Hikemi Ataiyye 6. Bölüm

85 – “Sen, Rabbi’nin o güzel vasıf-larıyla vasıflan. Senin vasfın yokluk ve iflâstır. Eğer sen efendinin vasıflarına sarılırsan aziz olursun. Eğer bu azizliği, kendinden görür ve bilirsen, Al-lah’ın sıfatıyla muttasıf olamazsın.”

Sendeki her şeyi ondan bil. Sen bir kanalsın, su geçmeyince kanal ne işe yarar? Kul, nefsini yoklukta görürse, Allâh’ını bilmiş olur. Allâhü Teâla buyuruyor ki: “Ey kullarım, imânın icâbı, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır.”

Nasıl ki, başkasının malını alamıyorsan, sendeki kemâlâtında kendinden olduğunu zannetme. Eğer kendinden bilir ve zannedersen, Allâh senden râzı olmaz. Zirâ Allâh’ın sende zuhur eden lütuflannı kendi kuvvetinin eseri bilmiş olursun. Halbuki sen acz üzere yaratıldın.

86 – “Ey âşık, sen Hak’tan başkasından ümitli olma. Kimseye meyletme, bütün eserler evsâf-ı ilâhîye’ye sahiptir. Her şeyi Hak’tan gör, mahlûkatından görme. Sen teşebbüs et, fakat işin olmasında ısrâr etme. Allâh’a teslim ol. Allâh yaptı ise olur. Binaenaleyh O’na şükret. İşin olmazsa işini yapmayana kızma. Şükret, sabret. Hiçbir şeye tamah etme, kanaat sahiplerinden ol.”

87 – “Ey âşık, kendini vehimden koru. Yâni, her hâl ve işinde Allâh’a sığın. Sinek dahi Allâh’ın emri ve müsâadesi olmadan uçamaz.”

88 – “Ey derviş, tama’a düştüğün zaman, tamah ettiğin şeyin kölesi olursun. Elindekine kanaat edersen, hür olursun. Binâenaleyh kanaat et ki, temizlenesin. Zirâ, seni en çok kirleten tamahdır. “

89 – “Bir kimse Allâh’ın lütufları ile Allâh’a dönmezse, Allâh onu imtihân zincirlerine bağlar (Hastalık, fakirlik, sıkıntı verir). O halde Allâh’ı unutma, Allâh’a hamd ve şükret.”

90 – “Nimete şükür o nimetin bekâsına; nimete küfür ise onun zevaline ve fakirliğe sahiptir.”

Allâh ne verdi ise, onu hiç tenkitsiz olarak ye. Tenkit etme, küfür olur. Her öğün Allâh ne verdi ise, onu şükürle ye.

Âyet: “Ey mü’min Rabbi’nin nimetine şükret.”

Hadis: “- Allâh’ın size verdikleri nimetleri düşünün. Düşünme, bir şükürdür. Birine teşekkür edersen, Allâh’a şükretmiş olursun.”

Hadis: “Nâs’a teşekkür et. Allâh için vasıtaya teşekkür etmeyen, Allâh’a şükretmemiş olur.”

Şu halde, vasıtayı da unutmamak lâzım geliyor.

91 – “Kudret, kuvvet, bütün irâde Allâh’ındır. Kulun müstakilen bir kudreti yoktur. Allâh, bazı kullarını hizmetinde kullanır. Yani o kimse şeriat-ı Muhammediyeyi yapmada gayret eder. Bunlar Allâh’dandır, mirâsı ise Cennettir.”

Bütün aradığın güzellikler, Allâh’dandır. Eşyayı men etme, onu Allâh ile gör. Bütün varlıklar, hep O’nun varlık deryasındandır. O halde tek seveceğin Allâh’dır. Her şeyi Allâh ile seveceksin. Allâh sevdiği kullarının kalplerine vâridât verir. Bu bir’den gelir. Bir amel akabinde vermez. “Ben bunu yaptım da geldi” deme. Çünkü Allâh meccânen verir.

92 – “Allâh, mü’min olan kullarının cezâ ve mükâfatını dünyada vermiyor, ahirette veriyor. Çünkü bu âlemde vereceği şeyler âhirette vereceğinin karşılığı olamaz. Çok küçüktür. Dünya bâkî olmadığı için, verilenler de bâkî olmayacaktır. O halde ey mü’min, mükâfatını ahirette alacağın için, Allâh vermedi deme. Hiçbir şey zâyî olmaz.”

Allâh’ın dünyadaki mükâfâtı seni huzûrunda tutmasıdır.

93 – “Ey mü’min, Allâh indindeki kıymetini bilmek istersen, Allâh’ın seni hangi işte kullandığına bak. Eğer hayırda isen iyisin, şerde kullanıyorsa fenâsın. Sakın ha! Kendinden çıkan ameline güvenme, bu hal varlıktır. Hep Allâh’dan geldiğini gör.”

Ey sâlik, Allâh seni rızâsına muvâfık amellerde kullanıyor (Namaz, oruç, zikir gibi) ve bu yaptırdığı amelleri hatırına getirtmiyorsa, iyisin. Amelini değil, amelin sahibi olan Allâh’ı görmek lâzım.

Âyet: “Ey mü’minler, sizi yaratan Allâh’dır. Amelinizin sâhibi de Allâh’dır.” O halde kendini görme, böbürlenme. Namaz kıldım diye böbürlenmiyeceğin gibi, namaz kılmayanı da ayıplama.

Âyet: ” Ey mü’min, amelinle sevinme. Amelini değil, amelini sana yaptıranı gör.”

Amel yapmayı nasip etti ve yaptığın ameli hatırlamayı senden kaldırdı ise, anla ki Allâh sana (zâhir ve bâtın) bol nimet veriyor. Çünkü Allâh’a güvenmek, amelini görmekten çok daha hayırlıdır. Kendini değil, Allâh’ın fazlını, keremini ve Allâh’ı görmek lâzım. Ancak Allâh’ın fazlına, keremine güveneceksin, kendine güvenmeyeceksin. Dâima “elhamdülillâh alâ külli hâl” demelisin.

94 – “Ey kul, Allâh senin her şeyini biliyor. O’nun sana her yaptığı, senin için hayırlıdır. Eğer muhakkak bir şey istiyorsan, Allâh’ın senden istediğini iste. Yani ubûdiyette istikâmet iste. “-Yâ Rabbî! Senden ubudiyette istikâmet dilerim” de.

Hadis: “Benden istikamet istendiği zaman sakalım ağardı,”

Âyet: “Ey Habîbim! Emrolunduğun istikamette yürü.” (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.)

Para, pul ve Cennet istemez de, yalnız Allâh’ı istersen her istediğin olur.

95 – “Bast zamamnda, nefis lezzetini alır. (Çünkü o zaman Allâh’a karşı ümidin çok artar. Onun her iyi sıfâtından neş’e duyar, ümit edersin ve bu ümitten de nefis lezzet duyar.) Kabz zamanında ise, nefis dâimâ çember içindedir.”

Kabz’ın sebebi üçtür:

I – Günâh işlemek

II – Dünyâlığın eksilmesi veya bir istek.

III – Bir zâlim sana zulüm ederse.

Bundan kurtulmanın çâresi ise, ilme müracaattır:

A- Eğer kabz’a sebep, senin kabahatinse tövbe edeceksin.

B- Dünyâlıksa, o vakit Hakk’ın lütfuna rızâ göstereceksin. O darlıktan kurtulacağına inanmalısın.

c – Zâlimin zulmüne üzülürsen, o vakit de sabredeceksin. Bu zamanda, sen de o zâlime zulmetmeye kalkma. Eğer sana zulmedeni affedersen, Allâh sana rızâ nûru verir. Sen ona duâ edersen, Allâh o adamı da affeder, sen de kötülüğe iyilik eden olursun, böylece er kişi olursun.

96 – “Allâh, seni nefsinin arzusuna bırakmadı. (Yani düşmanına fenâlık yapmana müsaade etmedi) Eğer Allâh seni nefsinin arzusuna bıraksaydı sen bir belâ işleyecektin. Şu halde men olman, Allâh’ın sana bir bağışı, bir atâsıdır. Allâh verdiği zaman kork ki, seni büyük makamlardan menedici olmasın.”

Şu hâlde, her şeyi Allâh’a bırakmalı “Yâ Rabbi! Bu iş hayırlı ise olsun” diye teslîmî duâ etmelisin. Allâh’ın kahrında lütfu vardır. Cemâl’de iken celâl görülür. Cemâl’de iken şımarmamalı.

97 – “Allâh’ın dostları, Allâh’ın kitaplarında methedilirler. Onlar dünyayı terketmişlerdir. Dünya’nın onları terketmesinden de üzülmezler. Onlar dünya ile âhiretlerini yaparlar. Dünyayı terketmişlerdir.”

Evliyâullâh’dan biri diyor ki: “Bana dünyadan bir şey gelirse, içime bakarım, sevinmem ve almam, atarım.” Dünyanın zâhiri aldatıcıdır.

98 – “Ey sâlik, eğer sen hakîki devlet ve izzet istersen, fânî olan izzete aldanma kî, bâkî olan izzet sende kalsın. Eğer fânî olan izzet giderse, gitsin. Yeter ki, bâkî olan izzet kalsın.”

Asıl olan, dünyânın senden gitmesidir. Dünya senden giderse, âhireti görürsün. Dünyâ senden gitmezse (Tay etmezse) ahireti göremezsin.

Mahlûkâttan bir şey ummak, beklemek mahrûmiyettir. Bir şey istediğin adamı darıltırsan, o adam ihsânı keser. Fakat Allâh, ne günâh yaparsan yap, ihsânını kesmez. Senin O’na ibâdet ve taat etmen Allâh’ın senden razı olduğunu gösterir ve senin ta’âtlarına karşılık derhal sana ihsan eder. Her şeyi yaptıran Allâh olduğu halde, ihsân eden de O’dur. Bu, O’nun ululuğundandır. Binâenaleyh bâkî olan izzete sahip olmak için, her şeyi terketmek gerekir. Tedbiri terketmemeli, fakat tedbîre de bağlanmamalı, işin olacağını Allâh’dan beklemeli. Tedbîre, yâni esbâba bağlanmak, fenâ izzete sahip olmaktır. Fakat esas olan Allâh’a bağlanmaktır ki, bu da bâkî izzete sâhip olmaktır. Kalbine çer çöp korsan elbette Allâh sana kızar. Hâneyi virân edersen, pâdişâh oraya girmez. Sen Rabb’inden izzet talep edersen, o izzet sende dâim olur. Ölümlü kimselerden izzet talep edersen, senin izzetin de onlar ölünce ölür. Şu halde Allâh’dan gayrıdan izzet istersen izzetsiz kalırsın.

99 – “Mahlûkattan bir şey beklemek mahrûmiyet ve zillettir. Allâh’ın seni halktan uzaklaştırması ihsândır. Halktan gelen ihsânı Hak’tan gör. Eğer Allâh tahrik etmeseydi, halk vermezdi. Şu halde Hakk’ın atâsı halktan mahrumiyettir ki, bu da Hakk’ın ihsânıdır.”

Ne yaparsak yapalım tedbiri elden bırakmayacağız. Tedbir de Allâh’ın emridir. Fakat işini tedbîrden gözetmeyeceksin, ondan gelecek deme, Allah’dan bekle.

İrâde-i cüz’iye, irâde-i küllîyenin yanında, karın Güneşin yanında oluşu gibidir.

İrâde-i cüzîye, bir anahtardır. Kapıda takılı anahtarı sen çevirirsen, kapı açılır. Çevirmezsen açılmaz. Anahtar, cüz’î irâde; senin onu çevirmen küllî irâdedir. Fakat açmak istemezsen, aç-mayabilirsin. İrâde-i cüz’îye’yi ikrâr ederiz. Hükmü ise irâde-i küllîye’ye atfederiz.

100 – “O velilerde görülen maârif ve maârifetlerin sende olmayışı, nefsinle bir oluşundandır. Allâh bunları, nefsinden geçip, kendini Allâh’a terk etmiş olanlara verir. İşte bu adamlar kendilerinde olanı Allâh’dan bilirler. Kendi varlıklarından tamamen geçmiş Allâh’ın ateşinde ateş olmuşlardır. (Bir demirin ateşte kızarıp, ateş olması gibi).

Bir kimse kendi irâdesinde tamamen yok olmadı, nefsi tamâmen ölme-di ise, ona hiç bir şey verilmez. Bu, Allâh’ın pahilliğinden değil, senin nefsinden geçmeyişindendir. Bu halde iken, sana verirse zararda olursun. Küçük çocuğa büyük lokma verilmediği gibi.

101 – “Hak’tan başka verecek olmadığı için, ancak O’ndan istenir. Fakat asıl olan istemek de Allâh’a karşı olan edebini muhafaza edebilmektir. Yâni acı tatlı ne olursa, Allâh’dan bilmek ve râzı olmaktır.”

Sen işinin olması için isteme. O, olacaktır. Çünkü ilm-i ezelde yazılı olan burada olacaktır. Allâh, iste dediği için isteyeceksin. Fakat asıl istemek Allâh’dan gelene senin râzı olmandır. Yâni Allâh’ın arzusunu arzu kabul etmektir.

102 – Allâh’a vâsıl olmak, pek büyük bir şeydir. Allâh’ı görmek kulun kendi gözünü Allâh’a vermesi ile olur. Şu hâle göre, Allâh’ı Allâh ile görürsün. Bu da sen senden geçmeyince olamaz.”

Kulun Allâh’ı görmesi, o kula Allâh’ın kendi vasıflarını vermesi ile olur. Allâh’ın vasıflarının kulda zuhûru ile kul Allâh’a vâsıl olmuş olur.

103 – “Ey mürîd! Ey âşık! Allâh’ın o güzel setri ile kabahatlerin örtülmeseydi, hiçbir amel kabul olunmazdı.”

İnsânın ameli, amelini görmesi sebebiyle kabul olunmaz. Amelini görmek varlıktır. Halbuki tek var olan Al-lah’tır, varlık da O’nundur. Kulun aslı ise yokluktur. Binâenaleyh kulun yaptığı amel, kendisinin değil, Allâh’ındır. Eğer yaptığın amele: “Ben yaptım” diye sevinirsen bu varlıktır. “Hamd olsun Allâh’a yaptırdı” demen lâzımdır. İşte böyle ameller makbûldur. İnsanlar, amellerini görmekten kurtulamamışlardır. Fakat Allâh, onların bu kusurlarını setretmiştir. Şu hâle göre, ameller ancak Allâh’ın setri ile kabul ediliyor.

Âyet: “Sizi ve bütün amelinizi yaratan Allâh’dır.”

Binâenaleyh, amelini yaptığını bile düşünmeyeceksin.

Hadis-i kudsî: ” Benim sadık kullarıma söyle ey Nebim! Sakın ilim ve amellerine güvenmesinler. Eğer ben adlimle hareket edecek olursam, onların hiç birisinin sadâkatı para etmez. Aynı zamanda azap ederim, zâlim de olmam. Çünkü amellerinin eksikliğini kendilerine gösteririm. Günâh içine düşmüş kullarıma söyle, benden ümitlerini kesmesinler. Günah ne kadar çok olursa olsun (Tövbe etmek şartıyla) af ederim bu bana zor gelmez.”

104 – “Sana arkadaş olan ve dâimâ kendine dost yaptığın kimse, hakikatte dost değildir. O, senden bir şey umduğundan, yâhut bilmediğinden dost görünüyor. Hakîkî dostun, senin ayıplarım bildiği ve senden bir şey ummadığı halde seni setreden, rüsvây etmeyen, rızkını kesmeyen Allâh’dır.”

Kulda dâimâ kusur vardır. Onun için Allâh, “Dâimâ birbirinize hüsn-ü zânn ediniz” buyuruyor. Zira Allâh Settar ü’l-Uyûb yani ayıp ve kusurları örtücüdür.

Karşındaki kimselerin kusurlarını Allâh’ın örtmesiyle sen onları iyi zannediyor ve onlara ikrâm ediyorsun. Şu hâlde hakikatte ikrâm eden sen değilsin, Allâh’dır. Öyle ise sen, senin ayıplarını örten, Allâh’ın setr-i ilâhîsine mazhar oluşundan dolayı, Allâh’a şükretmelisin. Şu halde, bir kimsenin ahlâklı olması, herkesin ayıbını örtüp, herkesi iyi görüp, iyi göstermekle mümkündür. Seni bir kimse medhederse ona teşekkür eder ve derhal Allâh’a dönerek “Yâ Rabbi! Bu hal benden değildir, sendendir.” Zirâ sen benim ayıplarımı setretmeseydin, bunlar bana hüsnü zânn edip, beni methetmezlerdi. Yâ Rabbi! Ayıplarımı ört, beni utandırma. Ancak sana hamd ve şükrederim. Yâ Rabbi! Bu dünyada ayıplarımı örttüğün gibi ahirette de ört” demelisin.

Halkın methetmesi karşısında, Allâh’ın velîlerinden bazıları sevinirler. “Çünkü Allâh ayıplarımızı örtüyor”, derler. Bâzısı ise kendisini lâyık görmez, istiğfâr eder. Ebubekri’s-Sıddık (R.A.) da böyle hâllerde dâimâ Allâh’a sığınırdı.

Seni methettikleri vakit kendinden bilme, böbürlenme. Allâh’ı gör, Allâh’dan bil ve Allâh’ı bir an olsun unutma. Allâh’ı unutmak mâsivâ (dünyâ) sarhoşluğudur.

105 – “Allâh’ın kalplerdeki imân nûru yakîn şekline gelince âhiret sana pek yakîn olur da, fânî olan dünyânın aldatıcı güzelliklerine aldanmazsın.”

Ehl-i âhiret çalışır, ama dünyayı kalbine koymaz. Hakîki varlık sahibi olanın Allâh olduğu şuûruna ulaşır. “Lâ mevcûde illAllâh”, bütün varlık Allâh’ındır, mevcûd da Allâh’ın icâdıdır. Yok olmaya mahkûmdur. Allâh ile arandaki perde, senin vehmindir, demektir.

106 – “Cenâb-ı Hak’tan başka hakîki mevcud olmadığı halde, senin Hakk’ı görmeyişinin ve fakrini göstermeyişinin ve yol alamamanın sebebi nedir? Hakk’a da perde olamayacağına göre, senin Hakk’ı göremeyişin vehmindendir. Şu halde perde, senin vehmindir.”

Başka birinin yaradılışı ile meydana gelen mevcuda var denilemez. O, ancak mevhûmdur, izâfîdir. Bu vehim, vücûdunu var görmen sebebiyledir. Böyle olunca hakiki mevcudu göremiyorsun. Öyle ise, kendin aradan çık. Vehimden kurtulmak için, aczini ve yok olduğunu bilip, Allâh’a yalvar.

Kâinattaki her şeyde zâhir olan ancak Allâh’ın tecellisidir. Onlar, Allâh’ın nûrû ile görülüyorlar. Eğer bu eşyâda Allâh’ın nûru olmasaydı, gözler o eşyayı göremezdi.

Hz. Mûsâ (A.S.) Allâh’ın, Tûr dağına tecellisi ile bayıldı ve kendinden geçti. Ondan sonra Allâh’ı gördü. Binâenaleyh insan da kendi mevhûm olan varlığından geçmedikçe Allâh’ı göremez.

107 – Allâh, canlı ve cansız her şeyi yarattı. Bu yaratış bir zuhûrâttır. Bu zuhûrâtla Hak gizli kaldı. Eğer bâtın zuhur etseydi, zâhiri göremezdik.”

Allâh, kendini göstermek için eşyayı yarattı. Binâenaleyh eşyaya bakıp da onun yaratıcısını görmek lazımdır. Meselâ bir çiçeğe baktığında da, onda onu yaratanın kudretini görüp, “Sübhânallâh, lâ ilâhe illallâh” demelisin. Bu ârifliğin ve kemalâtın gereğidir.

108 – “Kâinât, Allâh’ın izhârıyla vardır. Allâh, ehâdiyetinde, zât-ı ilâhî’sinde vardı. Her şey O’nun izhârıyla vâr oldu.”

Allâh, kendi aşkıyla zât’ından zât’ına tenezzül ederek baktı ve bu bakışıyla zuhûr eden nûrdan Hz. Muhammed (S.A.V.) oldu. Hz. Muhammed, Allâh’ın kemâlâtının aynasıdır. Ehadiyet-i zâtiyesinden “Ahmed” zuhûr etti. O da Hz. Muhammed’dir. Allâh, Hz. Muhammed’i ızhar etti ve sen de ondan zuhur ettin. Bu zuhûrât, onun vücûdunun gölgesidir. Bütün kâinâtın varlığı Allâh iledir. Binaenaleyh ey âşık! Aslını unutma, yine oraya döneceksin. Kâinat yoktur, mevhumdur. Varlığı ve zuhûru Allâh’ın zuhûru iledir. Öyle ise ey salik, sen de yoksun, onun varlığı ile varsın. Methedilirsen, medhedenlere aldanma, kendine bak, kendinde bir şey olup olmadığına bak. Göreceksin ki, sende bir şey yok. Varlığın Allâh iledir. O vakit övenlerin övmelerine sevinmemen gerekir. Bu ahvâlde nefsine; “Ey nefis! Sende hiçbir şey yoktur ve hiçbir şey yapacak kudrette de değilsin. Onların sende gördükleri Allâh’dandır. Binâenaleyh gururlanmana lüzûm yok. Sen ancak kötü ahlâk sahibisin!” der.

109 – “Hakîkî mü’min, meth olununca Allâh’dan hayâ eder. Çünkü methe lâyık olmadığını bilir. Allâh’a “yâ Rabbi! Bunların methinden beni muhâfaza eyle der.”

Metihten sevinme, zemden de yerinme, üzülme. Sadece istiğfar et. Belki gelecekte zem ettikleri gibi olacaksın da, Allâh sana şimdiden hatırlatıyor. Bunun için tedbir olarak istiğfâr etmekliğin lâzım. Her şeyde Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’e uyacağız.

Ayet: “Ey Habîbim! Sen söyle, eğer onlar Allâh’ı sevmek istiyorlarsa, seni sevsinler.”

110 – “Ey mü’min! Seni methettikleri zaman, kendini unutma. Sen methe lâyık değilsin. Nefsine bir bak o, çok fenâdır.”

111 – “Ey âşık! Halkın lisânı Hakk’ın lisânıdır. Allâh seni kulları ile methettiği zaman, methedenin Allâh olduğunu gör. Ve şöyle de: Yâ Rabbî! Ben methe lâyık değilim. Ne ulu Allâh’sın? Bütün günâhlarımı örtüp, beni methediyorsun. Beni bırakma, sana ne kadar şükretsem azdır. Sana sığınırım.

Böyle meth olundukça, kendini hor gör ve kork. Bir zaman gelir sen ortadan kalkar ve nefsinden kurtulursun.

Zem edilince de, nefsine bak ve: “Ey nefsim! Seni biliyorum, horsun ve fenâsın. Allâh, senin bütün fenâlıklarını örttü de methediliyorsun” de.

Medh ile zem, bir olduğu zaman, sen ortadan kalkmış olursun. Çünkü metheden ve methedilen O’dur. Öyle ise sen yoksun.

112 – “Mânevî nûrların parladığı yer, evliyâullâh’ın kalpleri ve sırlarıdır.”

Mü’minin kâlbi beş hassa ile kuşatılmıştır:

  1. Kâlp: İçinde “Süveyda” vardır. Bu bir nûrdur. Doğruca zât-ı pâk-i ilâhîye’ye nâzırdır. Yeri, sol memenin iki parmak altıdır.
  2. Rûh: Sağ memenin iki parmak altıdır.
  3. Sır: Sol memenin iki parmak üstüdür.
  4. Hafî: Sağ memenin iki parmak altıdır,
  5. Ahfâ: Göğüsteki nûr’dur. Bu beş mertebenin hepsinin birer nûru vardır.

Kâlbin nûru açık mâvi, Rûhun nüru kırmızı.

Sırrın nûru beyâz,

Hafînin nûru siyâh,

Ahfânın nûru zümrüt yeşilidir.

Bu beş mertebeyi vücûdunda temizleyen kişi de Allâh’ın nûru tecellî eder.

Ebû Şâzelî (K.S.) hazretleri buyuruyor: “– Eğer velînin hakîkatini Allâh bildirse idi, ona tapılırdı.” Velînin hakîkati, hakîkat-i Muhammediye’dir. Onun da hakîkati Allâh’dır.

Âyet: “– Ey mü’minler! Hakîki îmân ile imân ediniz.” Yâni inânışınızı hakîkatla teyit ediniz.

Kul Allâh olamaz, fakat Allâh kendi evsâfını kula geçirir. Meselâ demir ateş olamaz. Fakat demiri ateşe sokunca, ateş gibi olur, kızarır. Demir ateş değil, ama ateşin vasfını almış durumdadır. Nereye dokunsan yakar.

Verilen bâzı nûr ile kâinâttaki her il-mi bilirsin. Bâzı nûr ile zât-ı pâk-i ilâhî’si hakkında ilim peydâ edersin.

113 – “Sâlik kendine gelen nûr’a kanacak olursa, yerinde kalır. Halbuki maksat Allâh’dır.”

Sâlik’e gelen nûru (ilim, marifet) Allâh örter. Eğer açık olursa kıymeti kalmaz. Allâh evliyâullâh’ın nûrunu gayretinden örter. Böylece o zat bu nûra kanıp da tavakkuf etmez.

Allâh, bazı kere sevdiği velisine semâ ve arzda bazı kapılan açar.

Bunlar da hoşunuza gidebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.