share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

SEN YAR OLMASANDA YARDIR SANA SEVDİĞİN

0 yorum

Her dideden gören o, her yüzden görünen o
Ey göz anı görmesen de görür seni sevdiğin
Sanma ansız bir dem var, her demdir o sana yâr
Sen yâr olmasan dahi yârdı sana sevdiğin
(Hulusi Efendi)

Rabbül Âlemin insanoğlunu çok sevdiği için,  yaratmış olduğu bütün mahlûkat arasında en büyük payeyi ona vermiştir. Kendisine dost olma fırsatını, kendisini bilme, tanıma ve sevme fırsatını bahşetmiştir.

Bir kere tefekkür edelim; insanın her yaptığı şey Allah[c.c] için önemli olmalı ki sabah uyandığımız andan, tekrar uyuyuncaya kadar her hareket ve fiiliyatımızın Hakk katında bir adı ve anlamı vardır. Yaptığımız hareket ve fiiliyat, ya farzdır ya sünnet; ya edeptir ya malayani; ya helaldir ya haram ya da mekruh.

Kalp denilen bütün âlemi içine alabilecek muazzam bir aşk merkezini yaratmış. Binlerce kez küçültüp vücut ülkesine yerleştirmiştir ki dünyadayken ayrılığa onunla sabretsin, onunla ilahi füyüzatları algılasın ve Rabb’iyle buluşsun.

Allah[c.c],çok değer verdiği İnsanoğlu için koruyucu melekler yaratmıştır ki; sağında, solunda, önünde, arkasında onu korusun ve gözetsin. Değerli olmasaydı insan, yazar mıydı her hayır ve hasenatını Kiramen Kâtibin melekleri?

İlâhi bir nazarla takip edilir insan her an. Rabbül Âlemin Semi’dir, duyar. Basar’dır, işitir. İnsanoğlunun dünya hayatını muazzam bir tertiple düzenleyen Hakk Teâlâ, ahiret hayatı için de muazzam bir tertip yaratmıştır. Dar-ı dünyadaki her anını hesap edip dar-ı bekada ona göre muamele edeceğini bildirmiştir.

Bu noktada, işin merkezinde olan insanın bu ilâhi nizamın farkında olmasına ‘ihsan hâli’denir. Biz O’nu[c.c] görmesek de Allah’ın[c.c] bizi görüp gözettiğini bilmek ve bu bilinçle O’nun[c.c] rızası istikametinde yürümek, ‘ihsan’ mertebesine nâiliyetin alametidir. Peygamberler ve Allah[c.c] dostları hep bahsedilen bu hâl üzeredir.

Dünya hayatında ilâhi bir gözün devamlı bizi takip ettiğinin farkında olsak, şu an yapmış olduğumuz pek çok şeyden vazgeçerdik. İşte tasavvuf; insanın kalbini devreye sokarak bu ilahi nizamın farkında olmasını sağlayan bir mekteptir. Bu mektebe talebe olan insan, ihlası, muhabbeti, teslimiyeti tahsil eder. Peygamberinin ve Mürşidinin edebiyle edeplenir. Böylelikle Rabb’ini bilme yolunda bir çabaya girer. Rabb’inin kendisi için düzenlemiş olduğu sistemin merkezine yerleşir, seyr-i sülûkederek Rabb’ini bulmaya, bu ilâhi sistemi çözmeye koyulur.

Peygamber Efendimiz[s.a.v] bir Hadis-i Kutside “Rabb’imiz:’’ “Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, konuşan dili,  işiten kulağı olurum.[Tezkiretul Huffaz 1/3, Buhari 1.cilt]”buyurmaktadır.

Rabbül Âlemin, görme ve işitme sıfatlarından insanoğluna vermiştir. Gözümüzün görme oranını düşündüğümüz zaman, minicik yapısı karşısında bu oranın büyüklüğü bizi hayrete düşürür. Allah[c.c], bütün insanlara vermiş olduğu görme ve işitme özelliğinin kat kat fazlasını, manevi bir görme şeklinde (kalp gözü) , görevlendirmiş olduğu Peygamberlerine ve Allah[c.c] dostlarına vermiştir. Yukarıdaki Hadis-i Şerifin beyanınca da Rabb Teâlâ’nın yeryüzündeki gören gözü, işiten kulağı olan peygamber ve Allah[c.c]dostları aracılığıyla da insanlığı görüp gözettirir.

 Ayrıca; ihsan makamında bulunmak edepler hususunda çok dikkatli olmayı da beraberinde getirir.

İslam tarihimiz bu konuya şahitlik edebilecek binlerce canlı örnekle doludur. 

Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri, üstadı Üftade Hazretleri’nin hizmetinde talebe iken, arkadaşları arasında, üstadının yanında ayrı bir yeri vardı. Üftade Hazretleri, talebeleri arasında en çok onunla ilgilenir, birçok iltifatlar eder ve onun yetişmesine ayrı bir ihtimam gösterirdi. Bir gün Üftade Hazretleri, talebelerini imtihan etmek istedi. Hepsini huzuruna çağırarak ellerine birer bıçak ve birer de tavuk verip “Bunu gidip kimsenin görmediği yerde kesip geleceksiniz. Tek şartım, keserken hiç kimsenin sizi görmemesi ve yalnız olmanızdır. Kim daha çabuk gelirse, benim en çok takdirimi o talebem kazanmış olur.”buyurdular. Bıçakla tavuğu alan talebeler süratle yayıldılar ve kendilerine göre gizli birer yer bularak, tavukları kesip getirdiler. Fakat Hüdai Hazretleri hayli zaman olmasına rağmen ortalıkta görünmüyordu. Bir zaman sonra elinde canlı tavuk olduğu halde çıkıp geldi. Tavuğu kesip gelenler ona gülmeye başladılar“Bir tavuğu kesmeyi becerememiş!” diyorlardı. Üftade Hazretleri sordu:“Herkes verdiğim tavuğu kesip geldiği halde, sen neden kesmedin? Hepimiz seni bekliyoruz, bu zamana kadar nerede kaldın?” Hüdai Hazretleri şöyle cevap verdi:“Hocam, sizi beklettiğim için ayrıca özür diliyorum. Lakin ben nereye gittiysem, beni kimsenin göremeyeceği bir yer bulamadım. En kapalı bir yer dahi bulsam, iyi biliyorum ki, Allah[c.c] beni mutlaka görüyordu. Böylece oradan oraya oradan oraya koştum. Sizin emrinizi yerine getiremeden geri döndüm.” dedi. Tabi bu hadiseden sonra diğer talebeler, hocalarının neden onu çok sevdiğini ve onunla daha fazla ilgilendiğini anladılar.

Ebû Muhammed Harirî[k.s] buyurur:

– Yirmi senedir ayağımı uzatıp oturmadım. Dedim ki Rabbime karşı edebli olmak, benim için daha evladır.

Başka bir örnek ise bir peygamber âşığı olan şairimiz, Nâbî’nin bir hac yolculuğu sırasında yaşadığı şu olaydır:

İçinde devlet ileri gelenlerinin de bulunduğu bir kafile ile hac yolculuğuna çıkar. Yolculuk boyunca bir an bile asıl maksadını unutmaz. Aşkla, muhabbetle dolu olan kalbi heyecandan yerinde duramaz ve gözlerine uyku girmez.

Bir gece yarısı kafile Peygamber[s.a.v] şehri Medine-i Münevvere’ye yaklaştı. Kafilede bulunan devlet erkânından bir paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Resûl-i Kibriyâ’nın[s.a.v] beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu manzara Nâbî’yi derinden yaraladı. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:

Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,
Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.

Açıklaması şöyledir: Edebi terk etmekten sakın! Zira burası Allahu Teâlâ’nın Habibi’nin[s.a.v] beldesidir. Burası, Hakk Teâlâ’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa’nın[s.a.v] makamıdır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.
Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî’ye dönerek:
– Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nâbî:
– Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:
– Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti. Nâbî sustu, yola devam ettiler. Kafile, sabah ezanına yakın. Resûlullah’ın[s.a.v] mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî’nin: “Sakın terk-i edepden…” beytiyle başlayan natını okuyorlar. Nâbî ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî, heyecanla:
– Allah[c.c] adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:

– Resûl-i Kibriya [s.a.v] Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın!” buyurdu. Biz de Efendimizin[s.a.v] emirlerini yerine getirdik, dedi. Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Gözyaşları içinde müezzine tekrar:
– O iki cihanın Efendisi[s.a.v], gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu.

 Müezzin:
– Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.

Yaşanan tüm bu olaylar göstermektedir ki. Muhabbet ihsanı, ihsan ise edepli olmayı beraberinde getirmektedir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*