Hikemi Ataiyye 4. Bölüm
50 – “Zâhir olan ameller, bâtının kuvvetine bağlıdır. Kâlpte uyanıklık ve sevgi olmazsa ondan âh ve zikir çıkmaz. Çünkü zâhirde olan fikirler kâlpteki tefekkür ve görgünün neticesidir.”
Allâh (C.C.), seni sana bildiriyor ve varlığının da Allâh’a müstenit olduğunu öğretiyor. Sonra Allâh’ın kâlbine verdiği nûrla kaynıyor ve Allâh diye zikrediyorsun.
51 — “Nice ihtiyarlar vardır ki, ömürlerinin çoğu geçmiş. Bu geçen ömürlerinde aşk-ı ilâhî ve amel-i sâlih olmadığından, onlar pek boş ve soğukdurlar. Zaman az kaldığı halde, elde hiçbir şeyleri yoktur. Bu durumda tek çâre Allâh’a emân deyip, yalvarıp ağlamaktır.”
Seni Hak’tan alıkoyacak bir şey olmadığı halde, Allâh ile meşgûl olmuyorsun, bundan büyük aptallık yoktur.
52 – “Tefekkür, kalbin seyâhât etmesidir.” Hz. Peygamber (S.A.V.): “Bir saatlik tefekkür, altmış yıllık ibâdetten hayırlıdır.” buyuruyor.
Âyet de: “Fe Firrû ilallâh” (Allâh’a kaçınız)buyuruluyor. Allâh’a ancak tefekkürle kaçılır.
Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Allâh’ın varlığını anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın. Bütün bunların yaratılışın olup olmadığını düşünün. Çünkü bunlar, Allâh’ın varlığını, birliğini gösteren hakikatlerdir. Lâkin Allâh’ın zâtını düşünmeyin. Allâh acaba şöyle midir? Böyle midir? Onun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkmayın. Çünkü buna kudretiniz yetmez. Ne kadar özenseniz bunu hakkıyla bilemezsiniz, şaşırırsınız. Bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez.”
İşte tefekkür, Resûlullâh’ın şu buyruğuna göre yapılır. Zirâ Hakk’ın zâtı düşünülemez. Çünkü insanlar mahlûktur. Bunun içindir ki, âsâra bakıp bütün âsârın yaratılışını tefekkür edip, “sübhânallâh” demelidir.
53 – “Tefekkürden hâlî olan kalp, karanlık, aldanış ve cehâlet mekânıdır.”
Şu hâle göre, tefekkür kalpteki îmân nûrunu iyi parlatır ve yandırır. İlim, hâl; hâl ise hakikat; hakikat de Hakk olur.
Tefekkür, kalbin seyri’dir. Eserleri ve âlemleri tefekkür et. Tefekkür, kalbin kandilidir. Tefekkür olmayan kalp, karanlık eve benzer. Zirâ tefekkür bir nûr’dur.
Tefekkür, îmân ve tastikdir. “Her eserin bir müessiri vardır” diyerek inanmak demektir.
Tefekkür görmedir: Hakk’ı görüp, düşünmekdir. Bu hâl, meczûb ve Allâh’a erenlerde olur. Bu durumda o kimse eşyâyı görmez. Bütün hassalan ile hep Allâh’ı görür. Tıpkı birkaç dakika Güneşe bakıp da eşyâya baktığımız zaman, eşyayı göremediğimiz gibi.
54 – “Başlangıçlar sonların aynıdır. Bidâyeti iyi gecenin sonu nûr olur.”
Bir kimsenin başlangıcı (çocukluğu) Allâh ile yürürse, Allâh ile nihâyet bulur. Akıllı olan kimse, Bâkî olandan ferâhlanır. Fânîden ferahlanmaz.
55 – “İsteyişindeki maksat, Allah’ın ezeldeki takdirini bozmak niyeti olmasın. Allâh, istediği için istemelisin. Çünkü Allâh senin her hâlini biliyor. Acaba senin istemenle mi olacak?”
“Allâh’ım benim her halimi biliyor, istemekten edep duyarım” diyen, Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi olmalı. İşte ey sâlik! Allâh kemâlâtını Âdem’de izhâr etti. Ey Sâlik! Kıymetini tanı ve iyi anla.
Hadis-i şerifde geçiyor: “Kim ki, nefsini (aczini, fakrini, muhtaç olduğunu) bilir, Allâh’ını bilir.”
İnsan, Allâh’ın emânetinin hammalıdır. Binâenaleyh insan, çok yüksek bir varlıkdır.
56 – “Asıl olan, nefsin benlik ve arzularından geçmektir. Bir anda Mekke’ye gitmek veya gelmek değildir. En büyük kerâmet Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmaktır.”
Efendimiz buyuruyor: “Kim ki, kâhine, falcıya gider ve ona inanırsa Allâh’ın Kur’anı’nı inkâr etmektedir ve kâfirdir.”
Bâyezid-i Bistâmî hazretleri diyor ki: “- Bir müslümân bir siniyi havaya atsa da üzerine otursa, sakın inanmayınız. Onun hareketlerine bakınız. Eğer bu hareketleri Hz. Muhammed’inkine uyarsa keramettir. Değilse istidrâçdır ve şeytandandır.”
57 – “Allâh, kuluna yakındır. Fakat kulun gaflette bulunması, yâni Allâh’ın yakın olduğunu bilmemesi, kulun Allâh’a uzaklığını gösterir.”
58 – “Allâh’a hiçbir şey perde olamaz. Bütün mahlûkâtta ve her zerrede görülen O’dur. Öyle ise hiçbir şey O’na perde olamaz.”
Dâimâ Hakk’ın seni gördüğünü bil ve unutma. Kısaca söylersek, Hak senin ile beraberdir. Gözünün görmesi, kulağının işitmesi, hep Allâh iledir.
59 – ” Allâh, bazı kullarına nimetleri yağdırır. O adam Rabbi’nin ihsanları karşısında utanır ve yolunda iyi yürür. Bazıları da şımarır, ihsâna isyân eder. Bu sefer Allâh onu imtihân zincirine bağlar.”
Allâh, insanları illet (hastalık), gillet (fakirlik), zillet (horluk) gibi “üç şeyle” imtihân zincirine bağlar. Böyle olunca, varlıklar daralır, sıhhat bozulur. Allâh’ın imtihân veya ihsân etmesi seni kendine çekmek içindir.
60 – “Allâh’ın en büyük mükâfatı, seni huzûrunda tutmasıdır. O seni tutmasaydı, senin canın sıkılır ve kaçardın.”
61 – “Amel edenlere, Allâh’ın kendilerini taatında tutması, onlara kâfi mükâfat değil mi? Bu taatta zevk duymak da kulun çalışmasının mükâfatıdır.”
Sen namaz kılarken bir zevk duyuyorsan, bu Allâh’ın senden râzı olması ve seni sevmesinin bir alametidir. Kulun ibâdetinden zevk alması, Allâh’ın acele olarak verdiği mükâfat ve sevgisinin sonucudur. Eğer namazda için sıkılıyorsa, daha nefsin sopa istiyor demektir. Allâh’ın sopasına tahammül güçtür.
Allâhü Teâla buyuruyor: “Allâh, âhirette Cennet ve köşk verir. Fakat en büyük mükâfat, Allâh’ın senin kalbine üns ve sürûr ile rızâsını vermesidir.” Dünyâda Cennet nimetlerinin benzeri, gece yarısı Allâh’a namaz kılmaları ve ağlayıp yalvarmalarıdır. Bunlar Cennet zevkidir, Dünya zevki değildir.
62 – “Ey âşık! Ey derviş! Allâh’ın keremini ve ihsânını kuluna göstermek için verir. Eğer vermedi ise, bu da Celâl ve kahrını göstermek içindir. Her ikisini de göstermek fâil-i mutlak olduğunu anlatmak içindir.”
Âlemin yaratılışı, -Allâh’ı bilmek ve ona ibâdet etmek içindir. Allâh’ı her iki cihette de (celâl ve cemâl) görmek ve bilmek lâzımdır. Tek taraflı görürsen kulluk yapmış olamazsın. Allâh’ın vermemesi hâlinde müteessir olursan bu oluş, Allâh’ı hem celâl hem de cemâl sahibi olduğunu bilmeyişinden ileri gelir. Eğer müteessir olmazsan, bu da Allâh’ı bilişindendir.
63 – “Senin Allâh’a taatin Allâh’a vuslata vâsıta olmaz. Fakat düşer de Allâh’a yalvarmaya başlarsan, vuslata ermiş olursun.”
Taatla vuslat olmaması, yâni kapının açılmaması, ibâdetine varlık göstermemenden ileri gelir. Kendin amel yaptığın zaman başkasınm yapmadığını ve kusurunu görmek varlıktır. Başkasının kusûrunu görmemek şarttır.
Kulluğun vasfı, hep zillettir. Seni Allah’a yalvartan günahın gördüğün, beğendiğin taatinden iyidir. Çünkü âbit, zillet sâhibidir; yalvaracakdır. İzzet ise Allâh’ındır. Sen izzet gösterirsen, vuslat kapısı açılmaz. Şu halde, zillet veren ihtiyaç, taatine vücud vermekten çok daha hayırlıdır. Asinin kırık kalbi, mûti (itâat ehli)nin kibirinden çok hayırlıdır.
Hikâye: Beni İsrâil’den bir âbit namaz kılarken başına birisi basmış. Âbit kızmış ve: “Vallâhi Allâh seni affetmez” demiş. Allâh da o âbidin peygamberine vahyederek; “- Allâh, o âbidi affetmeyecek.” diye emir buyurmuştur.
Hz. İsâ (A.S.) ile bir sâlik yolda giderken, arkalanndan da bir âsî geliyormuş. Bu pek meşhur olan âsi “Allâh’ım beni affet, şu salih kulunla birleştir” diyor. Sâlih kul da “Ya Rabbî! Şu âsî kulunla beni cem etme.” diye duâ etmiş.
Allâh (C.C.) Hz. İsâ (A.S.)’ya bildirerek: “Sâlikin amellerini reddettim, âsiyi de affettim. Çünkü sâlik, kendi amelini gördü, gururlandı.” demiştir. İnsan, kendisini bütün mahlûkâttan aşağı görmelidir.
Cüneyd-i Bağdâdî (K.S.) hazretlerine sormuşlar: “Sen şu köpekten üstün müsün?”
Hz. Cüneyd cevap veriyor: “Eğer Allâh beni affederse, köpekten üstünüm. Affetmezse köpek benden üstündür.”
Başkalarının kötülüklerinin affını Allâh’dan dile. Kötülere kötü deme, küfür ve kötülük illeti ile hasta olduklarını söyle.
64 – “Allâh’ın iki nimeti vardır. Biri nimet-i îcât, diğeri nimet-i imdâddır. Yok olan bütün kâinâtı Allâh’ın yoktan var etmesi, yaratması ve hayat vermesi nimet-i icâttır. Her şeyin yaşayabilmesi, yürümesi, her hareketi yapması, Allâh’ın imdâdı ile mümkün olur.”
Allâh icâd ediyor, nefes alıyoruz. İmdât ediyor, nefesi veriyoruz. İcâd etmezse yoksun, imdât etmezse yine yoksun. Var olan Allâh’dır. O’ndan gayri her şey yoktur(Her şey yok olucudur. Bâkî olan Allâh’dır” âyeti buna delildir.) Yani mahlûkatın esâsı yoklukdur. Onun varlığı imdât iledir. Şu halde her zaman Allâh’a muhtâcız. Her an, Celâl ve Cemâlinden “emân” diye imdât isteyeceğiz ve hâlimize şükredeceğiz. Allâh’ın kullarına imdâdı pek çoktur: Kur’an okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, vaaza gitmek, yalvarmak gibi.
Hadis de: “Ey kullarım! Allâh’ı seviniz. Allâh’ın size verdiği nimetleri düşünerek, Allâh’ı seviniz. Sevilmeye lâyık olan ancak Allâh’dır.” buyurulur.
Allâh’ın nimetlerine şükretmemek gaflettir. Bize azâp bu gafletten gelir. Allâh’ın nimetlerine şükredeceğine, gaflette kalmak küfürdür.
65 – “Şu halde ihtiyâcın zâtidir. (Evvelden, yaratılışından, âciz oluşundan) O hâlde ey sâlik!.. Senin ihtiyacının zâtî oluşu, seninle kâimdir (yani sendendir.) İşte Allâh, senin hiçliğini sana anlatmak için birçok sebepler yaratıyor. Sağlık, hastalık ve açlık gibi sebepler, senin âciz olduğunu anlatır. Ârifler âcizliğin doğuştan olduğunu bildiği için, Allâh’a her zaman yalvarırlar.”
Hasta iken âcizliğini bilip de, sağ iken bilmeyen ve “ben, ben” diyen kimse kâfirdir. Zâtî olan ihtiyacı, yâni âcizliği, sonradan gelen ve ârizî olan îcâtları kaldıramaz. Yâni Allâh’ın sana gıda, mal, mülk vermekle senin ona muhtaçlığın kalkmaz. Vermediği zaman, Zât’ından olan muhtaç oluşun ortaya çıkar. Şu halde, hangi nimete gark olursan ol, Allâh’a muhtaç olduğunu unutmaman gerekir. unutma ki, sen yoksun, muhtaçsın, âcizsin. Şu halde ne malına ne de ibâdetine, kısaca hiçbir şeyine güvenme. Ancak Allâh’a güven. Nimet gelince şükret; belâ gelince de sabret. Bekle, Allâh’dan ümit kesme ki, gerçek mü’minlerden olasın.
66 – “Vaktinin en hayırlısı, kuvvet ve kudretinin yok olduğunu ve muhtaç olduğunu bilip, anladığın vakittir.”
En fenâ vakit ise, Allâh’ı unutup “ben, ben’im” dediğin vakittir. Bu benlikten çıkarmak, âciz ve muhtaç olduğunu bildirmek için Allâh sana açlık, belâ gibi sebepler hâlkediyor.
67 – “Ey sâlik! Halktan çekilir ve uzak durursan bil ki Allâh kendisi ile senin ünsiyetini murad ediyor, demektir.”
Yâni çok sevdiğin bir kimseden bir aksilik görürsen, ondan buz gibi soğursun. Evlâdını seversin, fakat o seni kırar, karını seversin aksilik yapar. Kısaca her sevdiğinden, seni ondan soğutacak sebepler yaratır. Böylece onlardan soğursun. İnsanlarla ünsiyet peydâ ediyor ve hep onları seviyorsan, bu hâl çok fenâdır ve Allâh’dan uzaklıktır. Şu halde anlamak lâzım geliyor ki âsâra hiç ehemmiyet vermiyeceksin. Ancak o âsan (eserleri) meydana getiren, Hakk’ı görüp, Hak ile ünsiyet peydâ edeceksin.
68 – “Allâh hem mû’tî, hem mânîdir.” (Hüvel mu’tî, hüvel mânî).
Yâni Allâh hem verici, hem de mânî olucudur. Binâenaleyh, Allâh verdiği zaman, onu sevdiğin gibi, vermediği zaman da sevmen ve kızmaman lâzım gelir. Allâh’ı her iki sıfatla bilip, sevmek lâzımdır.
69 – “Ârif kendisinin varlığına bakmaz, fakirliğini bilir. O, kimse ile karar kılmaz. Ancak Allâh ile karar kılar.”
70 – “Hak’tan başkasını görmemek ve her şeyin Allâh’a muhtaç olduğunu bilmeklik fakr’dır.”
Evliyâullâh fakri kendilerine âdet edinmişlerdir. Bunlar Hak’tan başka ganî görmemiş ve her zaman Allâh’a muhtaç olduğunu ihtiyâr edinmişlerdir. Mürîdlerin ihtiyaçlarının birbiri üstüne gelmesi onların bayramıdır.
Müridler, yedi şeyi yapmadıkça “İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî” sırrına eremezler.
1 – Fakirliği zenginliğe tercih etmek,
2 – Açlığı tokluğa tercih etmek,
3 – Gönül alçaklığını gurûra tercih etmek,
4 – Zilleti izzete tercih etmek,
5 – Tevâzuyu azamete tercih etmek,
6 – Hüznü ferâha tercih etmek.
7 – Ölümü hayata tercih etmekdir.
