share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Medine Savunması

0 yorum

Ömer Fahreddin Paşa (Türkkan), (1868 Rusçuk-1948 İstanbul) Mondros Mütarekesinden sonra teslim olmayıp Medine’yi 72 gün daha savunan Türk kumandanıdır. Medîne müdâfii Türk Kaplanı, Çöl Kaplanı, Medine Kahramanı adlarıyla anılır.

Osmanlı, fiilen yıkıldığı Mondros Ateşkes Antlaşması sırasında bile, Peygamberimiz (sav)’e ve O’nun beldesine hürmet ve bağlılığını, gücünün son anına kadar korumaktan çekinmemiştir. “Çöl Kaplanı” lakabıyla anılan Fahreddin Paşa’nın İngilizlere karşı giriştiği “Son Medine Savunması”, bunun en çarpıcı örneğidir.

Yıl 1914.. Emperyalist devletler başta Hicaz bölgesi olmak üzere yeraltı zenginliğini keşfettikleri toprakları ele geçirmek için büyük bir gayret içerisindedirler. Ancak bu arzularının gerçekleşmesi için Osmanlı’nın parçalanması hatta tarih sahnesinden silinmesi gerekiyordu. Bu amaçla Osmanlı Devleti çeşitli entrikalarla birinci dünya savaşı içerisine çekildi. Emperyalist güçler hedeflerine kolaylıkla ulaşabilmek için ortaya attıkları ırkçı fikirlerle müslümanlar arasına kin ve ayrılık tohumları ekiyor, Hicaz bölgesinde müslüman kılığında özel ajanlar görevlendiriyorlardı. Bu alanda çok büyük çaba sarfeden Ingiliz ajanı Lawrens, arapları çeşitli vaad ve hilelerle Osmanlıya karşı kışkırtmayı başarmış, neticede 1916 yılında Şerif Hüseyin isyanıyla Araplar, Osmanlıya karşı Ingilizlerle işbirliği yaparak Hicaz bölgesinin Osmanlı’nın elinden çıkmasına sebeb olmuşlardı.

İşte bu esnada Medine’yi savunma görevi Fahrettin Paşa’ya verilmiştir. Bu direniş haziran 1916’dan – temmuz 1919 tarihine kadar devam etmiştir, bütün yokluklara ve ihanetlere rağmen. Senelerce devam eden İngiliz ve Arap kuşatması altında açlığa, susuzluğa, aşırı sıcaklara, Arap askerlerin firarına, subaylarının ümitsizliğine karşı mücadele etmiş, askerlerine yiyecek sıkıntısı baş gösterdiğinde çekirge yemelerini emretmiş ama Peygamberimizin kabrini namahrem ellere terk etmeyi zul kabul etmiştir.

Fahrettin Paşa, bütün bu olumsuz şartlara rağmen,kendisine sürekli teslim olmayı teklif edenlere hem bir tarihi cevap hem de Hazreti Peygamber (sav)’e olan sonsuz sevgisini şu tarihi sözlerle ifade etmiştir. “Ey İnsanlar! Malumunuz olsun ki, yiğit ve kahraman askerlerim, bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücün desteği, Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son kurşununa, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya me’murdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Teala bizimle beraberdir! Şefaatçimiz O’nun Resulü, Peygamber Efendimiz (sav)’dir! Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlar; şan ve şerefle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte (savaşta) cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş, yiğit Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlatlarım! Gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber’in (sav) karşısında, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Ya Resulallah, biz seni bırakmayız!…

Ancak, savaşın genel gidişatı Osmanlı ve müttefiklerinin aleyhinde seyrediyor, Fahrettin Paşa ve askerlerinin içerisinde bulunduğu koşullar her gün biraz daha zorlaşıyordu. Bu durumun farkında olan Fahrettin Paşa maiyetindeki subay ve erleriyle birlikte bir sabah namazını Mescid-i Nebevi’de edâ ettikten sonra Peygamberimizin kabrine gelir ve mübarek huzurunda yemin eder, şeref sözü verir. “..Ya Rasulallah!. son neferimize varıncaya dek şehid olmadıkça senin mübarek bedenini düşman eline teslim etmeyeceğiz..”

Fahrettin Paşa Rasulullah’ın huzurunda verdiği bu sözü tutar ve Hicaz bölgesinin düşman eline geçmesine rağmen düşman Medine-i Münevvere’ye girmeye asla muvaffak olamaz. Erzak ve mühimmatı iyice azalan Fahrettin Paşa, mahiyetindeki bir avuç mehmetçikle emperyalist güçlere karşı öyle destanlar yazıyorduki, Ingiliz ajanı Lawrens dahi daha sonra kendisinden “Çöl Kaplanı” diye bahsedecektir. Fahrettin Paşa’nın amacı ne petrol ne de ganimettir. O sadece canından çok sevdiği Rasulullah’ı ve O’nu koynunda barındıran nurlu Medine şehrini düşmanın kirli çizmesine çiğnetmemek için mücadele ediyordu. O’nu en fazla düşündüren konu -Allah korusun- bir mağlubiyet halinde Rasulullah’ı nasıl bırakıp Medine’den geri çekilecekti. Sonra Rasulullah’ın huzuruna hangi yüzle çıkardı. Evet!.. Fahrettin Paşa’nın görevi gerçekten çok zordu.

Nihayet birinci dünya savaşı, Osmanlı ve müttefiklerinin yenilgisiyle sona erer ve Mondros Ataşkes Antlaşması imzalanır. Yirmibeş maddelik Mondros Mütarekesinin bir maddesi de Hicaz, Yemen, Suriye Irak, Trablus ve Bingazide kalan kuvvetlerin en yakın düşman birliklerine teslim olması hükmünü taşıyordu. Istanbul hükümeti bu madde hükmüne göre özel bir kurye göndererek Fahrettin Paşa’dan Medine şehrini tahliye etmesini ister. Fahrettin Paşa bu isteği reddederek şöyle der: “Ben Peygamberimin kabrini kimseye teslim edemem!” Hatta tarih kaynakları Istanbul hükumetinin emrini tebliğ için gelen subayı Fahrettin Paşanın bir odaya kapadığını ve bu bilginin Medine’de yayılmasını engellediğini yazar. Fahrettin Paşa uzun süre yazışmalarla İstanbul’u oyalar ve şehri teslim etmez.

Neticede Fahrettin Paşa’nın Medine’de kalması imkansız hale gelir. Çünkü O artık görevinden alınmıştır. Bunun üzerine, Paşa tekrar Rasulullah’ın huzuruna çıkar ve göz yaşları
içerisinde silahını Peygamberimize teslim ederek halini arzeder, vedalaşır…

İngilizler teslim aldıkları Fahreddîn Paşayı Malta’ya sürdüler. 1921’de esâretten kurtulan Fahreddîn Paşa, Başkomutanlık Meydan Muhârebesi(Sakarya savaşı)’a 12. Fırka Komutanı olarak katıldı. 1922’de TBMM hükûmeti tarafından Kâbil elçiliğine tâyin edildi. 1926’ya kadar bu görevde kaldı.1948’de İstanbul’da vefât eden Fahreddîn Paşa Rumelihisarı Kabristanlığına defnedildi.

Medine Müdaafası sırasında görevli Mülazim İdris Sabih Bey’in Efendimiz’in kabrini korumak için verilen bu şanlı mücadelenin en sıkıntılı günlerinden birinde Fahreddin Paşa’ya ithafen yazıp Peygamberimiz’e hitap ettiği şu şiir Peygamber aşığı o neslin ruh dünyasını ve imanını ne güzel bir şekildeortakoymaktadır:

Dünya ve ahiret Efendimizsin

Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle

Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi

Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkıçün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir canânı veremez Türkler
Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
Ölsekderavzanı ruhumuz bekler

Bu gün genç nesillerimizin acaba ne kadarı bu Peygamber aşığı Paşa’dan haberdar. Fahrettin Paşa gibi seçkin şahsiyetlerin yeni yetişen nesillerimiz tarafından tanınması ve unutulmaması için ciddi gayretler sergilememiz gerektiği düşüncesindeyiz. Fahrettin Paşa ve isimsiz kahramanların ruhu şad olsun.

savaştan bir dipnot:
Fahreddin Paşa’nın istihbarat subaylığını yapan Yedek Subay Naci Kâşif Bey -merhum- hatıralarında der ki: “Seferi Kuvvetler Karargâh Müfrezesinde hazırlanan “çekirge tavası” evvela Kumandan Paşa’ya takdim edilmişti. Herkes birbirine bakıyor. Ne yapacağız? Nasıl yiyeceğiz? Diye birbirlerine göz işareti yapıyorlardı. Bununla beraber Paşa, sofra arkadaşlarına örnek olmak istiyordu. Fakat dikkat ettim; yüzündeki beşarete, gözlerindeki tebessüme rağmen, çekirge kızartması boğazından pek güçlükle geçiyordu. Sıra bana gelinceye kadar tabakta bir şey kalmamasına çok dua ettim. Amma kabul olunmadı. Esasen çekirgenin latif etlerinden yememek kabil değildi. Çünkü Paşa, her zabitin tabağına kontrol edercesine bakıyor, azalmış ise doldurtuyordu. Bazı noksan kalanlara da kendi tabağından ayırmak istiyordu. Bununla çekirgeyi ne kadar lezzetli bulduğunu itiraf etmiş oluyordu…

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*