share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Ramazan Ayının Faziletleri

0 yorum

RAMAZAN AYININ FAZİLETLERİ

İmam-ı Rabbani hazretleri «Mektubat» adlı eserinde şöyle diyor:
«Bilmek gerekir ki, Ramazan ayı gayet önemli bir aydır. Bu ayda yapılan zikir, sadaka, namaz ve benzerleri gibi nafile ibadetler sevab bakımından diğer günlerin farz ibadetlerine denktir. Bu ayda yerine getirilen farz ibadet ise diğer aylarda yapılan farz ibadetlerin yetmiş katı ka¬dar sevab kazandırır. Bu ayda oruçlu bir kimseye iftar yemeği veren kimse cehennemden azad olur ve yemek verdiği oruçlunun ka¬zanmış olduğu sevab kadar sevab kazanır. Bu ay içinde bir köle azad eden veya hizmetçilerinin hizmetini hafifleten kimse de cehennemden azad olur. Nitekim Peygam¬berimiz —salât ve selâm üzerine olsun— bu ayda savaş esirlerini serbest bırakır ve onlara istediklerini verirdi.
Ulu Allah’ın bu ayda salih amel işlemeye muvaffak kıldığı kimse başarıyı yıl boyunca kendisine yoldaş hali¬ne getirmiş olur. Buna karşılık bu ayı dağınıklık ve kar¬gaşalıkla geçiren kimse yıl boyunca bir çok kargaşalık ve terslikle karşı karşıya kalır. Buna göre müslüman mümkün olduğu kadar bu ayı huzur ve disiplin içinde ge¬çirmeye çalışmalıdır. Bu ayı ganimet saymak gerekir.
Bu ayın her gecesinde binlerce cehennemlik cehen¬nemden azad olur, cennetin tüm kapıları açılırken cehen¬nemin bütün kapıları kapanır, tüm şeytanlar zincire vu¬rulur ve bütün rahmet kapıları açılır.
İftar ederken acele edip sahur yemeğini geciktirmek sünnet gereğidir. Peygamber Efendimiz —salât ve selâm üzerine olsun— bu konuda çok büyük bir titizlik göster-miştir. Çünkü bu davranış, acziyeti ve kulluk makamın¬da olanların yetersizliğini açığa vurucu bir ifade taşır. Hurma ile iftar etmek ve iftar ederken şu duâyı okumak da sünnettir:
Bunun yanında, Nakşibendi büyükleri, yine Peygam¬ber Efendimiz döneminde görülmeyen halvet (tek başma bir yere kapanmak) ve çile (kırk gün bir yerde kapalı kal¬mak) gibi gelenekleri de reddederek bu ikisi yerine ce¬maat içinde görünme (cilve) metodunu benimsemişlerdir.
Bu bağlılık ve kaçınmalar önemli sonuçlar ve sayısız meyveler vermiştir. Bu yüzdendir ki, bu tarikatın yolcula¬rının varabilecekleri sonuç (nihayetleri) başlangıç dönem¬lerine (bidayetlerine) yansımış, nisbetleri her nisbetten (bağlılıktan) üstün olmuş, sözleri kalb hastalıklarının ilâ¬cı, bakışları (nazarları) manevî rahatsızlıkların şifa se¬bebi olmuş ve teveccühleri muridleri dünya ile ahiret ba¬ğımlılığından kurtardığı gibi yüce himmetleri de salikleri imkân bataklığından çıkararak vücub zirvesine yücelt- miştir. Nitekim şu dörtlük bu mânâyı ifade etmektedir:
Nakşibendîler acayip kafile başıdırlar
Onlar günahkârlar kafilelerinin önünde gizli yollar
açarlar
Onların muhabbetinin cazibesi, bu yola koyulanların
kalbinden
Halvet vesvesesi ile çile fikrini giderir.
Fakat daha sonra halife ve şeyh olan bazı kimseler tam güçlü olmadıkları, bu yüce devlete ve ulu nimete er¬memiş oldukları için nefis cevherleri bir yana bırakarak bazı oyuncak parçaları ile yetinmişler ve çocuk karakter¬li olduklarından dolayı bir kaç üzüm ve ceviz tanesi ile oyalan mışlardır.
Ne büyük bir ızdırap ve hayret konusudur ki, bu tip kimseler büyüklerinin yolundan ayrılmış, efendilerinin koymuş oldukları prensipleri gözlerden uzaklaştırarak yeni bir durum ortaya koymuş» tarikatı eski mahiyetin den uzaklaştırarak cemaatler içinde görünme (cilve) me¬todu yerine halvet ve çile metodlarını benimsemişlerdir. Bundan daha şaşırtıcısı, bu tip kimseler bid’atleri bu yüce tarikatın tamamlayıcı unsurları ve bu ulu nisbetin ke¬male erdirici gelenekleri olarak görmeleri, kısacası bu yı¬kımı yapıcılık saymalarıdır.
Söz konusu bid’atlerden biri teheccüd namazlarını tıpkı teravih namazları gibi cemaatle kılmaktır. Oysa fı¬kıh alimleri —ki ulu Allah onların sa’yını (emeklerini) meşkûr buyursun-— cemaatle nafile namazı kılmayı ağır bir kerahet saymışlardır. Bu tip bid’atlerin bir başkası bu şekilde kılman teheccüd namazını onüç rekât olarak say-maktır. Bu bid’ate saplananlar bu onüç rekâtın oniki re¬kâtını ayakta kıldıktan sonra iki rekât daha oturarak kı¬larlar. Böylece akılları sıra oturarak kılman namazın se¬vabı ayakta kılman namazın yarısı kadar olacağı için oturarak kıldıkları iki rekât teveccüh namazı bir rekât sayılacak ve teveccüh namazlarının yekünü onüç rekât olacaktır.
Bu bilgi ve uygulama sünnet-i seniyye’ye aykırıdır. Çünkü Peygamberimizin — salât ve selâm üzerine olsun— teheccüdün onüç rekât olarak kılınmasını emretmesinin hikmeti, bu nafile namazın tek rekâtlı olmasıdır. Bu na¬mazın tek rekâtlı oluşu da vitir namazının tek rekâtlı olu¬şundan alınmış; yoksa bunun sebebi, bid’atçılarm sandığı gibi değildir. Bu bid at özellikle Maveraünnehir yörelerin¬de yaygındır.
Bunun yanında bu tip kimseler «bid atler, hasene (iyi) ve seyyie (kötü) olmak üzere ikiye ayrılır» derler ve sözlerine devanı ederek bid’at-ı hasene’yi «Peygamberi¬miz ile dört halife dönemlerinden sonra ortaya atılan ve sünnet-i seniyye’yi ortadan kaldırmayan iyi işler» olarak tarif ederken bid’at-ı seyyie’yi «Sünnet-i seniyye’yi orta-dan kaldıran yenilikler» olarak tanımlarlar. Oysa ben hiç bir bid’atte güzellik ve aydınlık göremediğim gibi, tam tersine bu hareketlerde karanlık ve bulanıklık müşahede ediyorum. Bid’atçımn bid’atinde, basiretinin zayıflığı yü¬zünden parlaklık ve alnnıllık gördüğünü farzedersek bu kimsenin basireti keskinleşince bid’atinin hüsran ve piş¬manlıktan başka hiç bir sonuç doğurmayacağım göreceği kesindir. Nitekim şu farsca beyit bu mânâyı ifade etmek¬tedir :
Sabahleyin, tıpkı gündüz olduğu gibi, sana malûm olur
Karanlık gecedeki aşkın temizliği ve olgunluğu
Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz —salât ve selâm üzerine olsun— bu konuda şöyle buyuruyor:
«Kim bizim bu dinimizde ona yabancı bir yenilik or¬taya atarsa o yabancı yenilik reddedilmiştir.»
Peygamber Efendimizin dili ile «merdûd (reddedil¬miş) » sayılan şey nasıl olur da «güzel» olabilir? Öte yan¬dan yine Peygamberimiz —salât ve selâm üzerine olsun— başka bir hadiste şöyle buyuruyor:
En hayırlı söz Allah’ın Kitabı (Kuran) ve en hayırlı rehberlik Muhammed’in rehberliğidir. En kötü şeyler, sonradan ortaya konan şeylerdir. Her bid’at sapık¬lıktır.»
Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— başka bir hadisi de şöyledir

«Size Allah’dan korkmayı ve başımza bir köle bile geçse sözünü dinlemeyi, ona itaat etmeyi tavsiye ederim. Benden sonra yaşayanlarınız bir çok ihtilâflar görecekler¬dir. Sakın benim sünnetimle hidayetten ayrılmayan raşid halifelerimin sünnetinden ayrılmayınız. Bu yola sımsıkı sarılınız, ona azı dişlerinizle yapışınız. Sonradan ortaya çıkan şeylerden uzak durunuz. Çünkü her yenilik bid’at ve her bid’at sapıklıktır.
O halde bid’atte «güzelligin ne mânâsı olabilir ki? Ayrıca naklettiğimiz hadislerden sadece bazı bid’atlerin sünneti ortadan kaldırdığı değil, bütün bid’atlerin sünne¬ti ortadan kaldırıcı olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre tüm bid’atler seyyie (kötü) dür. Nitekim Peygamber Efendimiz —salât ve selâm üzerine olsun— buyuruyor ki:
«Bir cemiyetin ortaya attığı her bid’at, bu bid’atın karşılığı olan bir sünneti ortadan kaldırır. O halde sünnete bağlı kalmak ortaya bid’at atmaktan hayırlıdır.»
Yine Hassandan —Allah ondan razı olsun— rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz —salât ve selâm üze¬rine olsun— şöyle buyuruyor:
«Bir cemiyet ortaya bir bid’at atınca ulu Allah o bid’atın karşılığı kadar olan sünneti onlardan alır ve kıyamet gününe kadar bir daha geri vermez.»
Buna göre bilmek gerekir ki, alimlerle şeyhler tara¬fından «iyi» diye adlandırılan her bid’at hakkında derin¬liğine düşünüldüğü takdirde bu bid’atın sünneti ortadan kaldırıcı bir karakter taşıdığı görülür. Meselâ ölünün ke¬fenine baş sargısı (imame) eklemek «bid’at-ı hasene»dir. Oysa bu bid’at sünneti ortadan kaldırmaktadır. Çünkü sünnetin belirlediği bir sayıyı artırmak, nesıh’dir. Nesih ele ortadan kaldırmanın ta kendisidir.
Tıpkı bunun gibi, şeyhler sarığın ucunu sol taraftan sarkıtmayı güzel görmüşlerdir. Oysa sünnet olan sarığm omuz başları arasına sarkıtılmasıdır. O halde açıkça gö¬rüldüğü gibi, bu bid’at sünneti ortadan kaldırıcı bir ka¬rakter taşımaktadır.
Yine bunun gibi alimler namaza başlarken hem kalble ve hem de dille niyet edilmesini güzel görmüşlerdir. Oysa ne sahih ve ne de zayıf rivayetle Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— dille niyet etmeyi emret¬tiği bildirmiş olmadığı gibi sahabîler ile tabiînden de böy¬le bir şey nakledilmiş değildir. Tersine bize kadar geldi¬ğine göre sahabîler ile tabiîn kamet getirildikten sonra hemen iftitah (giriş) tekbiri getirerek namaza girerlerdi. Buna göre dille niyet etmek bid attir. Alimler bu bid’atm «bid’at-ı hasene» olduğunu söylediler, ama bu fakir —ken¬disini kasdedivor— bu bid’atın sünneti, hatta farzı orta¬dan kaldırdığını yakından biliyor. Çünkü çoğu kimseler gafletle kalb niyetini ihmal ederek sadece dil niyeti ile yetiniyorlar, böylece de farz olan kalb niyeti ortadan kal¬karak namazın bozuk olmasına yol açılıyor.
Diğer bid’atler ve yenilikler de tıpkı burada saydık¬larımız gibidirler. Onlarm tümü de şu veya bu şekilde sünnete eklenmiş yeniliklerdir. Oysa eklemek nesh’dir ve nesh de ortadan kaldırmaktır.
Buna göre sizin üzerinize düşen görev, Peygamber Efendimizin —salât ve selâm üzerine olsun— sünnetine bağlı kalmakla yetinmek ve sahabilerin —Allah onlardan razı olsun— uygulamalarına aynen uymaktır. Çünkü «on¬lar yıldız gibidirler. Hangisine uysanız, doğru yolu bulur¬sunuz.» Bu arada şunu da belirtelim ki, Kıyas ile İctihadin bid’atle uzaktan veya yakından hiç bir alâkası yoktur. Çünkü Kıyas ve İctihad kaynaklardaki delillerin mânâla¬rını açıklar, yoksa yeni bir şey ortaya koymaz.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*