share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Şefkatli, Merhametli Ve Affedici Olmak

0 yorum

Kâmil bir mümin, gönül insanıdır. Merhamet ve diğergâmlık, onun en belirgin vasfı ve tabiat-i asliyesidir. Merhamet, müminin kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibidir. İnsan rûhunun ulaşabileceği olgunluk semâsına çıkışın yolu, merhamet ve hizmet basamaklarından geçmektedir. Merhamet, îmânımızın bu âlemde şâhidi olan ve bizi kalben Rabbimize yaklaştıran ilâhî bir cevherdir.

Hizmet ehli, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm esmâsını gereği gibi tefekkür ederek, hizmet verdiği mahlûkâta karşı şefkat ve merhameti esas almalıdır. Zîrâ hizmet, merhamet işidir. Bütün güzellikler, merhamet, şefkat ve tevâzû ile yapılan hizmetlerin netîcesinde elde edilir. Merhametin en belirgin alâmeti infaktır. Bu bakımdan hizmet ehli aynı zamanda cömert olmalıdır. Zîrâ yüksek ahlâk ve vasıflar, birbirlerini tamamlar. Merhametli insan cömert, cömert insan mütevâzî, mütevâzî insan ise gerçek hizmet ehli olur. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh Teâlâ cömerttir, ihsân sâhibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever…” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 60) buyurmuştur.

Buna mukâbil kötü ahlâk ve çirkin vasıflar da birbirine bağlıdır. Merhamet ve şefkat mahrumu bir insan cimri, cimri insan kibirli, kibirli insan da hizmetten uzaktır.

Dolayısıyla güzel ahlâk ile kâbil-i te’lif olmayan kaba, kırıcı ve sert bir üslûb ile yapılan hizmetlerden hayır umulamaz. Özellikle insana hitâb eden eğitim, irşad ve tebliğ gibi hizmetlerde bu husus çok daha ehemmiyet arz etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ve onun şahsında bütün ümmete hitâben:

فَبِمَارَحْمَةٍمِّنَاللّهِلِنتَلَهُمْوَلَوْكُنتَفَظًّاغَلِيظَالْقَلْبِلاَنفَضُّواْمِنْحَوْلِكَ

(Ey Habîbim!) Allâh’tan (sana gelen)bir rahmet sebebiyle, onlara yumuşak davrandın! Şâyet kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar, etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmran, 159) buyurulmuştur.

Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir defasında Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya şöyle buyurmuştur:

“–Ey Âişe! Allâh Rafîk’tır (rıfk sâhibidir), rıfkla (yumuşaklıkla) muâmeleyi sever. Sertliğe ve diğer şeylere vermediği sevâbı, rıfkla muâmeleye verir.” (Müslim, Birr, 77)

Yine Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“… Allâh Teâlâ, huşû dolu, hüzünlü, merhametli, insanlara hayrı öğretip Allâh’a itaat etmeye çağıran her kalbi sever. Katı, boş şeylerle meşgul olan, rûhunun tekrar kendisine iâde edilip edilmeyeceğini bilmediği hâlde bütün geceyi uykuyla geçiren ve Allâh’ı çok az zikreden her kalbe de buğzeder.” (Deylemî, Müsned, I, 158) buyurmuştur.

Dînin zâhirî kısmı akılla; bâtınî ve derûnî kısmı, yâni özü ise gönülle telâkkî edilir ve öğretilir. İnsanları terbiye, sevk ve idârede merhamet ve muhabbet, daha bereketli bir netîce hâsıl eder. Çünkü kaba kuvvetle hâkim olunamayan nice insan, muhabbet ve merhamete râm olur.

Hakîkaten bir muallime duyulan muhabbet, ona olan bağlılığı ve öğrettiklerine alâkayı artırır. Zîrâ onun muhabbet ve merhametle yaklaşması, telkin edilenleri aklî bir mecrâdan ziyâde kalbî bir yoldan aktarmasını sağlar. Böylece telkin, muhâtabın rûhî temâyüllerine uygun bir muhtevâ kazanarak âzamî derecede şahsiyete inkılâb eder. Bu sebeple özellikle talebeye tesir için şefkat ve muhabbetle yaklaşmak gerekir. Çünkü insan, muhabbet ve merhamete teslîm olur. Bu bakımdan yeryüzünün gerçek fâtihleri de, kalbleri fethedebilenlerdir.

Sevgi ve merhamet mahrûmu, benliğine düşkün idâreciler de, emri altındakilerin gönüllerine hükmedemedikleri için zoraki bir itaat temin etmeye çalışırlar. Bunun için de insanların hayatına zehir saçarlar. Dolayısıyla başarıları asgarî seviyede kalır. Böyleleri, er-geç nefretin girdabında boğulmaya mahkûm olurlar. Merhamet ve şefkat mahrûmu menfaatperest bir insanı idâreci yapmak, insanlığa zulmetmektir.

Zulüm; hakîkatte merhamet ve sevgiden nasipsizliğin bir eseridir. Bu iki yüce hasletten mahrûm olanlar, her zaman zulme meyledebilirler. Merhamet, muhabbetin meyvesidir. Sevgi temeline oturmayan bir âile yuvasında bile huzur, sükûn ve bereket olmayacağı gibi, muhabbetsiz bir hizmetten de hayırlı netîceler beklenemez.

Hizmete muhtaç insanlar, yaralı bir kuş gibidirler. Onlara fayda verecek olan, şefkat ve merhametle mezcedilmek sûretiyle îfâ edilen her türlü hayır hizmetleridir. Hizmette bu şefkat üslûbunu elde edebilmek için bizler de bir eğitime muhtâcız. Bu eğitimin özü ise, tasavvufî âdâb ve düsturların hâkim olduğu muhitlerin telkinlerine râm olmakla, yâni mânevî terbiye ile elde edilebilir.

Hakîkaten bir hizmet insanında “benlik” ve “iddia”, yerini aşk ve muhabbete terk etmelidir. Merhamet ağacının zarif, ince ve nâzik çiçekleri ancak böylece filizlenebilir. Muhabbet ve merhametle davranış mükemmelliğine ulaşanlar, etraflarında dâimâ maddî veya mânevî yardıma muhtaç muzdarip varlıklar ararlar. Zîrâ onlar, sefâlete düşenlerin ızdırâbını gönüllerinde hissederler.

Bütün müesseseler ve bilhassa mânevî eğitim verenler, birer şefkat, fedâkârlık ve hizmet mektebi olmalıdır. O duvarların içinde kuru bilgiler yığınından ziyâde, merhamet ve hizmetin aşk ve heyecânı yer almalıdır. Zîrâ talebesine muhabbeti aşılayamayan duygusuz bir muallim; cemaatine îmânın aşk ve vecdini hissettiremeyen, minik ve mâsum yüreklere Kur’ân sevgisini tattıramayan bir imam; işçisini veya emri altındakileri koruyamayan ve onlara merhamet kanatlarını açamayan bir işveren, gönülleri ilâhî rahmetten mahrûm merhamet fukarâlarıdır. Hasta, sakat, mahrûm ve kimsesizlerin ızdırapları karşısında duygusuz kalanlar da, hizmetten nasipsiz hodgâm kimselerdir.

Hatırdan çıkarmamak lâzımdır ki, Cenâb-ı Hak, gönlü kırıkların ve mazlumların yanındadır. Bu dünyada beşerî adâletten binbir hîle ile yakayı kurtaranlar, birgün “Hâkimlerin Hâkimi” olan Allâh Teâlâ’nın huzûrunda çâresizce boyun büküp hesap verecekler ve netîcede hüsrâna uğrayacaklardır.

Kâh bir cezâ hâkimi, kâh bir cellat tavrı takınan, kibir ve azametinden yanına yaklaşılamayan, muhabbet ve şefkat yerine kızılcık sopasıyla Kur’ân öğretmeye kalkarak gönüllere soğukluk aşılayan gâfil muallim ve idârecilerin gayretleri, ancak boş bir yorgunluktan ibârettir.

Bütün müminler ve bilhassa hizmet emânetini yüklenmiş olanlar, Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şu dehşetli îkâzını aslâ hatırlarından çıkarmamalıdırlar:

“Size cehennemliklerin kimler olduklarını söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimseler.” (Buhârî, Eymân, 9)

Gül ve çiçek manzaraları, en haşin ve nâdân bir insanı bile tebessüm ettirdiği gibi, insanlara rehberlik yapan kimseler de böyle gül tabiatli olmalı, en katı kalbleri bile yumuşatıp, en abûs çehreleri gülümsetebilmelidirler.

Allâh Teâlâ’nın sıfatlarından birisi de onun affediciliğini ifâde eden “el-Afüv” ism-i şerîfidir. Bu itibarla hizmet ehli de affedici olmalıdır.

Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

(Ey Rasûlüm!) Affedici ol! (Aklen ve şer’an)iyi ve güzel olan şeyleri emret! (Delil kabul etmeyen ısrarcı)câhillerden yüz çevir.” (el-A’raf, 199)

Affetmek, Allâh’ı sevip O’nun ahlâkı ile ahlâklanmanın tabiî bir netîcesidir. Hâlık’ın nazarı ile mahlûkâta bakış, affın zemînini hazırlar. Affın fermânını yazan ise kalbdir. İlâhî neşve ile dolmak isteyenler, gönül bahçelerinden af râyihaları yayanlardır. Zîrâ affederek kendi affımıza zemin oluşturabiliriz. Affedemeyen insan, hakîkatte kendini helâk etmiş olur.

Affetmek, cezâlandırmaya muktedir olduğu hâlde bir kimsenin suçluyu bağışlayabilmesidir. Bu bakımdan gerçek meziyet, nefsin galebesine mânî olup affı tercih edebilmektir. İşte Mekke Fethi’ndeki umûmî af fermânı, bu mânâda ne azametli bir tebliğdir.

Ayrıca hizmet ehli, insanların ayıplarını araştıran değil, ayıp ve kabahatlerini setreden (örten) olmalıdır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Kim arkadaşının ayıbını örterse, Allâh da kıyâmet günü onun ayıbını örter. Kim ki müslüman kardeşinin ayıbını açığa vurursa Allâh da onun ayıbını açığa vurur. Hattâ evinde bile olsa onu ayıbıyla rezil eder.” (İbn-i Mâce, Hudûd, 5)

“Kim mümin kardeşini bir kusurla ayıplarsa o kusuru işlemedikçe ölmez.” (Tirmizî, Kıyâme, 53) buyurmuştur.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*