share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Teslimiyet

0 yorum

Mürşid-i kâmillerin müridlerine verdikleri emirler, müridin hâlini düzelten pek çok hikmeti içinde saklar. Mürid kendi sınırlı ilmi ile bunları göremeyip “Neden, niçin?” gibi sorulara takılarak emri sorgular daha kötüsü yerine getirmezse teslimiyetinde noksanlık var demektir. Bu da müridin ilerlemesindeki en büyük engellerden biridir.

“İçimde bir eksiklik var, bir mürşid-i kâmil arıyorum. Ancak bugüne kadar gönlümü dolduracak kâmil bir zât bulamadım.” diyen Mevlânâ Halid-i Bağdadî[k.s] yaklaşık 7500 km’lik bir yolculuk yaparak İran, Afganistan ve Pakistan’ı geçerek Hindistan’a gider ve Abdullah Dehlevî[k.s]  hazretlerine intisab eder. Abdullah Dehlevî[k.s] “Halid, bizim huzurumuzda ilerlemek istiyorsan sana işini haber veriyorum: Bu günden itibaren tuvalet temizliğinden sen sorumlusun. Senin görevin hizmet ehillerinin tuvaletlerini temizlemek ve tuvalete gittikleri yolları süpürmek.” dedi. Mevlânâ Halid[k.s] memleketine döndüğünde o günleri şöyle anlatır: “Vallahi benim meclisimde âlimlerden on binlercesi vardı. Seyyid Abdullah Dehlevî’ye[k.s] intisap ettim. Akşam âdâbı yerine getirdim. Sabah olunca Seyyid Abdullah Dehlevî[k.s] bana dedi ki ‘Mevlânâ şurada bir kirlilik var. Eline bir süpürge al da süpür.’ Elime bir süpürge aldım. Yerdeki o kirliliği temizleyince birdenbire bende öyle bir hâl oldu ki, adeta o süpürgeyle kalbimin kirlerini temizledim. İlmin süpürgesinin süpüremediği şeyleri süpürüyordum kalbimden. Ben onca ilme, emeğe rağmen ne kadar kazancım varsa üstadıma teslim olduktan sonra elde ettim. ”

Bir gün Gavs-ı Hizan’ın[k.s] tarlasındaki taşları temizleme işi vardı. Tüm müridler taşları kaldırıp başka yerlere götürüp atıyorlardı. Tarlada büyükçe bir taş vardı. “Bende bir kalp var onu da Gavs’a verdim.” diyerek muhabbet, ihlâs ve teslimiyetin hangi makamlarda yaşanabileceğini gösteren Abdurrahman-ı Taği[k.s] bu taşı sırtına alarak taşımaya başladı. Bunu gören Gavs-ı Hizan[k.s] kendisinin taşımaması belirtmek için “Molla Abdurrahman sen de taş mı atıyorsun, atma.” deyince, Abdurrahman-ı Tağî[k.s] bunu yanlış anlayıp taşı yere bırakma şeklinde düşündü ve uzun süre sırtından bırakmadı. Gavs-ı Hizan[k.s] Abdurrahman-ı Tağî Hazretlerinin hâlini görünce “Hemen taşı yere at!” diye seslendi. Abdurrahman-ı Tağî[k.s] ancak o zaman taşı yere attı. Lakin bu durum sırtına zarar verdi ve bu hâl vefatına kadar devam etti.

Çocuk yaştan itibaren Allah Teâlâ ile ünsiyet içerisinde olan Abdurrahman-ı Tağî Hazretlerinin kalbi, Gavs-ı Hizan Hazretlerinin yanında artık bir an dahi Allah’ın zikrinden gafil olmaz hâle geldi. Kalbindeki Allah zikrini her şeyde duymaya başladı. Bir gün dayanamayıp Gavs-ı Hizan Hazretlerinin yanına giderek: “Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâlin zikrini duyuyorum.” diyerek hâlini hocasına arz etti.

Talebesinin ulaştığı yüksek makamı müşahede eden Gavs-ı Hizan Hazretlerinin tavrı ise beklenilenin aksine Abdurrahman-ı Tağî Hazretlerini dergâhtan çıkartıp, Ispahart nahiyesine kadı olarak gönderir. Mürşid-i kâmil kulların tasarrufları pek çok gizli hikmet içerir. Şüphesiz Gavs-ı Hizân Hazretlerinin bu isteğinin de hikmetleri vardı. Bir yandan talebesinin dünya işleri ile uğraşırken de kalbî hâlini muhafaza edip edemeyeceğini ölçmek, bir yandan da yarılık eziyeti çektirerek arzu ve iştiyâkını artırmak istiyordu. Ispahart’taki vazifesini ifa eden Abdurrahman-ı Tağî Gavs-ı Hizan[k.s] izniyle kadılık vazifesinden ayrılıp üstadının yanına geri döndüğünde Gavs-ı Hizan bu sefer de onu evine su taşımakla vazifelendirdi. Kadılık vazifesinden sonra suculuk yapmaya başlayan Abdurrahman-ı Tağî Hazretlerinin her iki vazifeyi ifa ederken de hâlinde değişen bir şey olmadı.

Abdurrahman-ı Tağî oğlu Muhammed Diyaûddin’e[k.s] “Artık tarikatın önemli adaplarından olan gece namazları ve pazartesi ile Perşembe oruçlarına başla. Sahuru da sana yalnız hanımın hazırlasın.” diye buyurur. O da emri hemen yerine getirmeye başlar. Bu sıralarda babasının irşat gezilerinden birinde, ev sahibi biraz üzüm pekmezi ikram eder. Şeyh Abdurrahman-ı Tağî oradaki herkese birkaç kaşık verir ve yemesi için biraz da oğlu Muhammed Diyaûddin’in önüne koyar. O da alıp içer. Sonraları dışarı çıktıklarında babası kendisine “Sen oruç değil miydin? Neden içtin?” diye sorar. Muhammed Diyaûddin[k.s] cevaben “Siz benim üstadımsınız; oruç tutmamı bana siz emrettiniz, ben de tuttum. Pekmez içmemi de siz istediniz, içtim. Hepsi bu kadar.” deyince babası tebessüm ederek memnuniyetini ifade eder.

Şeyh Fethullah[k.s] nefis terbiyesi için Muhammed Diyaûddin Hazretleri’ni zaman zaman bazı işlerle vazifelendirirdi. Öyle ki Şeyh Fethullah[k.s], kış mevsiminde irşat hizmeti için değişik yerlere gittiğinde Muhammed Diyaûddin’i[k.s] yanında yürütür, bazen de bizzat bindiği kızağı çekmesini emreder ve o uzun yollar boyunca kızağını çektirirdi. Bir yandan buz gibi hava, bir yandan uzadıkça uzayan karlı yollar ve çekilen ağır bir kızak… Bütün bu sıkıntılar içerisindeyken Muhammed Diyaûddin[k.s] en ufak bir şikâyette bulunmazdı.

Muhammed Diyaûddin[k.s] amel ettiği bu dönemlerde evlenmişti, ancak nikâhtan sonra Şeyh Fethullah[k.s] (rivayete göre Seyda-i Tağî’nin[k.s]  işareti ile) kendisine şöyle emreder “Kırk güne kadar hanımına yaklaşma.” Muhammed Diyaûddin[k.s]  de emri yerine getirmeye başlar. Bir ay geçince Şeyh Fethullah kendisine sorar, ardından “Buraya kadar emre uymanız, yeter.” der. Bu zor sınav, Muhammed Diyaûddin Hazretlerinin helal olan bir şeyde bile nefsinin tamamıyla teslimiyet halinde olup olmadığını sınamak içindir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*