Hikemi Ataiyye 5. Bölüm
71 – “Ey kulum! Başından aşağı türlü türlü belâlar iniyor, bunların acısını sana hafif gösteren, senin bilgindir. Mâdem ki bunları Allâh veriyor, öyle ise senin üzülmemen gerekir.”
Çünkü başına gelen belâlar Allâh’dan geliyor. Evvelce sayamıyacağın derecede lütûflarda bulunan o idi. Bu gün belâlar verip de ağlatan yine O’dur. Binâenaleyh üzülmemen lâzımdır. Sabredip, neticeyi beklemek gerekir. Muhakkak ki, bu olay senin iyiliğinedir, bunu biz bilemeyiz. Bu belânın Allâh’dan geldiğini bilmekliğin, sabretmekliğin, belâyı sana hafif gösterir.
Âyet: “Çok hoşlandığınız şeylerden başka, hoşlanmadığınız şeyler de vardır. İşte bunlarda da bir iyilik vardır.”( “Sizin hayır gördüğünüz şeylerin ardında şer’; şer gördüğünüz şeylerin ardında da hayır takılıdır. Takdîr’i Allâh’a bırakın”)
Dekkâk Hazretleri (200 tarihinin büyük velisi) uyuza tutulmuş, üzülüyormuş. Hamama gitmiş ve içinden bir mâna gelmiş: “Bu uyuz kimden geldi? Allâh’dan.” Öyle ise bu benim dostumdandır” deyip, hem kaşınmış, hem de öpmüş. Hamamdan çıkınca, uyuzun geçtiğini görmüş.
Dekkâk Hazretleri der ki: “– Hastalıklar ve belâlar tevhidi korur.” Yâni, belâlar tevhidin muhafazasına memurdur.
Yine Dekkâk Hazretleri der ki: “Kudret ve kader makasları etini paramparça etse, senin yine şükredip o işin ardında Allâh’ı görmen ve O’ndan olduğunu bilmen lâzımdır.“
Ebu Hureyre (R.A.) naklediyor: “Biz Resûlullâh’dan işittik, O; mü’mine bir gam, keder ve musibet gelmesi, onun günâhlarının temizlenmesi der.”
Yine Hz. Ayşe (R.anhâ) Validemizden naklen bir hadisde: “- Bir mü’mine bir diken batınca, duyduğu ezâya mukâbil Allâh sevâp yazar.” şeklinde geçer.
Bir başka Hadis-i Şerifde de: “- Allâh bir kuluna hayır murâd edince, ona musîbet verir.” buyurulmuştur.
Tâbi’înden biri, bir arkadaşıyla Basra’yı gezerken bir mağaraya gelmişler. Burada yaralarından cerâhât akan bir adam görüyorlar. Bunlardan biri hasta adama: “Seni burada kimse görmüyor, Basra’ya git ki hekimlere görünüp iyileşirsin” diyor. Bu sözü işiten hasta adam da: “Yâ Rabbî! Hangi günâh işledim ki, bu adamları buraya gönderdin, tövbeler olsun” diyor.
72 – “Evet, Hak âşığı dövsen çekinmez ve üzülmez. Sevsen sevinmez. O, hep Allâh’ı ister.”
Sana taât gelince şaşırmayıp kendinden de bilmeyip, Allâh’dan olduğunu görmelisin. “Benden şu amel zuhûr etti” diye ucûp etmemelisin. Günâh işleyince de, istiğfâr etmelisin. Nimet gelince şükr, belâ gelince sabredersin. Böylece Allâh’a vuslat yolunu bulmuş olursun.
En çok korkulacak şey nefs-i emmâre’nin arzûlannın galebe çalmasıdır. O zaman taati kendinden bilirsin. Belâ gelince, zâhir sebebe kızarsın ve onu görürsün. Nimet gelince şükretmezsin. Belâ gelince de sabretmezsin. Binâenaleyh korkulacak şey belâ değil, nefistir. Onu terbiye etmek lâzımdır. Nefis öldürülmez, bineğindir. Ancak terbiye ve tezkiye edilmesi gerekir.
Âyet: “- Peygamberi, kendileri gibi bir beşer gördüler de küfrettiler ve bizi insanlığa dâvet eden bu mudur? deyip, onun zâhirine baktılar. Dâhiline bakmadılar da küfrettiler.”.
73 – “Bir şey için duâ ettin, fakat isteğin geç kaldı. Sen muradının gecikmesinden dolayı duâm kabul edilmedi deme. Dersen terbiyesizlik ve edepsizlikte bulunmuş olursun.”
Allâh duâyı kabûl eder. Fakat dilediği zaman kabul eder. Sen Allâh’a suî zân etme, hüsnü zân üzere ol. Ubûdiyette şart, tam bir teslimiyettir.
Kulun makâmı niyâzdır, efendinin kapısında yalvarmaktır. Ben istedim de Allâh vermedi deme. Kulsan efendinin sana verdiğine râzı ol. Yoksa, terbiyesizlik etmiş olursun.
74 – “Başkası ile, Allâh’a kulluk yapmıyor, ibâdet etmiyor diye alay etme ve ona karışma. Edersen gururlanmış olursun. Halbuki Allâh’a yükselme makâmı yokluk ve tevâzu makâmıdır.”
75 – “Lütuf ve kahır cihetinden râzı isen Abdullâh’sın. Eğer kahrına râzı değilsen, Abdullâh değilsin.”
İsteyicisin, fakat asıl mesele Allâh’ın verdiğine (istediğine) râzı olmaktır. İşte bu kulluktur (Abdullâh olmaktır). Kısacası, ibâdet ve taatı bir şey istemek için değil, Allâh istediği için yapmalısın. İlâhi emri yerine getirmek olduğuna inanmalısın.
Allâh (C.C.): “Benim kahrıma ve lütfuma râzı olmayan, başka Allâh bulsun” buyuruyor.
Ayet: “Ben, insan ve cinleri, bana kulluk etsinler diye yarattım.” Bu emir kul olduğumuzu, ibâdet ve zikri Allâh için yapmamız gerektiğini bildiriyor.
Sana yol açılabilmesi için, varlık dağının kaldırılması lâzımdır. İnsanın benliği kendi hakikatine perde olur.Kelime-i tevhid, insana nefsinin yokluğunu kendine bildirir ve sen de ortadan kalkarsın.
76 – “Herhangi bir kimsede Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti tecellî etmiş ve kendisinden bazı hâller zuhûr ediyorsa, böyle kimseler bile nefsinin tesirinden kurtulamamıştır.”
Böyle kimselerin bazıları kendinden geçmiş, varlığını Hakk’a teslim etmiş ve kendindeki inâyet-i ilâhî ile Hakk’a vâsıl olmuştur.
Fakat bazılannda da yolunun ve yürüyüşünün iyi olduğunu teşvik için bazı kerâmetler zuhûr eder. Bunlar Allâh’dandır. Fakat bu kerâmetlere aldanmamak lâzımdır. Aldanıp sevinirse, orada kalır. Çünkü gâye kerâmet değil, Allâh rızası ve istikamet üzere olmakdır.
Âyet: “Ey Habibim, emrolunduğun gibi istikamette yürü.”
77 – “Vârid, âhirette kâimdir. Vird, dünyaya aittir. Vird, Hakk’ın senden talep ettiği şeydir. Vârid ise, Hak’tan sana gelen inşirâh ve huzûrdur.”
Vird, (gerek kalben, gerek lâfzen okunan zikir, kılınan namaz gibi), her gün tekrarlanan amel-i sâlihdir. Vird’in kıymetini câhiller bilmezler.
Vârid, Allâh tarafından sana gelen inşirâh ve huzûrdur. Fakat vâridin asıl alış yeri ahirettir. Şu halde sâlih amellerin asıl toplanış yeri âhirettir. Burada da olur, fakat çoğu âhirettedir.
Vird, insanın ömrü sona erince biter. Fakat vird’in kıymetini takdir edip, sağ olduğun müddetçe yapman gerekir. Hz. Peygamber son nefesinde: “Es-salâh, es-selâh = (namaz, namaz)” diye buyurmuşlardır. Binâenaleyh bazı gâfiller gibi vird’i hor görme.
Hz. Âişe (Allâh ondan razı olsun) validemize; “Hz. Peygamber nasıldır?” diye sordular. O da: “Bütün amellerini bir ân geri bırakmazdı” buyurdular.
Birisi Hz. Peygamber (S.A.V.)’i rüyâsında görmüş, ona buyurmuşlar ki; ” – Bir kimsenin dünü bu güne müsâvî ise yazıklar olsun. Eğer akşamı gündüzünden şerse o kimse mahrûmdur.”
Cüneyd-i Bağdâdî’yi rüyâda görmüşler ve sormuşlar. O da şöyle cevap vermiş: “Dünyâdaki ilimlerimiz, iyi sözlerimiz, hepsi yok oldu. Ancak vakt-i seherde kalkıp, kıldığımız namazlar kaldı.”
78 – “Allâh’ın kuluna imdâdı, kulun kabiliyetine göre gelir. Yani senin Allâh’a olan muhabbet ve bağlılığına göre zuhûr eder.”
Demek oluyor ki, vârid’in gelmesi zikre bağlıdır. O halde vakitleri boş işlerle geçirmemek lâzımdır.
79 – “Ey tevhîd’den gâfil kişi, uykudan kalktığın vakit, yapacağın şeyi düşünürsün. Çünkü her harekâtını nefsinden bilirsin. Ârif ise, yaptığı îşi Allâh’dan bildiği için, sabah kalkınca Allâh bana neyi nasip edecek, diye düşünur.”
Gerçi görünüşte fiil kulun ancak, takdir Allâh’ındır. Şu halde uyanınca, “Bismillah, Elhamdülillâh, Allâh’ım beni kaldırdın, öldürmedin” demeli. Ne iş olursa olsun tedbîrinde kusûr etmemeli. Fakat tedbîre güvenmemeli. Her işinde Allâh’a sığınmalı ve güvenmelidir.
80 – “Bir âbid veya zâhid işlerinden kalmamak için mahlûkattan çekinirler, kaçarlar. Çünkü onlar, Hak için uğraşıyorlar. Fakat Hakk’ı göremiyorlar. Eğer her şeyde Hakk’ı görebilseydiler hiçbir şeyden korkmayacaklardı. Çünkü her şeyin varlığı Hak’tandır. Her şeyde olan güzelliği, Hak’tan görmek lâzımdır.”
Ârifler, hiçbir şeyi Hakk’dan gayri görmezler. Kendileri dahî ortadan kalkmış, yok olmuşlardır. Her eserde, bu eserin müessiri olan Allâh’ı görürler. Hak’tan başka hiqbir şeyi görmezler. Zâhit ve âbîd, seni Hakk’ın eseri olarak görürler. Fakat Hakk’ı hatırlayamazlar. Arif ise, eseri değil, müesşiri olan Allâh’ı görürler. Tıpkı Güneşe bakıp da, biraz sonra eşyaya baktığımız zaman o anda eşyâya gözümüz kamaştığı için göremediğimiz gibi. Arifler dâimâ Al-lah’a bakıp, daima Allâh’ı gördükleri için eşyayı göremezler. Eğer zâhid ve âbidler Allâh’ı görselerdi, hiçbir şeyden kaçınmayacaklardı.
81 – “Her eserde Allâh görülür. Allâh: “Ey Habîbim söyle; semâvâta, arza baksınlar. Hiç birisi birbirine uymuyor, benzemiyor. Baksınlar da onda benim azamet-i kibriyâmı, kudretimi görüp, öğrensinler. Zevk duysunlar” buyuruyor. Ey âşıklar size Allâh, eserlerine bakıp, Allâh’ı ve O’nun kudretini görmenizi emrediyor.”
Bir eserin bir müessiri, yâni yapıcısı olduğunu dâima hatırla. Bütün eşyaya iyi bak ki, Allâh’ın kudretini, azametini ve kibriyâsını iyi anlıyasın. Böylece ebedî âlemde Allâh’ın zâtını görebilesin.
Makâm-ı nübüvvet’e sâhip velîler Hakk’ı Hakk ile Hakk’a götûrürler. Makâm-ı velâyet zevklidir, amma makâm-ı nübüvvetten küçüktür.
Allâh’ı bilmek çok tatlıdır. Allâh: “Ben, insanlar ve cinleri bana ibâdet etsinler diye yarattım. İbâdetle marifet veririm.” diye buyuruyor.
Hz. Mûsâ (A.S.) Tûr-i Sînâ’ya geldi. Hakk’ın sesini duydu ve müstağrak oldu ve Hakk’ı görmek istedi. Hak Teâlâ:”Beni göremezsin, şu Tûr’a bak, beni gör” dedi. Hz. Mûsâ (A.S.) dağa baktı, bu esnâda Allâh’ın tecellîsine mazhar olan dağ çatladı ve parçalandı. Hz. Mûsâ (A.S.)’a haşyet gelip bayıldı ve Allâh’ı Allâh’ın verdiği göz ile gördü. Hz. Mûsâ (A.S.) uyandığında dedi ki: “Allâh’ım seni baş gözüyle görmek mümkün değildir. Ancak kâlp gözüyle görülürsün”.
Evet, sen Hakk’ın mârifet-i ilâhîsine dayanamazsın ve eserine bakarak, müessiri ile ünsiyet peyda edersin. Bunun üzerine Allâh da sana kurbiyet zevki verir.
82 – “Namaz insanı günâh ve kirlerden temizler. Namaz, Allâh ile kulu arasında bir niyaz mevkîîdir. Aynı zamanda, Allâh ile kulu arasında muhabbeti uyandırır. O namazla kalpte sır meydanları açılır, genişlik meydana gelir ve nûr pırıltıları görülür.”
Kul namaz kılmaya kalkınca, Allâh oradaki perdeyi kaldınr. Başından arşa kadar bir nûr peyda olur, rahmet melâikeleri arş-ı ilâhîye kadar yükselir ve namaz kılarlar. Namaz kılanın da duâsına âmin derler. O kimsenin üzerine rahmet-i İlâhî’ye yağar.
Bir veli diyor ki: “Mümin namaza dururken nereye durduğunu ve ne için durduğunu bilmelidir. Allâhû ekber deyince, melek o adamın kalbine bakar. Eğer Allâh’ın ekber olduğunu, kalbi tasdik ediyorsa -saddak- dermiş. “Allâhü ekber” kelâmı şeytanla kul arasında bir perde olur. Şeytan o perdenin nûruna bile bakamaz.
Eğer namaz kılacak olan kişi gâfil ise, abdest alırken, şeytanlar sineklerin bala uçuştuklan gibi uçuşurlar ve onu oynatırlar. Namaza başladığı zaman “Allâhü ekber” deyince, melek bu kelimenin, o kişinin kalbinde tasdik olunmadığını anlar ve -yalancı- der. Şeytanlar uçuşur, kalbinden bir duman semâya çıkar. Namazı da kabul olunmaz.”
83 – “Ey kul, yaptığın ibadet ve taattan bir bedel bekleme. Bedel, seni huzûrundan kaldırmamasıdır.”
Hakîki mü’min, ibadetini mukâbil bir şey için yapmaz. Amelini, ancak Allâh rızâsı için ve Allâh’ın emri olduğunu bilerek yap. Çünkü ibâdet ve taatı sana nasip eden Allâh’a karşı bir karşılık isteyen mü’min olamaz. İbâdet ve taatın için, şunu bunu beklemeden af dile (estağfirullâh de).
84 – “Sen, seni görmekliğinle dâimâ kötülükten kurtulamazsın. Bu en büyük kabahattir. Halbuki, sen kendinden geçerken, her hâlin iyi olur. Çünkü Allâh sende her şeyi iyi kılar. Sende olan bu kemâlât O’ndandır. Kendinden bilme.”
