share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Tasarruf ve Keramet

0 yorum

Kâdir-i Mutlak olan Cenâb-ı Hak, bir şeyi murâd ettiği zaman ona “Kün” yâni “ol” der ve o iş gerçekleşir. Buna rağmen Allâh Teâlâ ilâhî murâdı muktezâsınca bâzı hâdiselerin tasarrufunu birtakım kullarına tevdî eylemiştir. Hakîkatte o tasarruflar, yine Rabbimizin yaratıcı sıfatıyla o işe dâhil olmadığı müddetçe gerçekleşemezse de Cenâb-ı Hak böylesi tasarruflarda bu kullarını birer vâsıta kılmıştır. Tıpkı dört büyük melekte olduğu gibi.

Meselâ bu meleklerden Cebrâil -aleyhisselâm-, vahyi peygamberlere bildirmekle; Mikâil -aleyhisselâm-, tabiat hâdiselerini sevk ve idâre etmekle; Azrâil -aleyhisselâm-, can almakla; İsrâfil -aleyhisselâm- ise, Sûr’a üflemekle vazîfelendirilmişlerdir.

Elbette ki Cenâb-ı Hak bu vazîfeleri o meleklere gerek olmaksızın doğrudan doğruya da gerçekleştirebilirdi. Fakat Allâh Teâlâ, ilâhî irâdesiyle onlara böyle bir vazîfe ve salâhiyet vermiştir. Meleklerin güç ve kudreti de esâsen Cenâb-ı Hakk’ın kudretindendir. O gücü onlara veren Allâh Teâlâ’dır. Bütün mahlûkâtın güç ve salâhiyeti de bunun gibidir.

Allâh Teâlâ peygamberlerine de bâzı tasarruf salâhiyetleri vermiştir. Bunlar arasında Süleyman -aleyhisselâm-‘ın hayvanâtın dillerini bilmesi, rüzgarlara ve cinlere hükmetmesi meşhurdur.

Peygamberlerin imâmı Fahr-i Cihân Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e de pek çok müstesnâ salâhiyetler lutfedilmiştir. O’nun ümmetinin seçkinlerinden bâzıları da bu lutuflardan Cenâb-ı Hakk’ın verdiği kadar hissedâr olmuştur. Meselâ Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rifâî gibi bâzı büyük velîlerin gerek hayatlarında ve gerekse vefatlarından sonra bâzı tasarruflarda bulunduğu sık sık nakledilir.

Tasarruf, herhangi bir fertte onun münhasıran kendi irâdesiyle vâkî olmayıp aynen, bütün vukuatta olduğu gibi Allâh Teâlâ’nın “Hâlık” sıfatını tecellî ettirerek o fiile dâhil olmasıyladır. Yâni, tasarrufun başka herhangi bir oluştan farkı yoktur. Fark, bunun istisnâî oluşundadır. Yâni her kula, müyesser bulunmayışındadır.

Tasarrufun bir çeşidi olan kerâmet; Cenâb-ı Hakk’ın bir ikrâmı olarak, kâmil bir îmân, mârifet ve takvâ netîcesinde velî kullarda zuhûr eden ve tabiat kânunlarıyla îzâh edilemeyen, fizik ötesi hârikulâde hâdiselerdir. Bu, kerâmetin sûrî olan kısmını teşkil eder. Ehlullâh nazarında esas kerâmet ise istikâmet üzere yaşamaktır. Hak dostları, nâil oldukları bu mânevî salâhiyetle görüş, düşünüş ve hattâ davranış itibâriyle sâir insanlardan farklıdırlar.

Târiften de anlaşılacağı üzere, evliyâdan zuhûr eden kerâmetler iki kısımdır:

1. Mânevî kerâmet: İlim, ahlâk, ibâdet, mârifet ve takvâda mesâfe kat edip mânen seviye alarak, ” فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ” “Emrolunduğun gibi tam bir istikâmet üzere ol!” (Hûd, 112) âyet-i kerîmesinin muhtevâsından bir hisse alabilmektir. Yâni istikâmettir. Meselâ, istikâmet üzere olan bir velînin ağzından çıkan sözler hikmet ve irşad olduğu hâlde, o sözler öyle bir üslûb ile vâkî olur ki muhâtablarından hiç kimsenin gönlü incinmez. Velev o sözler, karşısındakinin hatâsına işâretle îkâz mâhiyetinde olsa bile.

Bunları, akıl ve tefekkürle elde etmek mümkün değildir. Allâh Teâlâ, bunu ancak seçtiği kullarına ihsân eder.

2. Kevnî ve sûrî kerâmet: Tayy-i mekân, ortada bulunmayan eşyâyı göz önüne getirme, vahşî hayvanlara iş gördürme vs. gibi madde âleminde meydana gelen hârikulâdeliklerdir.

Gerçek tasavvuf erbâbı, bu tip kerâmetlere fazla îtibâr etmezler. Zâten böyle bir kerâmetin izhârı, velîliğin şartlarından da değildir. Allâh Teâlâ, bu tip tasarrufları da seçtiği bâzı kullarına lutfeder. Ancak bu tür kerâmeti zarûret olmaksızın izhâr etmenin hoş bir şey olmadığı ifâde edilmiştir. Bir velî de mümkün mertebe bu tip bir kerâmet izhâr etmek istemez. Çünkü halkın hayranlığı, alkışları gelir. Câhil kimseler artık her şeyi o velîden beklemeye başlarlar.

Her ne kadar halk, bu kerâmet türlerinden ikincisine rağbet ederse de aslında makbûl olan ilkidir. Zîrâ tasavvuf ehli ittifâk etmişlerdir ki, “En büyük kerâmet, istikâmettir.” İstikâmet üzere olmayan bir sâlikin çırpınışı ise beyhûdedir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri:

“İstikâmet ve gayret, sayısız keşf ve kerâmetten efdâldir. Ayrıca bilinmelidir ki keşf ve kerâmet, dînin emirlerine riâyeti artırmaya vesîle olmuyorsa, belâ ve fitneden başka bir şey değildir.” der.

Kerâmetlerin ulvî bir gâyesi vardır. Bu da, muhâtablarını, tâbir câizse “şok tesiriyle” istikâmete yönlendirmektir. Ancak dîn, ilâhî tekliften (mükellefiyetlerden) ibârettir. Kıyâmete kadar bu vasfıyla devâm edecektir. Fevkalâdelikler ise, dînin teklif vasfına zarar verir. Bu sebepledir ki çok mecbur kalmadıkça ne peygamberler mûcizeye başvurmuş, ne de velîler, kerâmet izhâr etmişlerdir.

Gerçek bir kerâmetin umûmiyetle şu netîceleri olur:

1) Nefsi edeblendirmesi,

2) Kalbin çirkin huy ve temâyüllerden temizlenip feyz-i ilâhî ile tezyîn edilmesi,

3) Sırların ve hikmetlerin kalbe ayân olması.

Diğer taraftan, kerâmetlerin zuhûra gelmesinde en mühim vâsıtalardan biri de Cenâb-ı Hakk’ın kuluna sırrî olarak bildirdiği ism-i âzam’dır. İlâhî mevhibeler bahsinde mühim bir mevkii bulunan ism-i âzam mevzuuna da kısaca temas etmek isteriz.

İsm-i âzam, kendisiyle yapılan duâyı müstecâb kılan ilâhî isimlerden biridir. Ancak bunun, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden hangisi olduğu noktası bir sırdır ve bu hususta pek çok rivâyetler vardır. Bunlar arasında Hak Teâlâ’nın yüce zâtının ismi olan ve bütün isimleri kendinde toplayan “Allâh” lafzının ism-i âzam olduğu görüşü kuvvetlidir.

Bu husustaki telâkkîlerden biri de şöyledir: Cenâb-ı Hak, insanoğluna nefha-i ilâhî olarak kudretinden bir nasîb lutfettiği için ilâhî esmâsının en şümûllü tecellîsini “insan”da gerçekleştirmiştir. Kâmil insan, fıtratında bilkuvve mevcûd olan bu ilâhî esmâyı, kuvveden fiile çıkararak Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma bahtiyarlığına erebilen kimsedir. Dolayısıyla bir kulda hangi ilâhî ismin tecellîsi galebe hâlindeyse o kişi için, onun ism-i âzam olduğu söylenir. Yâni merhamet ve şefkat duyguları inkişâf etmiş olan bir kulda yüce Rabbimizin “Rahmân” ve “Rahîm” isimlerinin tecellîsi hâkimdir. Dolayısıyla böyle bir kimse için bu isimler ism-i âzam sayılmıştır. Ancak asıl mârifet, Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinin muktezâsını, yaşanan bir ahlâk hâline getirebilmektir. Yoksa birçok kimse ism-i âzamı kitaplardan veya ezberden okur geçer. O hâlde dil, “Yâ Rahmân, Yâ Rahîm!..” derken, kalbin merhametten nasîbi yoksa, arzu edilen şeyin hâsıl olmasını beklemek beyhûdedir.

Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile bir bedevî arasında vâkî olan şu hâdise pek ibretlidir:

Birgün fakir bir bedevî Hazret-i Alî’den sadaka ister. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, o an için başka bir imkânı bulunmadığından, yerden bir avuç kum alır ve bir şeyler okuyarak kuma üfler. Ardından da bunları bedevînin avucuna altın olarak döker. Bedevî hayretler içinde kalır. Bunun nasıl olduğunu, avucundaki kuma ne okuduğunu kendisine de söylemesi için Hazret-i Ali’ye yalvarır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise gâyet sâkin bir şekilde, okuduğunun “Fâtiha Sûresi” olduğunu söyler. Bunun üzerine sevinçle yerden bir avuç kum alan bedevî, Fâtiha Sûresi’ni okuyup kuma üfler. Fakat kum, aynı kumdur. Bedevî, Hazret-i Ali’ye bunun hikmetini sorar. Hazret-i Ali ise, işin özünü şöylece hülâsa eder:

“Bu, bir kalb farkıdır.”

Mevlânâ Hazretleri de Mesnevî’sinde şöyle bir kıssa zikreder:

Birgün Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-‘a bir kimse yol arkadaşı olmuş. Berâber giderlerken bu kimse, bir köşede bazı kemikler görmüş ve Hazret-i Îsâ’ya yalvarmış:

“- Ne olur yâ Îsâ! Bildiğin ism-i âzam’ı bana da öğret de bu kemikleri diriltip kaldırayım.”

Hazret-i Îsâ ise cevâben:

“- O iş senin kârın değildir. İsm-i âzam’ı okuyup ölüyü diriltmek için yağmurlardan daha temiz bir nefes sâhibi, kullukta meleklerden daha anlayışlı bir kişi olmak gerek. İsm-i âzam, pâk bir lisân ve temiz bir kalb ister. Yâni öyle bir kimse ki, nefsi haram ile mülevves olmasın ve melekler gibi isyân ve günahtan pâk olsun. Çünkü bir kimsenin nefsi pâk olursa; o kimsenin duâsı makbûl olur. Hak Teâlâ o kimseyi hazînelerinin emîni eyler. Meselâ farzedelim ki sen Hazret-i Mûsâ’nın asâsını elinde tutabilirsin. Fakat Mûsâ’daki kuvvet sende var mı ki, onu ejderha yapabilesin ve onu zapta kâdir olabilesin. Hattâ Musâ’nın asâsı ejderha olunca kendisi bile korkmuştu da Cenâb-ı Hak ona: “Korkma yâ Mûsâ!” (en-Neml, 10) buyurmuştu.

İşte bunun gibi, sende Îsâ’nın nefesi yokken ism-i âzamı okuyup ezberlemenin sana ne faydası olur ki.” dedi.

Fakat gâfil gene durmadı ve:

“- Yâ Îsâ! Bu istîdâd bende yoksa, sen bâri o kemiklerin üzerine oku!” dedi.

Îsâ -aleyhisselâm-, bu ahmağın sözlerine ziyâdesiyle taaccüb etti ve:

“Yâ Rabbî! Bu esrârın hikmeti nedir? Bu ahmağın bu derece cidâle meyli nedendir? Kendisinin kalbi ölü, başkasının cesedini diriltmeye çalışıyor. Hâlbuki ona düşen, asıl ölü olan kendisini ihyâ etmek. Kendisini diriltmek için duâ edeceğine, başkalarını ihyâya çalışıyor. Bu ne gaflettir!” dedi.

İşte gerçek Hak dostları, gönüllerinde bu olgunluğa kavuşmuş kimselerdir. Bu itibarla Allâh’ın velî kullarından bir kerâmet zuhûr ettiği zaman, onların Allâh’ın lutuf ve ikramlarına şükür duyguları daha da artar. Bu hâlleri, yaptıkları mücâhedelerde kendileri için güç kaynağı olur. Hakîkî velîler kerâmetleri sebebiyle âhiretlerinin teminat altında olduğu hissine aslâ kapılmazlar. Bilakis, Allâh’a karşı acziyet, tevâzû ve nefislerini hakir görme duygularıyla dolarlar. Gurur, kibir ve fitneye düşme endişesinden hâlî kalamadıkları için, korku içindedirler.

Nitekim Allâh -celle celâlühû-‘nun kendisine ism-i âzamı bildirdiği Bel’am bin Baûra’nın, düştüğü hazîn âkıbet pek ibretlidir. Bu zât, İsrâiloğulları içinde âlim ve velî biri olarak biliniyordu. Fakat sonradan kibir ve dünyâya aldanma netîcesinde o yüksek hâlini kaybetti, hattâ îmânsız olarak öldü. Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilmiştir:

“Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın peşine takılıp, sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sâyesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’raf, 175-176)

Kerâmet sâhibi bir velîye aşırı iltifat, bu sebeple son derece mahzurlu ve tehlikeli görülmüştür. Hak dostlarının, kerâmet teşhîr etmekten ictinâb etmelerinin sebeplerinden biri de bu tehlikedir. Kerâmet, nihâî bir mertebe değildir ve velînin mânevî derecesini göstermez. O Hak dostları gâyet iyi bilirler ki, peygamberlerden başka hiç kimse teminat altında değildir. Kimi insan vardır; Cehenneme bir karış kalmışken Cennet’e giriverir. Kimisi de Cennet’e bir karış kala Cehennem’e yuvarlanıverir. O hâlde her mümin:

“… Yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesini hayat düstûru edinmelidir.

Her hususta olduğu gibi kerâmet şeklinde zuhûr eden böyle ilâhî lutuflar karşısında da yegâne ölçümüz Kur’ân ve sünnettir. Bununla birlikte, kerâmetin, inkâr edilemez bir şekilde hak ve hakîkat olduğu da bir vâkıadır.

Nitekim kerâmetin Kur’ân’daki delillerinden birkaçı şöyledir:

Süleyman -aleyhisselâm-‘a, veziri Âsaf, Sebe melîkesi Belkıs’ın tahtı hakkında “… Göz açıp kapayıncaya kadar onu sana getiririm…” (Neml, 40) demiş ve bu da gerçekleşmiştir.

Zekeriyâ -aleyhisselâm-, mâbede kapanıp ibâdetle meşgûl olan Hazret-i Meryem’e bakmakla mükellef kılınmıştı. Fakat mâbede her girdiğinde Hazret-i Meryem’in yanında çeşitli rızıklar görüyordu. Bunun hikmetini öğrenmek için Hazret-i Meryem’e:

“- Bu rızıklar sana nereden geliyor?” diye sormuş, Hazret-i Meryem:

“Allâh katından…” (Âl-i İmrân, 37) diye cevap vermiştir. Ve yine Âl-i İmrân Sûresi’nin 24 ve 25. âyetlerindeki Hazret-i Meryem’in doğrudan Allâh tarafından rızıklandırılmasına dâir haberler, kerâmetin Kur’ân’daki delillerindendir.

Sünnetteki delilleri ise pek çoktur:

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Üç kişi, daha beşikteyken konuşmuştur. Bunlar:

Meryem oğlu Îsâ, Cüreyc’e isnâd edilen çocuk ve diğer bir çocuktur.” buyurmuş ve bunları îzâh etmiştir. 1

Diğer bir sahih hadîste de, yolculuğa çıkmış olan üç kişinin geceleyin sığındıkları bir mağarada mahsur kalmaları anlatılmıştır. Mağaranın girişi, devrilen bir kaya ile kapanmış, yolculardan her biri, Allâh rızâsı için yaptığı bir amele tevessül ederek duâ etmiş ve netîcede zuhûra gelen ilâhî ikrâm ile mağaranın girişi açılmıştır. 2

Rivâyete göre, Ömer -radıyallâhu anh- minberde halka hutbe verirken “Yâ Sâriye dağa, dağa!” diye seslenmiştir. Hutbedeki mevzu ile hiç alâkası olmayan bu sözü söylediği sırada Sâriye, Medîne’ye bir aylık mesâfede Allâh düşmanlarıyla harb etmekteydi. Fakat Allâh -celle celâlühû-, Ömer -radıyallâhu anh-‘ın sesini Sâriye’ye duyurmuştur. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 3)

Buna benzer misâller sahabî devrinde pek çoktur.

Diğer taraftan kerâmetin zıddı olarak, kâfir, fâsık ve müteşeyyıh, yâni velî olmadığı hâlde velîlik taslayan bâzı şahıslardan, evliyânın kerâmetine benzer birtakım fevkalâdelikler sâdır olabilir. Bunların iddiâlarına uygun olarak meydana gelen hârikulâdeliklere de istidraç denilmiştir.

___________________

1.Bkz. Müslim, Birr, 8.

2.Bkz. Buhârî, Edeb, 5; Enbiyâ, 53; Zikir, 100.

Böyle hâller birtakım rûhî temrinler sâyesinde gerçekleşir. Yâni, ruhtaki bâzı kâbiliyetleri din dışı birtakım tesirlerle de kuvveden fiile çıkarmak mümkündür. Meselâ Hind fakirleri de ekseriyâ riyâzat yoluyla rûhî bir kuvvete ulaşırlar. Bâzan da bu, sihir veya cinnîlerden “huddam” 1 kullanmak sûretiyle vâkî olur. Bu gibi fevkalâdeliklerin kerâmetten farkını anlayabilmek ilim işidir. Fakat şu kadarını söyleyelim ki böylelerinin hayâtı takvâ ölçüleri içinde cereyân etmez. Bunlar sünnet-i Rasûlullâh’a ittibâda nâkıstırlar. İlk dikkat edilecek nokta da budur.

Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh-:

“Bir kişiyi havada uçarken görseniz, hâli kitap ve sünnete uymuyorsa bu bir istidraçtır.” buyurur.

İlâhî bir ikrâma mazhar olarak herhangi bir fevkalâdeliğin kendisinde vücud bulduğu kimse zaten bunu bir nevî gösteri edâsıyla yapamaz. Çünkü gerçek Hak dostları, gösterişten berî bulundukları için çok mecbûr kalmadıkça bunu izhâr etmezler. İnsanlara, örnek alınabilecek beşerî ahlâk mükemmellikleriyle görünürler. Tıpkı Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in ümmetine mükemmel bir nümûne olabilmek için umûmiyetle beşerî temâyüller iktizâsınca hareket edip, ihtiyaç hâlinde -Allâh’ın izniyle- nâdiren mûcize göstermesi gibi. Allâh dostları da Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in yolundan kıl kadar ayrılmazlar. Kerâmet ile istidrâcın farkını kavrayabilmek için sâdece bu husûsa dikkat etmek bile kâfîdir.

Firavun da, istidraç sâhibi olanlardandı. Dörtyüz senelik ömrü boyunca bir baş ağrısı bile duymadı. Dişleri de yekpâre idi. Yokuş aşağı inerken atının ön ayakları uzardı.

İstidraç, kâfir ve fâsıka gurur ve kibir verir. Âkıbetini daha beter hâle getirir. Mûsâ -aleyhisselâm-, Kızıldeniz’e asâsını vurup Allâh’ın izniyle yol hâline getirince, arkasından kovalayan Firavun, askerlerine dönüp:

“- Bakın! Celâdetimden, deniz yol hâline geldi.” dedi. Hâlbuki o yola girince, yol yine denize inkılâb etti. Firavun, askerleriyle berâber helâk oldu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîflerinde Deccâl’in de birçok istidraç göstererek insanları kandırmaya çalışacağını bildirmiştir.

Bir de istidraç sâhibinin iddiâsının aksine zuhûr eden hâller vardır ki buna da “ihâne” (zelil kılma) adı verilir. Meselâ peygamberlik iddiâsında bulunan bir yalancı olan Müseylemetü’l-Kezzâb, kuyudaki suyun bollaşması için kuyuya tükürmüş, fakat kuyunun suyu tamamen kurumuştur.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâb-ı kirâm devrinde tasarruf ve kerâmetlerin gerçekleşmesi nasıl mümkün olmuşsa, daha sonraki dönemlerde meydana gelmesi de öylece imkân dâhilindedir. Velîlerin, bir kısım insanların irâdelerine yön vermek maksadıyla izhâr ettikleri tasarruf ve kerâmetler, tâbî oldukları peygamberin bereketiyledir ve aynı zamanda onun mûcizelerinin bir nevî devâmı mâhiyetindedir.

Gerek asr-ı saâdette, gerekse daha sonraki zamanlarda vukû bulan tasarruf ve kerâmetlerin birçok hidâyetlere vesîle olduğu târihî bir gerçektir. Nitekim böyle hâdiselere şâhid olan pek çok kimse, “Velîsi böyle olan bir dînin, nebîsi kimbilir nasıl olur!..” diyerek kerâmetin asıl merkezini te’yîd etmişlerdir.

Tasarruf ve Kerâmete Dâir Bâzı Husûsî Örnekler:

Kâinâtın Hâlık’ı ve Mâlik’i olan Allâh Teâlâ, kendi varlığını bilmesi, ibâdet ve tâatte bulunması ve yeryüzünü îmar etmesi için mahlûkâtın en şereflisi olarak insanı kendine halîfe tâyin etti. Âyet-i kerîmede bu gerçek:

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً

“Hatırla ki Rabbin meleklere: “- Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.” buyurmuştu…” (el-Bakara, 30) şeklinde beyân edilmiştir.

Burada insanın “halîfe” kılınması şu mânâlara gelmektedir:

“Kendi irâdemden, kudret ve sıfatımdan ona bâzı salâhiyetler vereceğim; o bana izâfeten, bana vekâleten mahlûkâtım üzerinde birtakım tasarruflara sâhip olacak; benim nâmıma ahkâmımı icrâ edecek; o bu hususta asil olmayacak; kendi zâtı ve şahsı adına asâleten ahkâmı icrâ edecek değil, ancak benim bir nâibim ve vekîlim olacak. İrâdesiyle benim irâdelerimi, benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazîfeyi icrâ edecek olanlar bulunacak, “O (yüce Allâh) sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.” (el-En’am, 165) sırrı zâhir olacak.” (Elmalılı, Hak Dini, I, 299-300)

___________________

1.Belli okumalarla bir cinnînin itaat altına alınması ve bir hizmetçi gibi kullanılması mümkündür. Böyle cinnîlere “Huddâm” denilir. Huddâm, onu kendisine bend etmiş olan insanın her emrini istîdâdı nisbetinde yerine getirir.

Gerek Peygamberlerde zuhûr eden tasarruf ve mûcizeler, gerekse Hak dostlarında görülen tasarruf ve kerâmetler, insanın bu halîfe olma sırrının bir tecellîsidir. Bu tecellîlerin sayısız misâllerinden birkaçı şöyledir:

Mansûr bin Abdullâh, Ebû Abdullâh ibn-i Cellâ’nın hâlini şu şekilde rivâyet etmiştir:

İbn-i Cellâ der ki:

“Medîne-i Münevvere’ye gelmiştim. Yoksulluk içindeydim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in kabr-i şerifine vardım. Selâm verdim ve:

“- Ey Allâh’ın Rasûlü! Fakr u zarûret içindeyim!.. Sana misâfir oldum…” dedim.

Bir müddet sonra üzerime uyku hâli geldi. Uykuda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bana bir çörek ikrâm ettiler. Yarımını yedim, sonra uyandım; diğer yarımını da yanımda buldum.” 1

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in vefâtlarından sonra yaşanan bir başka hikmetli hâdiseyi el-Utbî şöyle anlatıyor:

“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in kabr-i şerîfleri yanında oturuyordum. Derken bir bedevî gelerek:

“- Selâm sana ey Allâh’ın Rasûlü! Ben Allâh Teâlâ’nın; “Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip de Allâh’tan mağfiret dileseler ve Rasûl de onlar için mağfiret talebinde bulunsaydı, Allâh’ı çok affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (en-Nisâ, 64) buyurduğunu işittim. İşte günahlarımdan tevbe edip mağfiret dileyerek ve benim için Rabbime şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim.” dedi.

Sonra içli bir şiir okudu ve oradan ayrıldı. O esnâda bana bir uyku bastı. Rüyamda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘i gördüm. Bana:

“- Ey Utbî! Bedevîye yetiş ve Allâh’ın onu bağışladığını kendisine müjdele!” buyurdu.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 532)

Çanakkale muhârebelerinin pek şiddetlendiği bir hengâmede Binbaşı Lütfi Bey:

“- Yetiş yâ Muhammed! Kitabın elden gidiyor!..” 2 diyerek feryâd ediyor, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘den istimdâd ediyordu. Allâh Rasûlü’nden ihlâs ve samîmiyetle taleb edilen bu yardımın ne şekilde tezâhür ettiğini aşağıdaki vâkıa net bir sûrette te’yîd eder:

Yıl, 1928… Çanakkale zaferinin üzerinden tam 13 yıl geçmiştir.

Âlim, ârif ve zarif insan Alasonyalı Cemâl Öğüt Hocaefendi hacca gider. Hocaefendi, Medîne’de, birçok değerli zevat ile tanışma fırsatı bulur. İşte bu mübârek zâtlardan biri de, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in türbedârıdır. Bu hak dostu, aynı zamanda sâdık bir Osmanlı dostudur. “Osmanlı” der, başka bir şey demez. Cemâl Öğüt Hocaefendi, sormaktan kendini alamaz:

“- Niçin bu derece muhabbet?”

Bu pîr-i fânî olmuş nûrânî türbedar, hiç duraksamadan şu cevâbı verir:

“- Osmanlı’yı, İslâm nâmına sevmek için, bir hâtıram bile bana yeter.”

Hocaefendinin ısrârı üzerine, eşsiz hâtırayı şöyle anlatır:

“- 1915 haccına, Hindistan ulemâsından bir zât da gelmişti. Bu zât, derûnî dünyâsı zengin bir Allâh dostu idi. Hacdan sonra, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘i ziyâret için, Medîne’ye gelmişti. Çok mahzun görünüyordu. Bir türlü gözünün yaşı dinmeyen o mübârek zât, hüznünün sebebini sorduğumda, gözyaşları daha da çoğalarak şu cevâbı verdi:

“- Bunca yıl sonra nasîb oldu, Âlemlerin Efendisi’ni ziyârete geldim. Fakat müşâhede ettim ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- makâmında değil. Yoksa benim kalb gözüm mü körelmiş?.. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in varlığını neden hissedemiyorum? İşte Medîne’ye geldim geleli bu düşüncelerle perişânım!”

Yaşlı türbedâr, o gece rüyâsında, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘i görür. Hindistanlı âlimin anlattıklarını hatırlar. Allâh’ın Rasûlü, onu merakta bırakmaz ve şöyle buyurur:

“- Evet, hissedilen doğrudur. Ben şimdi Medîne’mde değilim. Çanakkale’deyim… Zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm râzı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum.” (18 Mart 2001 Pazar tarihli Zaman Gazetesi’nden)

Nitekim İngiliz generali Hamilton’un Çanakkale yenilgisi üzerine söylediği:

“Bizi Türklerin maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik.” îtirâfı da yukarıdaki ifâdelerin âdetâ bir şâhidi gibidir.

Bu nevî hâdiseler, Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerine vefâtlarından sonra da verdiği bir tasarruftur. Onlar, kabirlerinde bizim dünyevî intibâlarla mâhiyetini idrâk edemediğimiz bir şekilde diridirler. Nitekim aşağıdaki hadîs-i şerîf de bunu açıkça ortaya koymaktadır.

__________________________

1.Bkz. Kelabâzî, Tasarruf, Çev. S. Uludağ, s. 214.

2.Bkz. Mehmed Niyâzî, Çanakkale Mahşeri,

Evs bin Evs -radıyallâhu anh-‘ten rivâyet edildiğine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“- Günlerinizin en fazîletlisi Cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salât ü selâm getiriniz; zîrâ sizin salât ü selâmlarınız bana arz edilir.” buyurunca ashâb-ı kirâm:

“- Yâ Rasûlallâh! Vefât ettiğin ve Sen’den hiçbir eser kalmadığı zaman salât ü selâmlarımız Sana nasıl arz edilir?” diye sordular.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“- Allâh Teâlâ peygamberlerin bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kıldı.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, Salât, 201; Bkz. Nesâî, Cuma, 5)

Bu dirilik hâli şehidlerde de tecellî etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Sakın Allâh yolunda öldürülenleri (şehidleri) ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allâh’ın lutuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar…” (Âl-i İmran, 169)

Muhakkak ki peygamberlerdeki dirilik, şehidlerdeki diriliğe kıyasla çok daha zirvededir.

Peygamber vârisi olan Hak dostlarında da tasarruf ve kerâmet tecellîleri günümüze kadar devâm edegelmektedir. Bunun da sayısız misâllerinden birkaçı şöyledir:

Ubeydullâh Ahrar Hazretleri, Orta Asya’dan tayy-i mekân ederek İstanbul’un fethine iştirâk etmiştir. Bunu, torununun oğlu Hâce Muhammed Kâsım şöyle nakleder:

“Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, Perşembe günü öğleden sonra âniden atının hazırlanmasını emretti. Atına binip sür’atle Semerkant’tan dışarı çıktı.

Mevlânâ Şeyh adıyla mâruf bir talebesi, kendisini bir müddet tâkib etti. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri’nin, atının üzerinde bir sağa, bir sola meylinden sonra kaybolduğu haberini verdi. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri bir müddet sonra döndü. Talebeleri, heyecanla bu ânî yolculuğun hikmetini sordular. O da:

“- Türk sultanı Mehmed Han, benden istimdâd etti. Yardım diledi. Ben de O’na yardım etmeye gittim. Allâh Teâlâ’nın izni ile zafer müyesser oldu.” buyurdular.”

Horasan’dan gelip İstanbul’u ziyâret eden pîr Ubeydullâh Ahrâr’ın torunu Hâce Abdülhâdî şöyle anlatır:

“İstanbul’a gittiğimde Sultan II. Bâyezîd, babam Ubeydullâh Ahrâr’ın şekil ve şemâilini târif etti ve şöyle dedi:

“- Babam Fâtih anlattı: Fethin en şiddetli zamanında Rabbime ilticâ ederek, zamânın kutbunun imdâda yetişmesini istedim… Şu şu vasıfta, bir beyaz atın üzerinde karşıma geldi:

“- Korkma, zafer senindir!..” buyurdu.

O pîre:

“- Küffâr askeri çok fazla!..” dedim.

O da bana cübbesini açarak:

“- İçine bak!” dedi.

Hayretle cübbesinin yeninin içinden sel gibi akan bir ordu gördüm:

“- Bu ordu sana yardıma geldi…” dedi.

Devâm etti:

“- Şimdi şu tepenin üzerinden üç defa kös’e tokmak vur! Ve bütün askere hücûm emrini ver!” buyurdu.

Ben de aynen öyle yaptım. O pîr de, ordusu ile hücûma iştirâk etti. Feth-i mübîn gerçekleşti…” 1

Velhâsıl Fâtih’in fetih sırasında cümle evliyânın rûhâniyet ve yardımından müstefîd olduğu târihî bir vâkıadır.

Husûsiyle Akşemseddin Hazretleri’nin maddî ve mânevî sahalarda pek çok yardımları olmuştur.

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin “tasarruf”uyla ilgili yaşanmış bir hâdise de şöyledir:

_____________________

1.Bkz. Mevlânâ Şeyh, Menâkıb-ı Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr, vr. 4b-5a; Mecdî Mehmed, Hadâiku’ş-Şakâik, s. 272-273; Molla Câmî, Nefehâtü’l-Üns, s. 764-765.

Yıl 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr’in türbesi önüne nûr yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin imâmına rastladı ve:

“- Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acabâ şu an burada mıdır?” diye sordu.

Böyle bir suâl karşısında şaşıran imâm Muharrem Efendi:

“- Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.

Hazret-i Pîr’in orada olduğunu duyan genç, sevinçle:

“- Lütfen beni onunla görüştürünüz!” dedi.

Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar:

“- Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.

Genç de, talebini tekrarladı:

“- O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!” dedi.

Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından meseleyi çözebilmek için:

“- Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tanıyor ve biliyor musun?” diye sordu.

Yüzü gibi sînesi de sâf olan delikanlı, lafın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek:

“- Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var.” dedi.

Sözün burasında Muharrem Efendi, meselenin farklı bir vechesi ve sırlı bir nüktesi mevcûd olduğunu nihâyet idrâk etti ve merakla sordu:

“- Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?”

Genç anlatmaya başladı:

“- Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar’ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir hâlde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nûr yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve:

“- Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?” dedi.

Ben de:

“- Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.” dedim.

Nûr yüzlü ihtiyâr, hafifçe başını salladı:

“- Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!” dedi.

Birlikte müthiş bir ateş topu altında yola koyulduk. O mübârek insan, gâyet sâkin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevkediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu v.s. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum:

“- Baba! Ya sen kimsin?”

O da:

“- Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler.” dedi.

Sonra:

“- Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şâyet memlekete sağ-sâlim dönersem, bir vefâ borcu olarak seni ziyâret etmek isterim. Adresini verir misin?” dedim.

O güzel yüzlü mübârek insan, adres olarak sadece:

“- Oğlum! Üsküdar’a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!” dedi.

Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim.

Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı:

“- Buraya nasıl gelebildin?”

Ben de:

“- Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi.” dedim.

Harb bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefâ borcu olarak nihâyet ziyâretine niyetlenip Üsküdar’a geldim. Sorduğum kimseler:

“O mübârek bir zâttır” diyerek burayı târif ettiler.”

Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi’ye önceki talebini tekrarladı:

“- Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!” dedi.

Böylece meseleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu mânevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle âdetâ kekeleyerek hulâsaten:

“- Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allâh dostudur. Herhâlde seni buraya Fâtiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!” diyebildi.

Bu cevabı duyan vefâkâr ve îmânlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmesinde yaşadığı mânevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı.

Hüdâyî mihrabının imâmı da ağlıyordu…

Bütün bu anlatılanlar ve benzeri hâdiseler, Cenâb-ı Hakk’ın bâzı kullarına ihsân ettiği tasarruf salâhiyetinin bereketiyle yaşanan ilâhî lutuflardır. Ancak şunu unutmamak lâzımdır ki, fâil-i mutlak, Cenâb-ı Hak’tır. Onun kullara yardımı, gerek melekler vâsıtasıyla, gerekse Allâh’ın velî kulları vâsıtasıyla günümüze kadar devâm edegelmiştir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*