share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Yer Ve Göklerlerde Bulunanlar

0 yorum

YER VE GÖKLERLE, BUNLARDA BULUNANLAR

Allah, yeri ve gökleri yarattıktan sonra bunların arasın­da insan ve diğer canlıları yarattı.

İbn Abbâs (R.A.) diyor ki: «Allah Teâlâ yerleri yarat­tı. Yerin birinci katının adı D e m k â’ dır. Onun altında akim rüzgârı — faydasız sert yel — vardır. Âd kavmi bu rüzgâr ile helak edilmiştir. Orada Tam es adında birbirini yiyen yaratıklar yasar. İkinci kat yerin adı H u I d e ‘ dir. Kâfirlere azâb için orada çeşitli araçlar vardır. Burada B u ş i m adın­da bir millet yaşar, bunlar İçin sevab ve ikab vardır. Üçün­cü kat yerin adı Arak’ dır. Burada katır büyüklüğünde sün­güler gibi kuyrukları olan akrebler yaşar. Bu akreblerden bi­ri kuyruğunu yeryüzündeki insanlardan birine vursa bütün insanlar helak olurdu. Dördüncü kat yerin adı Cerbâ’dır. Burası yılanların yeridir. Ayrıca burada Celham adında bir millet yasar. Bunların uçmak için kanatları var, fakat görmek için gözleri yoktur. Beşinci kat yerin adı M u s a ‘ -dır. Burada kâfirler için kükürt dağlan vardır. Burada birbi­rini yiyen Mehtat adında bir kavim yaşar. Altıncı kat ye­rin adı S i c c î n’ dir. Cehennemliklerin amel defterleri orada hıfzedilmektedir. Burada da Allah’a ibâdet eden ve kuş sure­tinde K a t a t adında bir millet yaşar. Yedinci kat yerin adı A c b a ‘ dır. Burada da C u ş û m adında bir millet yaşar. Son zamanlarda Ye’cûc ve Me’cûc çıkınca bunlar da meydana çıkıp Ye’cûc ve Me’cûc u Öldüreceklerdir. Şeytan da burada hapse­dilmiştir».

 

 

 

Ebû -Leys’in anlattığına göre, Allah Teâlâ yeryüzü­nü ilk önce bir kızıl el taşı büyüklüğünde yarattı. Bu ilk yer Kabe idi. Sonra gökleri yarattı ve yerleri su üzerine döşedi. Müfessirlerin beyanlarına göre yeryüzü o zaman su üzerinde çalkalanan bir gemi gibi idi. Sonra Allah Teâlâ Arş’dan bir melek indirdi ve ona yeri tutmasını emretti. O da bir elini doğudan ve bir elini batıdan kaldırarak yeri omuzlar üstüne aldı.

 

«Allah her şey’e kaadirdir», (El-Bakara:284)

GÖKLER VE GÖK EHLİ

îbn Abbâs (R.A.) diyor ki: «Allah Teâlâ buhara, de­nizlerden çıkıp havaya yükselmesini emretti. Buhar yükselin­ce Allah Teâlâ buhardan evvelâ bir kat gök yarattı, sonra gök­leri yedi kat yaptı. Birinci kat yeşil zeberceddendir, adı B e r -k i a ‘ dır. Bâzan K ı a da derler. Allah Teâlâ’nm İsmailadında yarattığı bir melek bu göğü tutar ve korur, İkinci kat gök, sarı yakuttandır. Bunun adı da K a y z û m ‘ dur. Bura­daki melekler Anka sûretindedir. Buraya da M i h â i l adın­da bir meleği*müvekkel etmiştir. Adı Maun olan üçüncü gök, kızıl yakuttandır. Buradaki melekler K e r k e s sûretin­dedir. S a ‘ d a i l adında bir melek de buna müvekkeldir. Adı El kalûm olan dördüncü gök de gümüştendir. Melekleri in­san sûretindedir. S a l s a i t adında bir melek de buna mü­vekkeldir. Beşinci gök kızıl altundandır. Bunun adı da Ret­k â ‘ dır. Melekleri Cennet Hurileri sûretindedir. Buna da K e l -k â i l adında bir melek müvekkeldir. Altıncı gök beyaz inci­dendir. Adı Ref’a’dır. Buradaki melekler de genç delikan­lılar sûretindedir. E f z â i l adında bir melek de buna müvek­keldir. Yedinci gök açık nurdandır. Adı G a r î b a ‘ dır. Onun melekleri de âdem oğulları suretinde olup buna da E f r â i l adında bir melek müvekkeldir. Her göğün idaresi bu melek­lerin elindedir. Her gök katının kalınlığı beşyüz yıl olduğu gibi, her gök aralarındaki boşluk da beşyüz yıllık mesafedir. Iç ve dışları meleklerle doludur.

I b n Abbâs (R.A.) diyor ki: «Arş’ın sağında yedi kat yer ve yedi kat gökler büyüklüğünde bir ırmak vardır. Her se­her vakti Cebrail (Aleyhisselâm) bu ırmakda yıkanır da nur üzerine nur ve güzellik üzerine güzellik kazanır. Sudan çıkıp silkindiği vakit her damlasından bir millet yaratılır ve bundan meydana gelen meleklerden her gün yetmişbin melek göklerde beyt-i Ma’mûr’u ve yerlerde, K â b e ‘ yi tavaf eder­ler. Kıyamete kadar bu hâl böyle devam eder ve bir meleğe ikinci defa sıra gelmez».

Kâ’bü’l-Ahbâr’ın anlattığına göre, ilk olarak Levh-i Mahfûz’a Allah’ın emrini Cebrail götürür. Buradan İs­rafil’e, İsrafil’ den M i k â i l’ e ve sonra da Azra­il’e indirilir. İ s r â f i l’ in üç kanadı vardır. Kanadının bi­rini şarka, diğerini garba açar. Üçüncü kanadını da Allah kor­kusundan yüzüne perde eder. Başı Arş da, ayakları ise yedi kat yerin dibindedir. Cebrail, meleklerin efdali ve Allah’­ın sevgilisidir. Ona «Rûhü’l-Emîn» derler. İlâhi vahyi peygam­berlere götüren odur. Cebrail’in çeşitli cevherlerden ya­pılmış pek çok kanadı vardır. Allahüteala bir kavmi helak etmek istediği vakit Cebrail onları helak eder. İbn Abbas ra rivayetinde Resuli Ekrem buyuruyor ki :

«Cebrail’e:

—- Seni tam suretin görmek İsterim, dedim. Cebrail:

— Sen buna dayanamazsın, dedi İse de, İsteğimde Israr ettim. Bir gün Arafat’ta İdim. Cebrail’i tam suretinde gördüm. Şöyle ki; doğu İle batı arasını doldurmuş, başı yerde ve ayak­ları gökte idi. Onu bu dehşet içinde görünce bayılıp düştüm. Cebrail yine İnsan suretine girdi. Beni bağrına bastı ve «Kork­ma, ya Muhammed», dedi».

Bundan sonra da Alan Teâlâ M i k â i l’ i yarattı. M i -k â i l, zebercedden yapılmış çeşitli incilerle süslenmiş iki ka­nadı olan büyük bir melektir. M i k â i l’ in bin yüzü ve her yüzünde bin ağzı vardır. Bu ağızlarla mü’minler için teşbih eder. Ayrıca bin gözü vardır. Bunlar ile de günahkârlar için yaş akıtır, onlar için Hak’tan mağfiret diler. Gözlerinin her damlasından Allah Teâlâ bir melek yaratır ve o melekler de mü’minler için teşbih ederler. Bundan sonra da Allah Teâlâ Azrail ‘i yarattı. Azrail birinci kat gökte durur. Bâzı­larına göre yer ile gök arasında bir makamı var, orada durur. Levh-i Mahfuz’a yönelmiştir. Sağ eli ile müminlerin ruhunu alarak A’lâ-i İlliyyîn’e, yüksek makamlara, sol eli ile de kâ­firlerin canını alarak Siccîn’e, Cehennem e gönderir.

Kirâmen Kâtibin melekleri ise üstün meleklerdir. Allah Teâlâ onları halkın yararı için yaratmıştır. İnsanların iyilik ve kötülüklerini yazarlar; sağ tarafta bulunan melek sevabı, sol tarafta bulunan melek de günahı yazar. Bunların 160 tanıkla­rı var. Bu tanıklar kıyamet günü hâzır bulunurlar.

Beyt-i Mâmura gelince; bunun hakkında da çeşitli söy­lentiler vardır.

Birinci Söz: Yedinci kat gökte Arş’ın karşısında ve Kab e ‘ nin üstündedir. Yerde K â b e’ ye hürmet edildiği gibi göklerde de Beyt-i Mâ’mûr’a saygı gösterilir. Her gün yetmiş-bin melek burayı tavaf eder, namaz kılıp giderler, öyle ki bir def a tavaf edene bir daha sıra gelmez.

İkinci Söz: Âdem (Aleyhisselâm) zamanında Allah Te-âlâ’nın Cennet’ten indirip bugünkü Kabe’ nin yerine koy­duğu yakuttan yapılmış bir ev olduğudur. Bu ev Nuh tu­fanına kadar yerde kaldı ve tufan esnasında göklere kaldırıl­dı. Uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Üzerinde RUH adında bir melek vardır ki yer ve gökleri bir lokmada yiyecek büyüklük­tedir.

Üçüncü Söz: Beyt-i Mâ’mûr, Âdem (Aleyhisselâm)’in bugünkü Kabe’nin yerinde inşâ ettiği bir binadır.

Dördüncü Söz: Âdem (Aleyhisseîâm) yaratılmadan Al­lah Teâlâ’nm emri ile Kabe’nin yerinde meleklerin inşa ettiği bir bina olmasıdır.

Bahr-ı Mescûr: Kaynatılmış veya sütü suyuna galib deniz anlamına gelir. Bu da yedinci kat göklerdedir.

Bâzılarına göre (Bahr-ı Mescûr), kıyamet günü Allah Te­âlâ’nm insanlara hayat vereceği bir denizin adıdır. Allah Te­âlâ, bu denizde ellerinde harbe, süngü bulunan melekler ya­ratmıştır. Her süngünün uzunluğu beşyüz yıllık mesafedir. Allah Teâlâ bu denize de bir melek müvekkil kılmıştır. Bu meleğin niteliğini Allah’tan başka kimse bilmez.

E n e s (RA.) diyor ki; Allah Teâlâ bu halkı yaratmadan önce Arş, su üzerinde idi. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de:

«Ve Arş’ı su üzerinde idi» (12), buyurulmuştur. Allah Teâlâ bu suyu ikiye ayırdı. Bir parçasından Arş’ın altında Bahr-ı Mescûr’u yarattı. Sonra Arş’ın nurundan güne­şi ve Arş’ın hicab nurundan da Ay’ı yarattı, İbn Abbâs’a (RA.) göre güneşin eni boyu altmış fersahtır. Ay’ın ise eni altmış ve fakat boyu kırk fersahtır. Mukatil’in beyânına gö­re Ay ve Güneş ikisi de seksen fersah eninde ve boyunda olup birbirine eşittirler. En doğrusu Tefsir ilminin bildirdiğidir. Bü­tün bunlardan sonra da Allah Teâlâ Cennet’i yaratmıştı, İbn Abbâs (R.A.)’ın rivayetine göre Cennet, Arş-ı A’zam’ın al­tındadır. Nitekim Resûl-İ Ekrem:

 

«Cennet’in örtüsü (tavanı) Arş-ı Rahmani d îr», buyurmuştur, lnşâallah uçmak’ı, yâni Cennet’i Be­şinci Bab’ta anlatacağız.

İbn Abbâs’ın rivayetinde Allah Teâlâ Adn Cenneti ‘n i yarattı. Cennet’e süslenmesini, kâfur selsebîl — yumuşak tat­lı su —, şerbet, bal, tesnim, süt ve su ırmaklarını açığa çıkar­masını emretti. O da bunları, koltuk ve kanepelerini, süslü elbiseleri ve hurilerini açığa çıkardı. Sonra Allah Teâlâ Adn Cennet i’ne «Konuş!» diye emretti. Cennet de :

«Bana girene müjdeler olsun», dedi. Allah Teâlâ da: «tzzet ve Celâlim hakkı İçin insanlardan sekiz sınıfı sana koymayaca­ğım», buyurdu. Bunlar tevbe etmeden ölen içkililer, zinâ eden­ler, koğucular, ırzını kıskanmayanlar, zâlimler, bunlara yar­dım edenler, yakınları ile ilgilerini kesenler, ahdine vefâ et­meyip verdiği sözde durmayanlardır.

V e h b diyor ki: :

Biz Resûl-i Ekrem’e

— Allah Teâlâ Cenneti nerden yarattı? diye sorduk.

O:

— Allah Teâlâ Cennet’i sudan yaratmıştır. Onun bir ker­pici ahun, bir kerpici gümüştür. Çamuru misk, toprağı za’-feran ve taşları yakuttandır. Ona giren her çeşit zevkleri bu­lur. Artık onun İçin ölüm ve kocamak yoktur, daima sevimli olarak orada kalır, buyurdu.

Zehretü’r-Rıyad’ın müfessirlerinden birinin anlattığına gö­re, Allah Teâlâ Cennet’ten sonra Cehennem’i yaratmıştır. Ce­hennemin yedi kapusu vardır. İki kapu arasında beşyüz yıl­lık mesafe vardır. Âletleri bukağı, kelepçe ve zincirleri ile se-mûmî — yakıcı rüzgârı —, Hamîm’i — kaynar suyu — ve Zak­kum yemeği hep ateştendir. En üst katta birinci kapudan gi­rilen yerin adı «Cehennemdir. Oraya tevbe etmeden ölen Müs­lümanların büyük günah sahihleri girecektir. İkinci kapunun açıldığı yukardan aşağı ikinci katın adı «Cahîm»dir. Buraya putperest Hıristiyanlar girecektir. Aşağı doğru üçüncü kapu

«Hutame kapusudur. Buraya da Ye’cûc ve Me’cûc ile Yahu­diler girer. Dördüncü kapu «Sair»e açılır. Buraya da yıldız­lara tapanlar girer. Beşinci kapu «Lezâ»ya açılır. Buraya da müşrikler girer. Altıncı kapu «Hamiye »d ir. Yedinci, en sonun­cu ve en şiddetli yeri «Hâviye »dir. Buraya da münafıklar gi­rer. Nitekim Âyet-i Celîle’de:

«Onun (Cehenne­min) yedi kapusu olup, her kapudan ayrı bir fırka girer» (13), buyurulmuştur.

Tefsirlerde rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ Tamu’ yu yarattığı vakit, melekler korkarak ağlamağa başladılar. Allah Teâlâ Adem’i yarattığı vakit Cehennem’in kendileri için yaratılmadığını anlayıp rahatladılar. Ebû Hüreyre (RA.)’-nin rivayetinde Resûl-i Ekrem: «Yeryüzündeki ateşin harare­ti. Cehennem ateşinin yetmişde biri nisbe tindedir^», buyurdu. «Buradaki ateş yetmez mi idi?» diyenlere, «Münkirlere şiddet­li azâb içindir», buyurdu.

Zebaniler Cehennemi bin yıl yıkadılar ağardı, bin yıl da­ha yıkadılar kızardı, bin yıl daha yıkadılar karardı ve hâlen

kararmış vaziyettedir. O, «Mücrimler için ha­zırlanmıştır».

Ve h b * in anlattığına göre, sonra Allah Teâlâ «Nâr-ı Se-mum»u ve bundan da Can kavmini yarattı. Nitekim Âyet-i

Celîle’de: «Cinleri de daha önce alevli ateşten yarattık» (14), buyurulmuştur. Bir rivayette Allah ilk önce M â r i c adında bir erkek, sonra da M â r i c e adında bir kadın yarattı. Bunların çiftleşmesinden Cinn adın­da bir oğlan doğdu ve cinler bunun neslinden türedi. Hattâ iblîs de bunlardandır. İblis’in de Can kavminden Lehya adında bir karısı vardır. Allah Teâlâ, Can kavmini

birinci kat göklerden yere indirdi. Bunlar uzun yıllar ibâdet etliler, sonra Allah’a isyan ettiler. Yeryüzü bunlardan şikâyet­çi oldu ve: «Ya Rab, niçin bunları benim üzerimde Sana isyan ettiriyorsun?» dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara kendi cinslerinden sekizyüz peygamber gönderdi, fakat onlar hep­sini şehid ettiler. Aralarında i b l î s de bulunduğu halde gök­lerde kalan diğer cinlere: «Yere inin de bunlarla savaşın», di­ye emredildi. Onlar da yere indi ve savaştılar. «Allah Teâlâ da bir ateş göndererek o kavmi yaktı. Bunun üzerine i b l î s ile C i n n ‘ in diğer evlâtları yerde karar kıldılar, i b l î s yeryü­zünde o kadar çok ibâdet etti ki, Allah Teâlâ onu ibâdeti se­bebiyle birinci kat göklere yükseltti. Bin yıl da orada ibâdet etmelerini emrettiği vakit, bütün melekler secde etti, yalnız i b l î s secde etmedi ve huzurdan koğuldu.

Hasan B a s r î’ nin rivayetinde, İblis yedinci kat gök­te yetmiş bin yıl ibâdet etti ve hattâ bin yıl kadar da Cennet hazinedarlığı yaptı. Bir defa Cennet’in kapısında: «Allah’a yakın olan kullarından birisi Allah’a isyan edecek ve Allah Teâlâ onu kapusundan koğup Cennet’ten uzaklaştıracak», di­ye bir yazı gördü. Bu tardedilecek kimseyi lanetlemek için Allah’tan izin istedi. Bunun, kendisinin olacağını bilemedi ve Allah’tan aldığı müsaade ile bin yıl kendi kendini lanetledi durdu.

Müfessirler İ b l î s’ in meleklerden olup olmadığı hakkın­da bâzı görüş ayrılıklarına düştülerse de en doğrusu çinililer­den olmasıdır. Nitekim Âyet-i Celîle’de:

«İblis cinden olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştır» ,buyurulmuştur. Ancak faz­la ibâdeti ve bu sayede göklere yükselmesi sebebiyle (ve teğlib yolu ile) meleklere katıldı ve o da Âdem’e secde ile emro-lundu.

 

ALLAH TEÂLÂ’NIN VAHYETTÎGÎ KELİMELER

 

Şunu bil ki, buradan itibaren Allah Teâlâ’nın yaratıklarına buyurduklarını anlatmağa çalışacağız.

Allah Teâlâ aklı, ruhu, Kalem’i, Levh’i, Arş ve Kursiyi, Cennet ve Cehennemi, Can veya Cinn kavimlerini, yer ve gök­ler ile yıldızları bu tertib üzere yarattıktan sonra da son ya­ratık olarak Âdem (Aleyhisseîâm)! yaratmayı murâd etti. Nitekim âyet-i celîlede:

«Rabbin meleklere; «Ben yeryüzünde bir halife var (halk) ede­ceğim» demişti; melekler, «Orada bozgunculuk yapacak, kan­lar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni takdis etmekte bulunuyoruz», dediler. Al­lah: «Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim» dedi» ,(buyurdu. Allah Teâlâ’nın bu kelâmını duyan melekler korku­larından Arş-ı A’zam’ı yedi defa tavaf ettiler. îşte K â b e’ -nin yedi kere tavafı bundan kalmadır. Allah Teâlâ, Âdem (Aleyhisseîâm)! yaratacağı sırada yeryüzüne şöyle hitap etti:

«Senden alacağım topraktan bir mahlûk yaratacağım. Bun­lardan bana itaat edeni Cennetime, isyan edeni Cehenneme koyacağım», buyurdu. Ve Âdem’in toprağım almak için Cebrail (Aleyhisselâm)’i yeryüzüne gönderdi. Cebrail (Aleyhisselâm) gelince yer: «Allah hakkı için benden toprak alma», dedi. Cebrail toprağı almadan geri döndü. Allah Teâlâ, M i k â i l ‘i gönderdi. M i k â i l de aynı şekilde top-rak alamadan geri döndü. Allah Teâlâ, Azrail’i gönderdi. Yer: «Madem ki benden alacağın topraktan yaratılacak mah­lûkun bir kısmı Cehenneme girecek, seni gönderen Allah hak­kı için benden toprak alma» diye yemin verdirdi ise de, Az-râil, Allah’ın emrini yerine getirmeyi daha üstün buldu ve emr olunduğu şekilde toprağı alarak geri döndü. Bunun üze­rine Allah Teâlâ, «Sen ki yerin yemin verdirmesini dinlemeden toprağı aldın. Ben de bu topraktan yaratacaklarımın canları­nı almağa da seni me’mur ettim», buyurdu. Allah Teâlâ bu top­rağı kırk sabah kendi kudret eliyle yoğurdu ve ikiye böldü. Bir bölümünü Cennet e ve bir bölümünü de Cehennem’e attı.

Sonra: «Ben dilediği gibi hükmeden bir Allah’ım, kimse Benim üzerime hükmedemez», buyurdu.

Şayet, Allah Teâlâ: «Her diri şey’i sudan yarattık» , buyurduğu halde melekler, cinler ve Âdem gibi bâzı yaratıklar sudan yaratılmamıştır, bu nasıl olur? dersen, bunun gerçek cevabında deriz ki, yine bunların asılları şudur. Meselâ, melekleri yelden yarattı fakat yeli de sudan yarattı. Cinnileri ateşten yarattı, fakat ateşi de sudan yarattı. Âdem‘i de topraktan yarattı, fakat toprağı da su­dan yaratmıştır, böylece hepsinin asılları su olmuş oluyor.

Yine rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ, Â d e m ‘ in nef­sini yarattığı vakit nefse:

— Ben kimim? diye sordu. Nefs:

— Ya ben kimim? diye cevap verdi. Bunun üzerine Al­lah Teâlâ meleklere emretti, nefse bin yıl azâb ettiler. Sonunda aynı soruya aynı cevabı verdi. Nihayet Allah’ın emriyle nefs bin yıl aç bırakıldı. Bundan sonra Allah Teâlâ:

— Ben kimim? diye sorunca, nefs:

«Ol bir zâtsın ki, Senden başka (ibâdete lâyık kimse) bir ilâh yoktur», dedi. Böylece nefs ancak açlığa dayanamıya-rak Rabbini tanıyabildi. Resûl-i Ekrem’den gelen rivayette Al­lah Teâlâ cisimlerden dört bin yıl önce ruhları yaratmıştır.

— Allah Teâlâ’nın Peygamberlere Hitanı Beyânındadır

 

Bakara sûresinin 30 uncu âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruluyor: «Hani Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bir halife vâr (halk) edeceğim», demişti». Allah Teâlâ, Âdem’i kelâm, ilim ve irâde gibi ilâhî vasıflarla bezediği için onu niyabet ve hilâfete lâyık gör­müştür. Fakat melekler bu sırrı bilemedikleri için «Yeryüzün­de kan döküp fesad çıkaracakları mı halife yapacaksın? Hal­buki biz, Seni teşbih ve takdis ederiz» dediler. Allah Teâlâ da: «Şüphesiz sizin bilemediklerinizi Ben bilirim», buyurdu.

Kaadıoğlu «Misbâhu’l-Üns» adlı eserinde, hilâfeti me­leklerin yapamıyacağını ve bu sözlerinden onların kusurlu ol­duklarını söyledi ve kusurlarını şöyle sıraladı:

  1. — Bu sözleri ile Âdem (Aleyhisseîâm)’e dil uzattılar.
  2. — Hz. Âdem’i görmeden iftira ettiler.
  3. — Âdem’i görmeden, aleyhinde tanıklık ettiler.
  4. — Gıyabî hükümler verdiler.
  5. — Âdem’i şehvet ve gadaba hamlettiler.
  6. — Âdem’e verilen hilâfete göz diktiler.
  7. — Kendilerini beğendi ve amellerini üstün gördüler.
  8. — Rablerine itiraz ettiler. (Gerçekte itiraz değil istif­sardır, hikmetini öğrenmek istediler).

* Müfessirlerin anlattıklarına göre; Allah Teâlâ yer ve gök­leri, melekleri ve cinleri yarattığı vakit, melekleri göklerde, cinleri de yeryüzünde iskân etti. Cinler yeryüzünde uzun zaman Allah’a ibadet ettikten sonra aralarında isyan belirdi; birbirlerini öldürmeğe başladılar. Allah Teâlâ o zaman İblis’-in başkanlık ettiği Cennet’in hazinedarları olan melekleri i b -lîs ile onlara gönderdi. O zamanlar i b l î s ‘ in adı Süryani-ce Az iz il, Arapça’da Haris idi. Âdem’e secde etmeyip isyan ettikten sonra ismi ve sureti değiştirildi. Allah’ın rahme-tinden ümidini kestiği için İblis adını aldı. Bunlar yeryü­züne indikleri vakit cinleri çöllere ve dağlara dağıttılar. On­dan sonra Allah Teâlâ yerde, göklerde ve her istediği yerde ibâdet etmesi ve uçması için i b l i s ‘ e izin verdi. İ b l î s , kendi kendine, «Allah beni yarattı, herkesten üstün kıldı ve dilediğim yerde bana ibâdetle emretti», diyerek böbürlenme-ğe başladı. Allah Teâlâ: «Sizin bilmediğinizi Ben bilirim», bu­yuranca melekler korktu ve her gün K â b e ‘ yi tavaf etme­ğe başladılar. Allah’a yalvarıp Allah’tan rahmet dilediler. Al­lah Teâlâ da: «Arş’ımın altında âb-ı hayât adında bir ırmak var. Ondan üç kere el, yüz ve ayaklarınızı yıkayın», buyurdu. Onlar da Allah Teâlâ’nın emrettiği gibi bu sudan alıp el, yüz ve ayaklarım yıkadılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ben sizi yarlığadım», buyurdu.

Müfessirlerin rivayetlerine göre; Azrail, Hz. Âdem’­in hamuru için Allah Teâlâ’nın emri ile yerin her tarafın­dan ve her çeşit topraktan aldı. Onun için renkler birbirini tutmaz oldu. Allah Teâlâ bu toprağın balçık hâline getirilme­sini emretti. Son Peygamber Hz. Muhammed (Aleyhisse­îâm)’ı yaratmak için yerin or’ asından —yâni Resûl-i Ekrem’­in şimdi medfun bulunduğu yerden— Cebrail ve mukar-reb melekler toprak aldılar. Onu tesnîm, rahîk ve selsebîl su­ları ile yoğurdular. Toprak, bir ak inci hâlini aldı. Sonra Cebrail bunu Cennet’in bütün ırmaklarına daldırdı ve çı­kardı. Melekler bunun âhir zaman peygamberi olduğunu bil­diler. Âdem (Aleyhisseîâm)’in cesedi böyle balçık hâlinde kırk yıl bekledi. Nitekim Allah Teâlâ:

«İnsan oğlu, bahse değer bir şey olana kadar şüphesiz uzun bir zaman geçmiştir buyurmuştur.

iblis, Adem (Aleyhisselâm)’in böyle bir halife olacağını bildiği için onu çekemedi. Adem (Aleyhisselâm)’in kalıbı yatarken göğsüne vurdu, boş olduğu­nu anladı; ağzından girdi ardından çıktı. Etrafında bulunan­lara: «Bunun içi boştur. Bu, bir şey’e mâlik olamaz. Şayet Al­lah Teâlâ bunu sizden üstün olarak yaratırsa ne yaparsınız?» diye sordu. Onlar: «Allah’ın emrine itaat ederiz», dediler. İblis : «Eğer Allah bunu benden daha üstün yaratırsa ban is­yan ederim, eğer beni bundan üstün tutarsa bunu helak ede­rim», diye yemin etti.

 

ÂDEM (ALEYHİSSELÂM)’E RUHUN ÜFÜRÜLMESİ

 

Alimler diyor ki: Allah Teâlâ, Adem (Aleyhisseîâm) e ruh vermeği murâd ettiği vakit, ruh’a: «Bütün nurlarla nur lan ve sonra da Âdem’in şu kalıbına gir», diye emretti. Ruh, Hz. Â d e m ‘ in cesedine girmek istediği vakit, oranın dar ve karanlık bir yer olduğunu görünce girmek istemedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ ruh’a: «Zorla girecek ve zorla çıkacaksın», buyurdu. Ruh, önce Hz. Â d e m ‘ in damağına ve oradan da özlerine girdi. Bunun sebebi Hz. Â d e m ‘ in cesedinin top­rak olduğunu görmesi idi ki, yarın keramet ve nübüvvetle şe­reflendiği vakit böbürlenmesin. Ruh, genze geldiği vakit Hz. Âdem aksırdı ve hemen «Elhamdü lillâh» dedi. Hz. Âde­m’in ağzından ilk çıkan söz bu oldu. Allah Teâlâ bu sözden «Li-vâülhamd»i yarattı. Böylece yukardan aşağı ruh, Hz. Âde­m’in cesedine girdi ve Allah Teâlâ, Hz. Âdem’e nurdan el­biseler giydirdi. Gün geçtikçe güzelliği de artıyordu.

Nakledildiğine göre; Allah Teâlâ, Cebrail’i, akıl, ha-â ve iman ile birlikte Âdem’e gönderdi. Cebrail, ge­lip Âdem’e:

— Bunlardan hangisini tercih edersin? diye sordu. Âdem (Aleyhisseîâm) de aklı tercih etti. Bunun üzerine îman, hayâ’-ya hitaben:

— Benim, akim olduğu yerde olmamı Allah Teâlâ bana emr etti, dedi.

(18) Ed-Dehr: 1

Haya da:

— Akıl İle İman nerde olursa ben de orada olmakla em-rolündüm, dedi ve her üçü Hz. Adem’de toplandı. Hz. Adem ‘in hilkati tamamlanınca, Allah Teâlâ ona Cennet’ten elbiseler gönderdi ve onu süsledi. * Â d e m * in ağzından bir nûr, Hz. Muhammed ‘in nurunu çıkardı ve bu nûr onun ahunda ve iki kası arasında yerleşdi. Bu nûr, onun alnında dâima parlar dururdu. Sonra Âdem’in hutbesini dinlemek üzere meleklere emir verdi. Yirmi bin melek saf hâlinde Hz. A d e m ‘ in çevresini aldı. Adem (Aleyhisseîâm) yeşil sün-düsden giydiği elbise ile yedi basamaklı bir minbere çıktı. İki­ye bölünen saçları incilerle bezenmişti. Başmdaki altın taç, düz köşeli ve cevherlerle işlenmiş olup güneşten daha parlak idi. Belinde nurdan bir kuşak vardı. Böylece minbere çıkıp güzel sesi ile hutbesini okudu. Allah Teâlâ bütün eşyanın isim­lerini ona öğretti. Nitekim âyet-i celîlede:

«Allah, bütün İsimleri Adem’e öğretti» (19),

buyurulmuştur.

Âdem (Aleyhisseîâm):

— Ya Rab, benden üstün bir yaratığın var mı? diye sor­du.

Allah Teâlâ da:

— Hayır, senden üstün kimseyi yaratmadım (en üstün yaratık insandır), buyurdu. Âdem, meleklere selâm verdi, saygı ile selâmını aldılar. Sonra Allah Teâlâ meleklere Âdem’e secde etmelerini emretti. Hepsi secde etti, yalnız İblis , kib­rinden secde etmedi ve kâfirlerden oldu.

B e ğ a v î’ nin rivayetinde; Âdem’e ilk secde eden İsr â f i ldir. Çünkü o, Kuran’in nurunu  d e m ‘ in yüzünde görmüştü. Adem, minberden inince kendisine Cennet’ten bir salkım beyaz üzüm takdim edildi.  d e m ‘ in ilk yediği. Cennet yiyeceğinden üzümdür. Âdem üzümü yeyince «Elham-dü lillâh» dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ben de seni, ni­metlerimi yeyip Bana şükretmen için yarattım. Verdiğim nimetleri yeyip şükret inek, sana ve kıyamete kadar gelecek nes­line sünnet olsun», buyurdu*

Kısası Enbiyâ’da anlatıldığına göre; Allah Teâlâ, Adem’i yaratıp canlandırdıktan sonra ona Cennet elbiselerinden giy­dirdi ve A d e m * i bir kürsü üzerine oturttu. Meleklere em­retti, onu omuzlarına alarak gökleri dolaştırdılar ve oradaki acâibatı gösterdiler. Sonra Allah Teâla, iki kanadı inciden ve vücudu miskten olan bir at yarattı. Hz. Adem ata bindi, Cebrail (Aleyhisselâm) de dizginini tuttu. İsrafil sağın* da, M i k â i l solunda bütün gökleri seyr ve temaşa etti.

Müfessirlerin beyânına göre; Hz. Adem Cennet’te is­kân edildiği vakit yalnız kaldı ve yalnızlıktan canı sıkıldı. Al­lah Teâlâ, Hz. Adem’e bir uyku verdi. Adem uyuyun­ca sol eğe kemiğinden Havva’yı yaram. Cennet elbiseleri ile süsledi. Havva, Hz. A d e m * in başı ucunda oturdu. Hz. Adem uyandı ve Hz. Havva’yı yanıbaşında oturur gördü. Denemek için melekler A d e m *e:

— Bu nedir? diye sordular. Adem:

— Kadındır, dedi. Melekler:

— Adı nedir? diye sorduklarında, Adem:

— Havva’dır, dedi. Melekler:

— Bu adı nerden aldı? diye sordular. Adem:

— Bu adı diriden yaratıldığı için aldı, dedi. Melekler:

— Niçin yaratıldı? dediler. Hz. Adem:

— Benim için yaratıldı; ikimiz birbirimizle huzur ve sü­kûna ereriz, dedi* Nitekim Allah Teâlâ:

 

Sizi bir neftten yaratan ve bu nefisten de gönlü kendi­sine meyledip rahat etsin diye, zevcesini yaratan O’dur» (20), buyurmuştur.

Yine «Bedâyiü’l-Ahbâr»da nakledildiğine göre; Âdem (Aleyhisseîâm) Cennete girdiği ve Allah Teâlâ, Havva’yı da yarattığı vakit: «İşte burada oturun, bu nimetlerden yeyip için, yalnız şu ağaca yaklaşmayınız ki. Benim selâm ve rahmetim sizin Çizerinize olsun», buyurdu ve kendini hamd ü sena etmek üzere:

«Hamd,Benim övgüm, azamet gömleğim, ululuk ridamdır. Yaratıkla­rın hepsi Benim kullanırıdır», buyurdu.

Melekler ve Cennet halkı Â d e m ‘ in bu izzetini görünce, Âdem ile Havva üzerine inciler saçtı ve onları selâmla­dılar. Allah Teâlâ da Âdem (Aleyhisseîâm)’e: «Bak, seni en güzel surette ve dimdik yarattım. Sana kendi indimde malûm olan ruhtan üfledim, melekleri secde ettirdim, secde etmedi­ği İçin İblis koğdum. Bütün üstünlükleri sende topladım. Havva ile senin için bu Cenneti iki bin yıl önce yarattım. Sen de nimetlerime şükret. Bana itaat ederseniz sonsuz ola­rak burada kalırsınız. Beni dinlemez ve verdiğiniz sözde dur­mazsanız sizi de Cennetten çıkarır ve ateşimle azâb ederim», buyurdu. Âdem (Aleyhisseîâm) de: «Yâ Rab, ahdini kabul ettim», dedi. Allah Teâlâ: «Bütün bu nimetler karşısında yal­nız bu ağaca yaklaşmayın. Bundan yerseniz zâlimlerden olur­sunuz», buyurdu.

Ebû’l-Leys’in rivayetine göre îbn Abbâs (R.A.) diyor ki: «tblîs, Âdem’in böylece Allah’dan izzet ve ik­ram bulduğunu görünce onu çekemedi ve onu Cennetten çı­karmağı düşündü. Yılan suretine girerek Cennetin kapusu önü­ne geldi ve ağlamağa başladı. Âdem ve Havva şeytanı bilemedikleri için yılana niçin ağladığını sordular. Yılan da: «İlerde sizin birbirinize hasret kalacağınıza ağlarım. Size acı* dığım İçin bâzı öğütlerde bulunmak isterim. Eğer Cennette

(20) El-Arâf: 189

ebedi kalmak İsterseniz bu ağaçtan yemelisiniz», dedi. Hav-v a hemen bu söze kandı fakat Âdem:

Hayır. Allah bizi bundan men’etti, dedi. Havva İsrar etti:

Yiyelim ne olur? dedi. Hz. Âdem:

Allah’ın hışmından korkarım, diyerek redde çalıştı. Havva diretti ve:

Allah’ın rahmeti çoktur, ne olur yiyelim? dedi. Ve ya­sak olan ağaçtan bir yemiş alarak yedi. Havva, Âdem’e tâbi olduğu için bir değişiklik olmadı ve Âdem’e:

Bak, yedim de bir şey olmadı, dedi ve bir yemiş daha alıp Âdem’e uzattı. Âdem de Havva’ nın İsrarına da­yananı ly arak yemişten yedi.

Saîd b. Müseyyeb anlatıyor: Âdem, bu ağaçtan yememek için Allah’a söz vermişti. Sonra aklı başında iken bu ağaçtan neden yedi? diye sorarsan, derim ki: Eşi Hav-v a’ nın çeşitli naz ve cilveleri karşısında aşk şarabı ile sar­hoş oldu ve ahdi unutarak yedi.

Beğavî’de M u h a m m e d b. Kays‘ın anlattığına göre; Allah Teâlâ, Âdem (Aleyhisselâm)’e:

Bu ağaçtan niçin yedin? diye sordu. Hz. Âdem:

Havva sebep oldu dedi. Allah Teâlâ, Havva’ ya:

Sen niçin yedin? diye sorunca, Havva:

Yılan beni aldattı, dedi.

Allah Teâlâ yılandan sorunca, yılan:

tblis söyletti, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Havva’ya:

Sen, ayda bir hayız göreceksin; îblîs’e:

Sen mel’ûn ol, bunları aldattın. O zamana kadar deve gibi ayaklan olan yılana da:

Senin ayaklarını kestim, sen yerde sürüneceksin. Âdem’e de:

Sen, şükredesin diye seni yarattım, halbuki sen nankörlük ettin, buyurdu.

Âdem:

— Ya Rab, beni eskisi gibi toprak et de azâb etme, dedi. Allah Teâlâ da:

— Hayır, seni toprak etmlyeceğim, çünkü Cennet ve Ce­hennemi senin çocuklarınla dolduracağım, buyurdu. Âdem biraz nefes aldı. Sonra Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i Seren-d i b dağına indererek on şey ile ibtilâ etti. Bunlar:

  1. — Cennet’den çıkarıp yere indirmek,
  2. — Mahcub etmek,
  3. — Rengini değiştirmek,
  4. — Civarından uzaklaştırmak,
  5. — Havva ile aralarını ayırıp ayrı yere indirmek,
  6. — Âdem ile İblis arasında yeniden husûmet baş­latmak,
  7. — Yasağı irtikâb etmek,
  8. — îblîs’i Âdem’in çocuklarına havale etmek,
  9. — A d e m’ in çocuklarına dünyayı zindan etmek,

10 — Âdem’i Cennet havasından mahrum etmek gibi hususlardır.

Ve H a v v a’ ya döndü: — Ne haldesin? diye sordu. Havva:

— Perişan kaldım, dedi. Allah Teâlâ:

— Seni de onbeş şey ile ibtilâ ettim, buyurdu. Bunlar:

  1. — Hayız,
  2. — Gebelik,
  3. — Çocuk doğurmak,
  4. — Din eksikliği,
  5. — İddet beklemek,
  6. — Akıl eksikliği,
  7. — Mîras eksikliği,
  8. — Erkeğin hükmünde olmak,
  9. — Boşama işi erkeğin elinde olup senin yetkinde olma-nak,

10 — Erkeğin izni olmadan bir yere gitmemek,

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*