Hikemi Ataiyye 3. Bölüm

36- “Cennet ve mertebeleri pek çoktur. Fakat Cennet, Allâh’ı görmekler mümkün olur. Allâh’ın seni sevmesi, kâlbini istilâ etmesi ve her şeyi onunla görmen, Cennettir.” Cennet, O’nsuz Cehennemdir. Cehennem, O’nunla Cennnettir. Bir azap duydun canın yandı. Bu azâbı Allâh ile görürden tatlıdır. Şu hâlde asıl azâp ve Cehennem, Allâh’dan ayrılık ve O’ndan uzaklıktır. Senin gözünün, gönlünün Allâh’a bağlılığı cemâl’dir. Dünyada iken Allâh’a bağlılık ne kadar kuvvetli olursa, âhirette O’nun cemâlini görme, o kadar kuvvetli olur.

Ey kul, her şeyi Allâh için yap. Her şeyde Allâh’ı gör ve Allâh’ı kendine zevk edin.

37-“Gerçek hüzün, senin her üzüntünde Allâh’ı göremeyip hatırlamamandır. Eğer her gamda Allâh’ı görebilseydin hüzün diye bir şey olmazdı.”

Peygamberimiz (s.a.v.) “-Hüzün benim ayrılmayan dostumdur.” demekle, her hüzünde Allâh’ı gördüğünü belirtiyor.

Allâhu Teâlâ der ki: “Yâ Dâvûd, benimle ferâhlan, beni anmakla zevk duy.”

Böyle olunca kalp nûrlanır, mârifet gelir ve her şey ayân olur.

Buna dayanarak, dâima yaratılanı yaratanla görmeli. Yaratılanı görmekle yaratanı unutmamalı. İnsanlar, Allâh’ın tecelliyatının sahnesidir. Tıpkı sinema ve Karagöz perdesi gibidirler. Perde insan makine ve filimler de Allâh’ın celâl ve cemâlinin tecellisi gibidir.

38- “Allâh’ın senin üzerine olan nimetlerinin tamamı kifâf-ı rızık (az bir rızıkla yetinmek) tır. Fazlası seni azdırır.

Kifâf-ı rızık, seni fenâliklarda alıkoyar. Peygamber (s.av.) Efendimiz bir hadisinde: “Allâh’ım, Al-i Muhammed’e kifâf (kâfi) miktarı rızık ver.”

Yine bir başka hadisde: “-Rızkın hayırlısı kifâf miktarı, hayırlı zikir de hafî olandır.” buyurmuşlardır.

Bir Ayet-i kerimede Allâh (C.C.) şöyle buyuruyor: “İnsan kısmı tuhaftır. Kendisinde bir varlık zuhûr ettiği vakit, varlığın nereden geldiğini bilmez. Ben’im; gayrime nisbet der.”

39- “Ey âşık, senin hoşlandığın bir şeyin az olması, sende mahsunluk doğurur.”

Hikâye: -Padişahın birine misilsiz cevherden bir bardak vermişler. Padişah, bu bardağı kalbine pek raptedmiş ve pek sevinmişti.

Vezirine sordu; “-Bu bardağı nasıl buldun?”

Vezir: “-Bu bardağı musibet ve fakirlik timsali görüyorum. Bu seni sevindirmekten ziyade üzer. Çünkü kırılırsa üzülürsün, çalınırsa fakir olursun.” diyerek bu gerçeğe işaret etti.

40- “Seni her şey bidayette avlar. Fakat sonunda ya sen, ya o ölür. Binâenaleyh ona fazla bağlanma, bâtına bağlan. Zâhirperest olma. Zirâ, zâhir fânidir.”

Anlaşılıyor ki, herşeyin zâhiri, insanı aldatıyor, senin için zararlı oluyor. Bâtın ise, sakın bana bağlanma der. Dâima Allâh’ı gösterir. Câhil zâhire, âlim bâtına bakar. Mesala göz oyunun hakikatını bilenler, bâtın (gizli) olan meddâhın san’ant yönünden üstünlüğüne hayran olurlar. Anlamayan diğer seyirciler zâhirden yâni perdede görünenden zevk alırlar.

41- “Ey ârif, insanların senden yüz çevirmeleri ve seni zemmetmeleri eğer seni üzüyorsa, Allâh’ın senin hakkındaki ilmine bak. Allâh seni sevdi ise, halkın sana ezâ etmesi bir kıymet ifade etmez. Yeterki Mevlâ senden râzı olsun. Mahzûn olma, üzülme. Allâh’ın seni sevmesi ve kendi yolunda kullanması işe yarar.”

Halkın sana hürmet etmesinden hoşlanmandan Allâh hoşlanmaz. Halkın hoşlanmasından sakın. Halkın seni meth etmesine sevinme, zem etmesine üzülme. Ancak Allâh’dan hoşlanmalısın. Evlâdın, malın ve herşeyin senin için fitnedir. Ancak Allâh’ı seveceksin.

Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Bir suya attığın vakit, su nasıl açılırsa Allâh’ın nûru bir mü’minin kalbine indiği vakit, onun kalbi de öyle açılır, genişler. Hoş ve lâtif bir sahra olur.”

Bunun üzerine ashâb: “-Ey Allâh’ın elçisi, eğer tabiatın ve şehvetin uğursuzluğu ile o mü’m,nde kalbin açıklığını görecek olan göz, perdeli veya tozlu olursa; o mü’min, kalbinde bir genişlik ve açıklık peyda olduğunu nasıl bilir?”

Peygamber (s.av.) Efendimiz: “İmân edenin kâlbi bütün dünya ehli, dünya malı, mülkü ve lezzetinden soğur. Bunlardan hiçbir zevk almaz. Dünya dostlarından ve kendi ahpablarından sebepsiz ve kendi yabancılık duymaya başlar. O imân eden, bu nûrun indiğini işte bunlarla bilir.” buyurdu.

Allâh, mahlûkları ile sana ezâ ettiriyor. Bunu onlardan yüz çevirmen için yapıyor. Böyle yapınca, sen olardan soğuyorsun. Allâh, kendine döndürmek, seni her şeyden koparmak için böyle yapıyor.

42- “İnsanların seni zemmetmelerinden kızıp onlar tarafından sevilmeni istemen; Allâh’ın sana verdiği ilme, seni sevmesine ve Allâh’a karşı şirktir.”

Sen Allâh’ın bilgisine kanaat edip, Allâh’ı seveceksin. Başkalarının seni zemmetmesi ve seni kızdırmasına mütessir olma. Seni methedenlerden hoşlanma. Çünkü ancak hoşlanılacak olan Allâh ve Allâh’dan gelenlerdir.

43- “Tevâzû, kibirli olmamak, kendini yok bilmektir. Binâenaleyh Allâh’la bir olmak lâzım. Allâh’la bir olan kendi aczini bilir ve unutmaz..”

Bir kimsenin büyüklere hürmetli, küçüklere şefkâtli olduğunu ve kendisinin tevâzu ettiğini biliyor olması kibirdir. Yani bir kimsenin kendi yaptığını hatırlayıp, bilmesi kibirdir. Tevâzu yapıyorum demek kibirdir. Çünkü bu bir varlıktır. Varlık ise kibirdir, kibirden gelir.

Tevâzu şudur ki: Hakikat itibariyle bir varlık görmeyip, her şeyi Allâh’dan bilmek, herkese hürmet etmek ve bunu bilmemektir.

Tevâzu demek, nefsini alçaltmak demektir. Binâenaleyh nefsini hiç görüp Allâh’ı bilmek ve Allâh’ı görmek kendinin ancak kul olduğunu düşünmek lâzımdır.

44- “Asıl tevâzu, Hakk’ın azameti karşısında aczini bilmektir.”

Allâh’ın ganî oluşu karşısında, kendinin fakir olduğunu anlar ve Allâh’ın bütün vasıfları karşısında, kendi aczini görmekle, kendi vasıflarında kurtulup tevâzuya geçebilirsin.

45- “Mü’min, Allâh’ı metheder. Fakat bu methini Allâh’dan bir şey istemek için değil, Allâh’ı sevdiği için yapar. Allâh’ı Allâh ile sever ve senâ eder.”

Şeyh-i Şibli der ki:”-Kim ki Hak’tan gayriyi görürse, onun kıymeti yoktur.”

Cennet için ibâdet eden Cennetin kuludur. Cehennemden kaçmak için ibâdet eden de böyledir.

Allâh için ibâdet eden ise, Abdullâh (Allâh’ın kulu)dır.

Fakat Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “-Yâ Râbb, ben Cenneti ve beni Cennete yaklaştıracak sâlih ameli isterim.”

Hadis de: “Siz Allâh’ı sevmek isterseniz, bana tâbi olunuz. (bana uyunuz)” buyrulmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bütün harekâtını Allâh için yapardı. Allâh âşığı olup, Resûlullâh’a uyanlar da, sevgili olan Allâh’dan bir menfaat gözetmezler. Çünkü âşık, bütün varlığını Allâh’a vermiştir. Birisi, “-Ben Lâ ilâhe illallâh’ı nefsim için derim” derse mürteddir. Lâ ilâhe illallâh, Allâh için söylenmelidir.

Allâh (C.C.) bir kul için Hz. Mûsa’ya şöyle buyurdu: “-Ne güzel kuldur. O, bana kendini teslim etti. Yalnız onun bir ayıbı var. Seher vaktinde esen rüzgârdan pek hoşlanır ve onun her zaman esmesini ister. Halbuki beni seven hiçbir şeyden hoşlanmaz. Beni sabah rüzgârıyla anlıyor.”

Bir zât, Allâh’a uzun zaman ibâdet ve tâat etmiş. Bir gün ağacın tepesinde öten kuşun Allâh’ı zikrettiğini fark etmiş. Bu kul o kuştan pek hoşlanıyor. Allâh o zamanın peygamberine vahyediyor: “Git o kuluma söyle, kuşla ünsiyet peyda etmek istiyor. Halbuki beni seven hiçbir kimseyi sevmeyecek. Ben onun derecesini indirdim.”

46- “Aşıklar, varlığı ve ameli olmadığı için Allâh’da fâni olduklarından, ancak Allâh’ı ve O’nun rızâsını isterler. Başka bir şey istemezler. Aşıklardan gayrılar, böyle değildirler.”

Allâh’a ermek seyr-i sülûk ile olur. Seyr-i sülûk (müridin Allâh’a yürüyüşü) senin şu maddi vücudundan geçip, kurtulman ve heykel-i beşeri nûr etmekle mümkün olur. Eğer bu heykel-i beşer ve nefsin olmasaydı, seyr-i sülûk da olmazdı. Çünkü hâşâ, Allâh ile senin aranda mesafe yoktur. Zira Allâh sana şah damarından daha yakındır. Şu halde sülûk, şu vücudunu nefisten kurtarıp, rûha kalbederek, Allâh’a vâsıl olmak içindir.

Allâh, sana yakındır. Fkat nefsin kendini görmesiyle, seni Allâh’a uzak tutuyor. Fakat seyr-i sülûk seni nefisten kurtarır, asıl haline getirir. Yâni Allâh’a vâsıl eder.

Allâh kendinden kendine tecelli etmesiyle bir nûr hâlkoldu. Buna Allâh: “Muhammed (övülmüş)” dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün âlemin ve rûhların babasıdır. Zirâ bütün ruhlar ondan yaratıldı.(“Adem, su ile toprak arasında iken ben Nebî-i Zîşândım.” Kudsî hadisi, bu hususu doğrular.). Allâh’ın aşkının eseri olan Ruh-u Muhammedî (s.a.v.), cism-i pâkî ile hâtem-i nebî olarak dünyaya geldi. Bu heykel-i beşer olmamış olsaydı, sâlihlerin seyr-i sülûku olmazdı. Seyr-i sülûk ile letâfet peydâ olup, ruhlaşır (Ruha erer). Bu hâl, Nefs-i mutma’inne’de olur. Nefs-i mutma’inne, rûh makamıdır. Bu halde, nefis vücûdu bırakır ve vücud da rûhla berâber olur. Mutmainne’de “irciî” hitâbına mazhar olunur.

47- “Ey insan, Allâh seni melekût âlemi ile bu âlem arasında mutavassıt kıldı. Bunu, bütün mahlûkat arasında senin âdemiyyet kıymetini takdir etmek için yaptı. Yani seni kendiini bilmen için böyle yarattı.”

Kendi varlığını Allâh’dan bilirsen ârifsin. Varlık Allâh’ındır. Sen yoksun, varlığını kendinden bilirsen bu şirk-i hafîdir. Allâh’ı inkâr edersen, şirk-i celî’dir.

Ey insan! Sen bir cevhersin ki eşin yok. Bütün kainat seni saklar. Sen nazrgâh-ı ilâhî’sin. Allâh, seni sekiz sıfât-ı ilâhîsi ile yarattmıştır. Şu halde sen zât-ı pahî ilâhî’sin. Sıfât-ı ilâhîye mazharsın. Şu halde, Allâh seni kendi için, her şeyi de senin için yarattı.

Adem (a.s.) de kâinatın her şeyi var (taş, toprak, ateş, su). İşte bana göre sen, Allâh’ın bütün zât-ı pâk-i ilâhîsinin, saıfatının mazhar-ı tâmmı (zuhur ettiği) olan insansın.

Allâh, bir hadis-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: “Ey insanoğlu! Nasıl ki dünyâda herşeyi senin için yarattı isem, seni de kendim için yarattım.

Şu hadis-i kudsiye göre bir yürüyüş sırası göstermek icabederse, hâşâ Allâh önde, Allâh’ın arkasında ve onu takip eden insan ve insanın peşinde de, dünya ve ahiret ile dünya ve ahiretteki herşey sıralanabilir. İşte böyle kimseler, kâmil insanlardır ve bu insan da efendidir. Yeryüzünde bu efendilere pek az rastlanıyor. İşte sırr-ı İlâhî ve Allâh’ın zât-ı pâk ilâhî’si ile sıfatlarının mazhar-ı tâmmı bu insanlardır. Sırtını Allâh’a çevirmiş ve yüzünü kendi için yaratılana döndürüp, onların peşinden giden, insan değil, maddenin, masivanın esir ve kölesidir. Halbuki insan Allâh’ın esiri ve kölesidir. Allâh’ın kölesi ise mahlukattın efendisi ve kâmil insandır. Diğerleri, neyin peşinden gidiyorsa, onun esiridir. Dünya perest, şehvet perest gibi.

İnsanın cimaniyetini kainat ihata etmiştir. Fakat ruhaniyet itibarıyla “Halifet’ullâh” olan insan, bütün kainatı muhittir. Bunu içindir ki: “Ey insan, sen Allâh’dan ayrı olursan ufacık bir maddesin. Fakat kendini bilir ve varlığının Allâh’dan olduğunu idrak edersen, kainattan büyüksün, kainatı ihata etmiş durumdasın. Şu halde merteben I.Cismanî; II.Rûhanî olarak, iki şekil arzeder. O halde, kendini tanı ve kıymetini bil. Rûhaniyet itibarı ile arş senin. Sana gayb alemleri açılmadıkça, bu maddi kainat ile ihata edilmiş bir haldesin. Eğer Allâh’ı bilirsen, kainat senin muhafazandır. Sen onu ihata etmiş durumdasın. Öyle ise: ey insan, gâye Allâh’ı bilmek ve bilerek ibadet etmektir. Zaten Allâh da seni, kendisini bildirmek için yarattı.

48- “Ey sâlik, sen bu dünya âleminin anasırının (taş, toprak, ateş, su) tabiatıyla bulunuyorsun. Bunları yaratan Allâh’ı bilemezsen sen bu anasırın içinde mahpussun. Eğer Allâh’ın varlığını ve herşeyin Allâh’dan geldiğini bilirsen, sen Allâh’la birsin ve sen bütün kainatı muhitsin. Bu durumda kainat sende hapistir.”

Binâenaleyh, eğer sen hakkı bilirsen eşya senin hademendir. Eğer sen Allâh’ı bilemezsen sen eşyanın hademesisin.

Şeyh-i Şiblî (k.s.) diyor ki: “Allâh’ı bilenin kalbine hiç bir eşya girmez.”

“İmânın kuvvetliliği, senin Allâh’ın emirlerine vaktinde uyuşuna bağlıdır.”

49- “Ehlûllâh gayb’dan haber verir ve onda başkalarının yapamadığı fiiller zuhûr eder. Bununla beraber, bu zatlarda beşerî vasıflar olan zaîflik, fakirlik, hastalık da görülür. Çünkü bu sıfâtlar beşeriyetinin zâtî vasıflarıdır.”

Fakat onlarda Hakk’ın tecelliyâtı zuhûr edince, onlar her şey olurlar. Tecellî elinden alınınca, yine fakir, zayıf ve muhtaçtırlar. Tıpkı Güneşin doğmasıyla gecenin kalkması ve gündüzün zuhuru ile de her şeyin âyân oluşu gibidir. Güneş gidince de gece yine gelir. Zirâ dünyânın zâti sıfatı karanlıktır, kendinde bir aydınlık yoktur. Binaenaleyh anla ki, sende zuhûr eden kudret, kuvvet ve varlık Allâh’ındır. Kendinden bilme. Zirâ sen, aslen fakir, zayıf ve muhtaçsın. Eğer varlığını ve sende zuhur edenleri kendinden bilirsen, düşersin. Böyle hâllerinde hemen Allâh’dan emân dilemek gerekir. Zirâ Allâh emânı ve emân dileyeni çok sever.

Bunlar da hoşunuza gidebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.