share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

TEFEKKÜR BÜTÜN HAYIRLARIN ANAHTARIDIR.

0 yorum

Varlığını bilmem ne hacet, küre-i alem ile,
 Yeter isbatına, halkettiği bir zerre bile.”  Şinasi

İnsan ve kâinat ayrı birer alemdir. Kâinat “alem-i ekber” yani büyük alem, insan ise, “alem-i asgar” yani, kâinatın özeti ve küçültülmüş halidir. İkisinde de aynı kanunlar cereyan etmektedir. Allah-u Teala(cc) insanoğlunun kainatın ahlakıyla ahlaklanmasını istemiştir. Bu sebepten yarattıklarının her birine bir sır gizlemiştir ve bu sırrı akledip tefekkür edenlerin kalbine bahşetmiştir. Kainata baktığımızda küçük bir taşından galaksilere kadar her şey Allah’ın koyduğu kurallara göre belli bir nizam içinde akıp gitmektedir. İnsan Allah’ın koyduğu kurallara aynen evrendeki bir taş gibi ya da galakside ki herhangi bir yıldızın Allah’a olan itaati gibi itaat ettiği zaman kulluğun şuuruna erişmiş olur.

Önemli olan varlığın kendilerini değil, onların bizlere aksettirdikleri manalarıdır. Bakmayı bildiğimiz zaman, her şey bir ibret levhası, hakikat habercisi haline gelir. Çoğu insan bu bakışa sahip olmadığından sahte bir benliğin esiri olarak, bir kaşık suya o koca dünyasını hapseder ve ömrünü faydasız tüketir. Öyleyse varlığın sırrı, bu bakışlarımızda ve niyetlerimizde gizlidir.

Herhangi bir mesele hakkında derin düşünmek ve zihin yormak anlamına gelen tefekkür aynı zamanda bir ibadet biçimidir. Tefekkürün ibadet sayılabilmesinin ana şartı vahyi ve vahyin sahibini bir an olsun akıldan çıkarmamaktır. Tefekkürü batı düşüncesinden ayıran en önemli nokta tam olarak da burasıdır. Batı düşüncesinin bir yerden kaynaklanıp bir yere ulaşması gerekli değildir. Batıda düşüncenin kendisi başlı başına ve bağımsız bir eylemdir.  Tefekkür ise Rabbimiz’den başlar ve bizi muhakkak Rabbimize ulaştırır. Muhammed Ensarî; “Bil ki tefekkür, istenileni idrak etmek için basirete  dokunulmasıdır.” demektedir. Dolayısıyla tefekkür en değerli ibadet ve Cenab-ı Hakk’a yaklaştırıcı bir vasıta olarak kabul edilmektedir.

 İki kişi Hz. Aişe (r.a.)’yi ziyaret etmişler. Onlardan biri, “Hz. Muhammed (s.a.s.)’de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” deyince, Hz. Aişe (r.a.) şöyle demiştir: “Rasulüllah (s.a.s.) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilal (r.a.): “Ya Rasulellah (s.a.s.)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?” deyince, o: “Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır.” dedi ve ayeti okudu: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri arkasına gelişinde aklı başında olan kimseler için gerçekten açık ibretler vardır.” (Âl-i İmran, 190.) Bir sonraki ayet; “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (tefekkür ederler) ve Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz (derler).” (Âl-i İmrân, 191.)

 Ondan sonra Rasulüllah (s.a.s.): “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun.” dedi.

 Imam Gazâlî’(ks)ye göre insan şu dört hususta tefekküre dalmalıdır. 1- Taatlar, 2- Günahlar, 3- Helak edici sıfatlar, 4- Kurtarıcı sıfatlar.
1- Günahlar; insan, azalarını her gün teftiş etmelidir. Diline bakarak, yalan, gıybet, alay, nefsini tezkiye, tartışma, mizah, malayânî gibi konularda her hangi bir şey yapıp yapmadığı hususunda tefekküre dalmalı, şayet böyle bir şey vuku buldu ise hemen telafi yoluna gitmelidir. Sonra kulağını düşünecektir. Kulak verdiği şeyler gıybet, yalan, lehv ve bid’at mıdır değil midir? Sonra karnını düşünecektir. Yediklerini helâlinden mi yiyip içtiğini, helâlinden de olsa çok mu yoksa az mı yediğini tefekkür etmelidir. Onun bildirdiği azapları düşünmek, Ondan korkmaya, kötülük etmemeye, günahtan kaçmaya sebep olur.

 
2. Taatlar; insan evvela farz ibadetlerini tefekkür etmelidir. Onları zamanında eda
edip etmediği veya eksiksiz yerine getirip getirmediği hususunda düşünecektir. Sonra azalarına yönelecek ve gözüyle kainata bakacaktır. Peygamber Efendimiz(sav)in, Kur’an-ı Kerim’de yer alan peygamberlerin, sahabelerin, büyük zatların hayatlarıyla kendi hayatını mukayese etmeli. Onların hayatlarını bir hikaye gibi görmeyip ibret nazarıyla bakmalı ve kendi hayatında güncellemeli. Zira Allah’u Teala bakıp ibret alalım diye, hayatımızda örnek teşkil etsin diye büyükleri bize rehber kılmıştır. İnsan bu yönde bir tefekkür edip onları kendi hayatına ayna olarak koyduğunda eksiklerini ve kusurlarını görüp manen tedavi olacaktır.

 3- Merkezi Kalp Olan Helâk edici Sıfatlar Hakkında Tefekkür; Şehvet, öfke, cimrilik böbürlenme, kendini beğenme, riya, hased, su-i zan, gaflet, gurur ve diğer kötü sıfatlar.İnsan kalbinde bu kötü sıfatları araştıracaktır. Bu kötü hallerin kalbinde oluşma sebebini, ortaya çıktığı andaki hal ve hareketlerini gözlemleyip kendi içine adeta bir yolculuk yapmalı, kendi benliğiyle tanışmalı ve önlemler almalıdır.

 4- Kurtarıcılar Üzerinde Tefekkür; Tevbe, günahlar üzerinde pişmanlık duymak, belalara sabır, ni’metlere karşı şükür, korku, ümid, dünyada zahid olmak, taatlarda doğruluk ve ihlas, Allah’a muhabbet ve tazim, fiillerine rıza göstermek, ona karşı iştiyaklı olmak, huşu’, tevazu’ üzerinde tefekkürdür. Zenginlerden biri çekirdeği alıp toprağa gömdükten sonra düşünür ve kendi kendine der ki: “ Ben küçük bir hareketle bir çekirdeği toprağa gömdüm. Yaptığım iş gayet basit. Fakat bu küçük harekete karşılık Allah(cc) bana kocaman bir ağaç verecek. “ işte İslam’a uygun hareketlerimizin karşılığı böylesine büyük mükafatlardır.

 Yaradılış gayemizdeki ve yaradılandaki bazı hikmetleri söze dökecek olursak;varlıkta Allah(cc)’tan başka her ne varsa onun Allah(cc)’ın fiili ve mahluku olduğunu düşünmek ve yarattığı her şeyin bir sebebe mebni olduğunun hikmetini kavramaya çalışmaktır. Allah-u Teala kainatı insanın hizmetine sunmuştur. Ama sadece bu sebeple yaratmamıştır. Yaradılışında elbette bir sürü hikmetler vardır. Mesela hiçbir insan bir diğerinin aynı değildir. Gerek dış yapısında gerekse iç organlarının ölçüsünde bunu görmek mümkün. İnsanların nasıl ağzı, burnu, kulağı farklılık gösteriyorsa, mideleri de öyle. Hatta daha da fazla ayrılıklar gösterir. Mide sindirim için enzim çıkarır. 5000 insanın çıkardığı enzim tedkik edildiğinde hepsinin farklı miktarda olduğu anlaşılmıştır. Yani 5000 çeşit enzimle karşılaşılmıştır. Mide asidi miktarı bakımından da aynı değişiklikler vardır. İnsanların kalplerinin de değişik planlarda olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca tiroid, paratiroid, böbrek üstü guddeleri, cinsi guddeler, hipofiz guddeleri gibi guddelerin de kana verdikleri hormonlar farklıdır. Bundan dolayı da her insan başka başkadır. Ey insan! Senin kalbini ve hücrelerini çok iyi bilen bir Halik var ki diğer insanlardan seni farklı yaratmış. Bu durum ise seni daima kontrol altında tuttuğunu gösterir. Fakat yemek, eğlenmek cinsi arzu gibi isteklerinin dizginini nefsinin eline vermiştir. Bir de sana cüz’i irade vermiştir. Ta ki nefsinle mücadele edip kamil insan olasın.

 Suçlu insanları parmak izi ile bulmak mümkündür. Parmak uçlarındaki işaretler birbirine benzemez. Parmak ucu çizgilerinin birbirine benzememesi için, bir parmağın çizgilerini tanzim edenin, parmak izlerinin bütününden haberdar olması gerekir. Senin parmaklarının ucundaki izlerle meşgul olan, elbette ki ellerinin helale mi harama mı uzandığını gayet iyi bilmektedir.  

Şöyle bir düşünecek olursak Allah’u Teala yarattığı bütün insanların parmak izlerini bu kadar farklı yaratırken, kainatta birbirinden farklı sayısız alem yaratırken neden insanları ve hayvanları yada kainattaki diğer sistemleri birbibirine bu kadar benzer yaratmıştır. Yarattığı her şeyi birbirinden farklı yaratmaya muktedir Allah’u Teala bize bir şey göstermeye çalışmıyor mu? Meyvanın koparılması insanın ölümünü hatırlatmıyor mu? Meyvanın ölümü çekirdeğin de ölümü sayılmaz mı? Lakin her şeyde olduğu gibi ölüm şekil değiştirmekten başka bir hal değildir.  

İnsan vücudunda 5 litre kan vardır. Fakat insanın yüzde atmışı sudur. Bu su deniz suyu özelliği göstermektedir. Bir bakıma insan vücudunda bulunan hücreler balık gibi su içinde bulunmaktadır. Hayat sudan halk oldu su ile devam etmektedir. Şayet 100 kiloluk yetişkin bir insanı limon gibi sıkmak mümkün olsaydı 70 kilogram su çıkardı. Denizin insan vücuduna oranı, balıkların hücrelere oranına eşit gibidir. Karıncadaki gözle fildeki göz nasıl aynı vazifeyi yapıyorsa, insandaki su ile okyanuslardaki su aynı vazifeyi yapmaktadır. Demek ki  insan okyanusların küçük bir modelidir. Şair : “ Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.”  

Hz. Adem(as)’ın çocuklarından Kabil Habil’i öldürdüğü zaman kardeşini nasıl gömmesi gerektiğini Allah’u Teala O’na bir kuş yardımıyla öğretiyor. İsteseydi ona bu bilgiyi ilham edebilirdi. Taa o zamanlardan Allah bize tefekkür yolunu gösteriyor. Anlıyoruz ki kainatın her zerresi okuyup öğrenmemiz gereken bir kitap. Yeter ki rahmet nazarıyla bakıp Rabbül Alemin’in yazdığı o satırları görebilelim.

 Bazı yerlere çamur bazı yerlere kurbağa yağar. çok seyrek rastlanan bu hadiseye herkes kendine göre bir şeyler söyler. Bu arada taş yağmadığına şükredenler de vardır amma insanlar öyle günahlara alışır ve bu sebepten cemiyet hayatı bozulur ki gökten taş yağsa bunun yanında hafif kalır.

 Sıhhatli oluşuna şükretmeyenler, hatta sıhhatli oluşundan dolayı günaha koşanlar da olabilir.fakat bir ilacı eline alan : “ Portakal da bir ilaçtır!” diyebilir. Nasıl ki ilaçlar bir ambalaj içine yerleştirilmişse cevizin kabuğu da bir ambalaj değil mi? Aynı zamanda bütün hayvani gıdalar birer ilaçtır. Demek ki yeryüzü aynı zamanda bir eczahanedir. Buradaki sır başka bir şekilde kendini gösteriyor. Bütün eczacıları toplasak, yeryüzündeki ilaçlar kadar ilaç yapınız desek hepsi aczini belirtecek: “ Mümkün değildir.” Cevabını verecektir. Bütün ressamları toplayıp, yeryüzündeki renkler kadar boya yapın dense, onlar da aynı şeyi söyleyip çekilecektir.acaba ıtriyatçılar mevcut kokular kadar koku yapabilecek mi? ..

 Varlıklar sadece yaratılmakla kalmamış onlara bir de nizam verilmiş. Her şey birbirine eklenmiş. Birinin sonu diğerinin başlangıcı şeklinde tanzim edilmiş. Mesela elinize aldığınız kaysı çekirdeğini yeseniz  gıda olur. Kırıp atsanız gübre haline gelir. Yaksanız ısı ışık olacak, kalan kısmı da yine gübre şeklinde toprağa karışacaktır. Bunların hiç birini yapmayıp da çekirdeği toprağa dikseniz, müsait şartlar içinde birkaç senede gelişip kaysı ağacı şeklinde kendini gösterecektir. Siz daha başka haller bulmaya çalışınız. Çekirdeği faydasız hale getirebilecek misiniz? Şu çekirdek misalinden anlıyoruz ki, yaratıkların hepsi her hallerinde faydalıdır.  Buradan alacağımız dersle faydasız işlerden kaçınmamız gerekir.

 Hemen şunu da belirtelim ki,  her varlık da çekirdek gibi yapısındaki ayna ile Allah’ın sanatını göstermektedir. Bu aynayı görmek, aynada Allah’ın sanatını seyretmek insana düşmektedir. İnsan da bir varlık olarak kalbinde barındırdığı aynayı insanlara göstermeli oradan Allah’ın ona bahşettiği güzellikleri yansıtmalıdır.

 Sığırların yuvarlak kemikleri içinde İLİK var ya.. İşte kanı yapan bu iliktir. Yani tabiplerin laborantların yapamadığını yapan kemik.. Allah en zor şeyleri getirmiş en basit görünüşteki varlıklara yüklemiş. Beyin boz bir maddeden ibaret fakat yaptıkları dillere destan! İlik de öyle: Kemik boşluğunda kırmızımtırak fakat kurşun renkli bir görünüşün içindedir. Alçak gönüllü olup büyük işler başaran insanlara benzemektedir.

 Ormandaki ağaçlar dava adamının halini güzel bir şekilde dile getiriyor. Yazın sıcak günlerde hepsi birbirinin dibine gölge edip köklerin kurumasına mani oluyor. Şiddetli rüzgar estiği anlarda birbirlerine dayanıp bir teki kırılmıyor. Şayet ormanı sel suları basarsa, her bir ağaç gelen suları kendi payına düştüğü kadar bölüyor. Bölünen sular gücünü kaybediyor, hiçbir ağacı yerinden sökemiyor. Böylece ormandaki ağaçlar kendilerini bir çok felaketlerden korurken, kırda tek başına kalmış bir ağaç, zor durumlara düşmekte, hatta kısa bir zaman sonra yapraklarını döküp odun şeklini almaktadır. Odun şeklini alan ağaçlardan bazıları ya yakılarak ormanın tutuşturulmasına veya baltaya sap yapılarak ormanın kesilmesine yardım edip, her davanın en büyük düşmanı yine kendi içinden çıktığını göstermektedir. Bunun için münafık kafirden daha fazla suçludur! Devir birlik beraberlik, cemaat devridir. Ferdin tek başına başarı sağlayacağı bir devir değildir. Zaten sular da damla damla toplanmıyor mu? yağmur damlalarından meydana gelen seller gösteriyor ki hizmetin azına çoğuna bakılmaz. Hizmet damlaları cemiyetin üzerine rahmet gibi inerken onlardan büyük işler başaracak çaylar meydana gelir.

 Güneş bir bakıma lamba bir bakıma mürşiddir. Güneş etrafındaki gezegenleri hesaba kattığımızda bu gezegenler birer sadık mürid hüviyetindedir. Güneş sadece bunlara sahip çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda aydınlatıyor ve onların yolunu çiziyor. İşte mürşidin de temel vazifesi budur. Güneş yanar, başkası aydınlanır. İslamiyeti bilip anlatıp da Müslümanca hareketlerde bulunmayan kimselere şöyle derler: “ O şahıs, kendisi yanıyor, başkalarını aydınlatıyor.” Bir başka açıdan meseleyi ele alırsak davanın ateşinde yanmayan dava adamı, başkalarını tutuşturup, onların günahlarını tövbe ateşinde yakamaz.

 Kainatın hakimi bize kendisini eserleriyle tanıtmaktadır.İnsan kendinde bulunan madde ve mana âlemleriyle kainattaki âlemlere küçük bir misaldir. Evet, insanın bedeni maddeten küçük bir cüz ve cüz’î gibi görünse de, ruh ve kalbinin ihtiva ettiği manevî latifeler ve duygular itibariyle kainattan büyüktür. Zira kainatta olan her şeyin numunesi insanda mevcut olduğu halde, insanda olan akıl ve duygular kainatta yoktur. Nitekim Hazret-i Ali (ra.) : “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın. Ama en büyük alem sende gizlidir.”  buyurmuştur.

 “İnsan küçük bir âlemdir. Âlemin küçültülmüş bir misalidir.
Kainatta ne varsa, Allah insanın hakikatine onu öz olarak yerleştirmiştir.
Âdeta âlemde ne varsa, insanda nümunesi vardır

 Kainat küçültülse insan, insan büyültülse bir kainat olur…”

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*