildir. Bunu o söylüyorsa doğrudur. Hiçbir şey hiçbir şüphe olmadan. Ve malumunuz her bir şüphe insanın kalbinde ve ruhunda kapanılmaz yaralar açıyor. Onun için şeytan vesvese yapar. Kalpte tahribat meydana getirir. Onun için lezzet insanın muharebesinde insanı yenersem Peygamber(a.s.v.)’ın bahsettiği düşman dehşetli bir düşman daha ashabın yanına veriliyor. Onun yaptığı tahribat şüphedir, vesvesedir. İnsanın kafasına giren her bir şüphe, her bir vesvese insanın ruhunda ve kalbinde çok büyük yaralar açıyor.

Hz. Ebubekir’i Sıddık’ın şu ifadesi veyahut tasavvuf erbabındaki büyüklerin hayatına baktığınız zaman uyum için büyük bir dert olması lazım. Nasıl ki Seyda Molla Muhyettin, Seyda’nın üstadı Üstad Bediüzzaman’a bir mektup gönderir: “Bir fırka çıkmış fatiha suresi velezzallin diye okunuyor. Bunun hakkındaki görüşünüz nedir?” deyince benim görüşüm Seydayi Taği’dir. Gidilsin bakılsın. Kendisi hayatta değil. Evlatları hayattadır. Onlar nasıl okumuşsa doğrusu odur. Ama benden bizzati bir cevap istiyorsanız O büyüklerin seçtiği o velayetin hizmetinde yanlışlıklara, tahribatlara yer yoktur. Teslimiyet insanda böyle olması lazım. İnsanın akıl süzgeci, mantık süzgeci eğer kirlenmişse nefis ve şeytanın o zühuru altına girmişse ve insan bunun farkına da varmamışsa akıl mantık bu manada da iflas etmiştir, yok olmuştur. Aklını kaybetmiş olur o insan ruhunu kaybettiği gibi, hissiyatını kaybettiği gibi bazı insanın gözünü kaybettiği gibi, kulağını kaybettiği gibi o zaman akıl da gitmiş mantık da gitmiş.

İnsanı Allah’a ulaştıran bütün bu vesveselere karşı, akla gelecek şüphelere karşı en hızlı, en süratli onun için tasavvuftur demiş. Ve tasavvufun membaı kuruluşu muhabbet üzerine kurulduğu için en hızlı en kâfi muhabbettir. Onun için o büyükler ehli velayetin çoğu muhabbetle Allah’a ulaşmışlardır. Zira insanda eğer muhabbet yok ise, şeytan ve nefsin hücumatı karşısında bu vesveselere karşı o şüphelere karşı çok kıvranır. Yarın öyle bir mizan kurulacak ki kendini kurtarması lazım. Yoksa naüzübillah delalate gider. Ameli hep boşa olur. İnsanın ameli, çabası ne olursa olsun şeytan ve nefsin o hücumatı karşısında, vesvese ve şüpheleri karşısında yegane muhafaza eden, ehli velayetin ulaştığı muhabbet anahtarı olur. Cenabı Allah o muhabbetleri bizlere versin. Hazret’in ifadesiyle insanda muhabbeti peyda ettiren, hatme, evradı eskar, sohbet. Ve bunların adabına göre riayet edilirse inşallah muhabbeti peyda ettirir. Allah kabul eylesin. Allah Teala hizmetinizi kabul eylesin inşallah.

Hizmet eden insanlara baktığınız zaman halleri bakın ne kadar hoştur. Zannetmeyiniz ki onların o hizmeti, o güzel halleri, amelleri onları o seviyeye getirmedi. Muhabbet vasıtasıyla hizmete tutunmalarıyla Allah Teala onları güzelleştirdi. Yani insan eğer muhabbet vasıtasıyla hizmete yönelirse, büyüklerin tarzıyla hareket ederse, Allah Teala çok büyük nimetler madden, manen, kalben, ruhen onlara güzellikler bahşeder. Allah Teala kabul etsin inşallah. Allah muvaffakiyetler versin. Cenabı Allah hepinize de o hizmeti bahşetsin, bizlere de bahşetsin inşallah. 11. 03. 2012 Ankara sohbeti

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*