Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/nursinne/public_html/wp-config.php:1) in /home/nursinne/public_html/wp-content/plugins/wordpress-mobile-pack/inc/class-wmp-cookie.php on line 50
Tarikatta On Usul | Nurşin

share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Tarikatta On Usul

0 yorum

Tarikatte on usul vardır ki, Necmüddin Kübra rahmetullahi aleyh “Usûlü’l-Aşere”1 adlı eserinde bunları şu şekilde sıralamıştır:
1. Tevbe, 2. Zühd, 3. Tevekkül, 4. Kanaat, 5. Uzlet, 6. Zikre mülâzemet, 7. Tamamiyle Hakk’a dönmek, 8. Sabır, 9. Murakabe, 10. Rıza.
İşte bu esasların hakikatleri iyi anlaşılırsa, İslâm tasavvufunun ruhu meydana çıkar. Bir kısım dervişlerin ve bazı müteşeyyihlerin telkin ettikleri ve halkı hak ve hakikatten uzaklaştıran mânalara ve te’villere kapılmamak için bu esasların bir bir tahlil edilmesi icabetmektedir.

1. Tevbe:
Tevbeyi Peygamber Efendimiz “nedâmet”le tarif buyurmuştur2. Yani bir mü’min beşeriyet iktizâsı bilerek bir günah işler veya bir hatada bulunursa, bundan dolayı çok üzülür, kendi kendini levmeder, pişman olur ve bütün hayatınoa bir daha işlememe-ye karar verirse, tarif-i nebeviyyeye uygun tevbe etmiş olur. İşte bu tevbedir ki, günahı kökünden söker götürür. Yine Efendimizin : “Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir”3 mealindeki hadis-i şerifinin hükmü tebeyyün eder. Yoksa şâirin tasviri gibi, elde tesbih, dilde tevbe, fakat kalbi arzuladığı heva vü hevesiyle meşgul olursa, nefesi tevbe kapılarına ulaşamaz.

2. Zühd:
Her türlü mesâviden, kîl ü kâiden, abesten sakınmaktır. Bu, kuvvetli bir irade meselesidir. Çünkü, cemiyet içinde bundan kurtulmak çok müşkildir. Görülen her hangi bir kötülüğü Peygamber Efendimizin tarifi veçhile, “Önce eliyle, eğer muktedir değilse güzellikle söyleyerek diliyle iknâa çalışmak, ona da imkân bulamazsa, oradan uzaklaşarak kalbi ile nefret etmek”4 zühddür’. Fakat, başkalarına gördüğü kötülüğü anlatmak ve onun izalesinin lüzûmunu belirtmek, zahidin ayrıca vazifesidir. Yoksa, “Benim neme lâzım, günahı kendisine aittir” derse, vazifesini tam yapmamış, zımnen günaha iştirak etmiş olur. “Zühd, yalnız zahidin kendisine ait değildir, halkı da koruması tarikin icabıdır.” Ancak herhangi bir kötülük zikredilirken, onu yapanların teşhisi ve ilânına lüzum yoktur; kötü olan fiildir. Maksat fiili zem ve takbihtir.
Yapanın su veya bu olması, kötülüğün hüviyetini değiştirmez, olabilir ki kötü hüviyetini taşımış olan kimse fi’lin icrasından bir an sonra nedamet etmiş, karşısındakinin kalbini almış ve ihkâk-ı hak etmiştir. Bilfarz vak’ayı bir gün, sonra nakleden zâhid, bilmiyerek gıybet çukuruna düşebilir. Onun içindir ki vak’ayı anlatıp, halkın sakınmasını temine çalışmak, hakka rehberliğin icabıdır. Asr süresindeki emir de böyledir5.

3.Tevekkül:
Yer yer ve zaman zaman yanlış tefsire mâruz kalan esaslardan biri de tevekküldür. Tevekkül, her işte bütün sebeplen yerine getirdikten sonra, Hak’tan vâki olan ve olacak tecelliye muntazır olmaktır; yani Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi deveyi bağladıktan sonra Hakk’a bağlanmaktır.6 Evin kapısını açık bırakmak, hırsıza girebilirsin demek olur. Bu Hakk’a tevekkül değil, hâşâ Allah’a bekçilik teklif etmek demektir. Tevekkül, kulca yapılması lazım gelen herşeyi yaptıktan sonra, Hakk’a iltica etmektir. Yani kulun kudret ve vüs’ati dahilinde, her ne yapılmak icabediyorsa, hepsini yapıp, Hakk-a boyun eğmektir. Yoksa, “Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler” sözünü, anlamadan, tevekküle tatbik etmek vebâl olur. Kul, Hakk’ın verdiği cüz’î iradeyi kullandıktan sonra, Mevlâ’nın tecelliyâtını beklemelidir.

4. Kanaat:
Bu esas da çok kere yanlış tefsir ve tevil edilen on esastan biridir. Kanaatin tükenmez bir hazine olduğu, kanaat edenin açlığı kalmıyacağı yolunda ve bu mealdeki ehâdis yanlış tefsirlere mesned gösterilmiştir. Kanaat, çalışıp çabalıyarak, bütün cehdini sarfettikten sonra, eline geçene râzı olmaktır. “Ben on saat çalıştım, on lira aldım, o beş saat çalıştı, yüz lira kazandı” dediğin zaman, kanaatin ne demek olduğunu anlamadığın meydana çıkar. Cenâb-ı Hak herkesin erzâkını birer sebebe bağlıyarak taksim etmiştir.7 Senin rızk-ı maksûmun her ne ise, o eline geçecektir. Bugün on saatte on lira, yarın beş saatte yüz lirayı sen kazanacaksın; o ise, birgün evvel senin kazandığına sahip olacaktır. Bütün kâinat her gün başka tecelliye mazhardır. Sen de onların içindesin. O gün, o an Hak’dan her neye mazhar oldunsa, ona teşekkür etmek hakiki kanaattir. Çoğa sevinip, aza üzülmek kanaat değildir. Şâir ne güzel söyler:
Rızk-, maksûma kanaattir meali hikmetin.

5. Uzlet:
Bu mefhum da. halktan uzaklaşıp, bir köşeye çekilmek ve ibadetle meşgul olmak zannedil/niştir. Halbuki: Uzlet, iş zamanı içinde, halkın arasında bulunmak ve onlara faydalı olmak, iş zamanı dışında “lehv ü la’b”, “neva vü heves” peşinde koşanların arasında bulunmamak için evine, ailesinin yanına dönmek ve onlara faydalı olmağa çalışmaktır.
Yoksa herkes halktan teberri edip, bir köşeye çekilecek olursa, emr-i bilma’ruf nehy-i anilmünker vazifesini kim yapacak? Yine Asr sûresi bize rehberlik edecek, hüsrana düşmemek için birbirimize hakkı ve doğruyu göstermek ve anlatmak; iş zamanı daima halkın arasında bulunmak iktiza edecektir.

6. Zikre mülâzemet:
Zikre mülâzemet etmek, zikirden hâlî kalmamak demektir. Zikre mülâzemet, daima Hakk’ı hatırlamak ve anmaktır.
“Unuttuğun zaman Rabbini zikret”8 âyet-i kerîmesinin meali, “Rabbini hatırından çıkarma” demektir. Beşerî gaflette mâsivâya rabt-ı kalb edildiği zaman, derhal kendine gelip, mâsivânın halikını düşünmek lüzumunu ihtardır. Bunu teyid eden diğer:
“Ayakta, otururken ve yattıkları zaman Hakk’ı ananlar, yerin ve göğün sebeb-i hilkatini düşünerek şöyle derler: Ya Rabbî, görülüyor ki sen bunları boş yere yaratmadın, hepsinin muhakkak sebepleri vardır. Biz hata edersek, sen bizi azaptan koru”9 mealindeki âyet-i kerîmede de sarahaten görülüyor ki, zikre mülâzemet, tefekkürle Hakk’ı anmaktır. Yoksa bir fikre istinad etmeden, düşünmeden,- ne yaptığını bilmeden “esmâ-yı hüsnâ” yi çekmek, Kur’ân’ın, zikri tarif ettiği medlûle uygun düşmez. Evvelce de bahsedildiği gibi en büyük ve etemm-i zikir namazdır. İnsan bütün varlığıyla, Kur’ân ile, salâvât ite dua ile bir arada namaz içinde Hakk’i zikretmiş oluyor. Namazda okuduğunun mânasını bilmeyenler bile, okuduklarının lâfzını düşünmeleri, namazın huşû’-unu sağlar.

Farz ve nâfile ibadetler dışında zikre mülâzemet nasıl temin edilir?
Evinden çıkıp, işine giden adam. karşısına çıkan canlı cansız neye baksa, ondaki varlığın Hak’-dan olduğunu düşünmesi zikirdir. Saksıdaki çiçeğe, uçarı kelebeğe, vızıldayan arıya, rastladığı karınca yuvasına, uçuşan kuşlara, hülâsa yerde gökte ne görürse onu ibretle düşünüp, hâlikın kudretini anması zikirdir.
Oduncu baltasını sallarken, demirci örse vururken, bahçıvan toprağı beflerken, şâir şi’rini, muharrir yazısını, müellif kitabını yazarken, bileklerinde, kollarında, kafalarında mevcut kuvvetin ancak Hakk’-ın vergisi olduğunu hatırlamak zikirdir.
Karada dolaşan, karadaki mahlûkatı, vapurda, kayıkta gezen, denizleri, okyanusları ve içindeki bin-bir yaratığı, uçakta giden, gökyüzünün azamet ve dehşetini ve bilenler Kur’ân-ı Kerîm’de bunlara ait âyetleri hatırlayıp, hâlik-ı kâinatın kudretini, azametini düşünmeleri hep ayrı ayrı birer zikirdir ki. Kur’ân-ı Kerîm ile memur olduğumuz zikirler bunlardır; zikre mülâzemetten maksat da budur: Yoksa işi gücü bırakıp bir köşeye çekilerek teşbih çekmenin sevap yerine sorumluluğu arttıracağını bilmek zamanı artık gelmiş ve geçmektedir.
Evet sorumludur. Çünkü, efdal-i ibadetin ne olduğunu ve hangi fi’lin kendisi için amel-i sâlih olacağını düşünüp öğrenmemiştir. Âlimin, Hakk’ın rızası için bilgisini yayması; parası olanın fazlasını yine Hakk’ın rızası için, başkalarına dağıtması; bedenî gücü olanın, ona muhtaç olanlara yardımda bulunması; ve kendisinde mevcut o kudretin Hakk’ın bir lûtfu olduğunu düşünerek hareket etmesi yine bir zikirdir. Zikri böyle etraflı anlamadan sôfi hüviyeti tahakkuk edemez.
Zikir hakkındaki düşüncelerimizi, az ileride, yine ıstılahlar bahsi içinde daha genişçe arz edeceğiz.

7. Hakka tamamiyle teveccüh :
Allah’a bütün varlığıyla teveccüh etmek demek, ondan maada ne varsa hepsinden-, yani bir kelime ile mâsivâdan kalbi temizlemektir. İşte o zaman bilkül-liye Hakk’a dönülmüş olur. Zira herhangi bir ibadette, mahlûkattan herhangi birinde veya eşyada bir kuvvetin vücuduna inanmak şirk-i hafidir. Bunu düşünen, Hakk’a tamamiyle yönelmiş olmaz. Herhangi bir hacetini, hakikatte kendi gibi âciz olup da, kaderin şevkiyle suyun başında bulunan birinden istemesi, teveccüh ve vuslata engeldir. Hele suyun başındaki nâkes olursa. Şâirin dediği gibi:
“Şâyet bir pespâyeyi yüksek mevkide görürsen asla ona ihtiyacını açma.”
Yine şâirin beyanına göre :
Âhenden olsa da feleğin çek kemanını Çekme cihanda sillelerin imtinânını.
“Eğer feleğin yayı demirden de olsa onu bükmeye gayret et, yani hayatın zorluklarına acılarına göğüs ger, yeter ki bu cihanda alçakların minnetini çekme.”
Hülâsa, tamamiyle Hakk’a dönmek, devamlı bir mücahede-i nefsiyye ile mümkündür.

8. Sabır:
Kur’ân-ı Kerîm’in yüz üç yerinde muhtelif vezinlerle geçer. Sabır kelimesine Cencb-ı Hak, insanların bilhassa nazar-ı dikkatini çekmektedir.
Güzel bir söz vardır: “Sabır, insanların bu ikinci şecaati belki birincisinden daha mühimdir.”
Peygamber Efendimizin duaları meyânında: “Ya Rabbi; beni gazap halinde adaletten ayırma” niyazında mündemiç, sabır fazileti vardır. Sabır, nefis terbiyesinin şüphesiz en mühim bir merhalesidir. Çünkü, hergün insanoğlu, maddî manevî birçok elem, ızdırap, keder ve ruhî teşevvüşlere mâruz kalabilir. Kendisi bunları izâleye muktedir olamadığı zaman, türlü feveranlar yapar. Bunlar maddesine ve ruhuna zarar verir. Sabır terbiyesini edinmeyen insanlar daima isyan halindedir, isyan ise mutlaka zarar getirir. İsyan, şehevât-ı nefse ittibâyı arttırır. Şehevât-ı nefse sabretmek, nefsin hoşlandıklarını ve itiyâdâtı terk yolunda sabr u sebat etmektir10. Ma’siyetleri, alacağı tedbirlerle gidermeğe muktedir olamıyan insan, aczini düşünüp, hayr u şerrin halikı ancak Allah olduğuna inanarak sabretmesi en büyük bir mer-tebe-i kemâldir. Bu rütbe, insan oğlunu herşeyden korur, mü’minin indallah derecesini yükseltir.
Ancak sabrı acizle, meskenetle, ihmalle, terâ-hî ile karıştırmamalıdır. Bu haller izzet-i İslâmı rencide eder. Binaenaleyh elinde mevcut maddî manevî kuvvetlerle izâlesine muktedir olduğu nefsine ve cemiyetine râci her türlü kötülüğü ortadan kaldırmak şahsî bir vazifedir, bunun sabırla alâkası yoktur. Herkes, münkerin define memurdur.

9. Murakabe:
Murakabe, herkesin, nefsini kontrol etmesinden ibarettir. Dünya ve âhiret vazifesinden fâriğ bulunduğu zamanlar, işlediği amellerin iyi veya kötüsünü düşünüp, iyi yaptıkları işler için şükür, kötü hareketleri için istiğfar ederek, kötülüklerin tekerrüründen Hakk’ın kendisini korumasına dun etmektir. Bu murakabe bir nevi bilançodur, kâr ve zarar hesabıdır. Bunu hergün yapmayan, yani a’mâlini kontrol etmeyen hüsrana düşer, zarar muhakkaktır, programsız hayata sürüklenir. Bu murakabede rehber ve mürşidin söyledikleri de düşünülecektir. Bu rehber ve mürşid önce Kitap ve sünnettir veya bu hükümleri telkin ve irşâd eden zattır. Murakabesiz geçen gün, ertesi güne ayna tutamaz, ışık veremez. İnsan gaflet perdesine bürünür, hakikatten nasip alamaz. Büyük mürşidler, murakabeleri esnasında ilham niyaz ederler, tecelliye göre hareket ederler, sâlikin ve mürşidin murakabeleri ayrı ayrıdır.

10. Rıza:
Tasnvvufta bu makam, en son mertebedir. Her ne tecelli ve zuhûr ederse, içinden ona boyun kesmektir.
“Herşeyin bir sebebi vardır.”11 mealindeki âyet-i kerîmeyi düşünerek, Müsebbibü’l-Esbâb’ın hikmetlerini anlamağa çalışmak:
“Her bir güçlüğü, mutlaka bir kolaylığın takip edeceği”12 düstûr-i furkânîsinî hatırdan çıkarmamak, dileklerine uygun tecelfiyatta ifratla meserreti izhar etmemek, üzücü vak’alarda elemini duyduğu gibi açıklamamak, sabır ile rızanın birleştiği noktalardır.
Kur’ân-ı Kerîmde Hızır ile Musa kıssası13, yine sabır ile rızayı ilgilendiren, beşeriyetin kıyamete kadar ibret alacağı derslerdendir.
İşte tasavvufun bu on esası, sâliki kemâl mertebesine ulaştırmak için en sağlam yoldur. Kendini irşad için karşısına çıkacak rehberin zuhuruna kadar nefsini bu güzide hasletlere alıştırması ve keh-dj kendine mutlaka bir rehber aramağa kalkmaması, hakiki sülûkün ilk merhalesidir. Tecellinin hangi yoldan geleceği belli olmaz. Mürşidin dışında rüyâ-yi sâliha veya ilhamlar olabilir. Kendi cehdiyle mertebe kazanan kimsenin basîretindeki cilâ, gözü açık âmâlara bile ışık verebilir.
Hülâsa, tasavvuf bu on temelde gayet güzel özetlenebilir. Tasavvufun eşkâl, merasim ye âyîne ait hususları teferruattan ibarettir.
Her müslümanın, bir tarîke intisap etmese de, hükmen bid’at-ı seyyie sayılan hususlar dışında her tariki hoş görerek usûl-i aşere ile yol alması, eslem-i turuktur.

– Bu yazı Mahir İz’in Tasavvuf ve Tarikatlar isimli kitabından derlenmiştir.

1. Necmüddin Kübra’nın bu küçük risalesini İsmail Hakkı Bursevi, fŞerh-i Usûlü’l-Aşere” adıyla açıklamış ve bu şerh basılmıştır.
2. İmam Ahmed, İbni Mâce ve Hâkim, Ebu Mes’ud radı-yollahu anhden rivayet etmişlerdir.
3. İbni Mâce. Ebu Mes’ud radiyallahu anhden.
4. Sahih-i Müslim, c. I, s. 29.
5. Asr Sûresi, âyet 2-3. Meali: İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak iman edip, sâlih ameller işleyenler, birbirlerine sabrı ve hakkı tavsiye edenler bunun dışındadır (hüsrandan kurtulurlar).
6. Tirmizî, Enes radiyallahu anhden.
7. Zuhruf Sûresi, âyet 32. Meali: Ey Resulüm! Rabbi-nin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini Kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
8. Kehf Sûresi, âyet 84.
9. Âl-i İmran Sûresi, âyet 191.
10. Şerhu Usûli’l-Aşere, s. 67.
11. Kehf Sûresi, âyet 84.
12. İnşirah Sûresi, âyet 5-6.
13. Kehf Sûresi, âyet 60-82.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*