share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Makâmât-ı Mazhariyye

0 yorum
Makâmât-ı Mazhariyye

Giriş

MAKÂMÂT-I MAZHARİYYE

Hazret-i Gavs-ül-islâm vel-müslimîn

şâh Gulâm Alî Abdüllah el-Müceddidî

“Rahmetullahi aleyh”

2002

iSTANBUL

Bismillâhirrahmânirrahîm Elhamdülillâhi Rabbilâlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihîve eshâbihî ecma’în. Gulâm Alî ismi ile bilinen bu fakîr Abdüllah(Dehlevî) “afâ anhu” bildiririm ki, bu kitâb, kemâlât ve ma’rifetler sâhibi destgâh hazreti MevlevîNaîmullahın, mürşidimiz ve seyyidimiz tarîkat nûrlarının kaynağı, hakîkat sırlarının menbâı, yakînve irfân erbâbının rehberi, fiemsüddîn Habîbullahhazreti Mirzâ Cânı Cânânın “radıyallahü teâlâanh” hâlleri ve halîfelerinin hâlleri ile alâkalı olarakyazdığı ve muhlîslerin gönüllerine ve gözlerine ihsânda bulunduğu kıymetli kitâbın bir muhtasârıdır. Bu fakîr, o kitâbın ba’zı bölümlerini seçerekve hâtırladığım şeyleri de ilâve ederek yazdım.Böylece bu sermâyesizin se’âdet sermâyesi olsun.Muvaffâkiyet Allahü teâlâdandır. Bu kitâbı yazarken Mazheri Cânı Cânânhazretleri “kuddise sirruh” bu işe râzı olur mu, olmaz mı diye tereddüd etdim. Bunun üzerinerü’yâmda şöyle gördüm. Hazreti Îşân (MazheriCânı Cânân “kuddise sirruh”) bu fakîrin evineteşrîf etdiler. Yanında Mevlevî Naîmullah da vardı. Sana müsâde etdim, buyurdu ve Fâtiha okudu.Böylece bu kitâbın yazılmasına izn verdiklerinianladım. Tereddüdüm kalkıp, kesin kanâ’at hâsıloldu. Ümmîd edilir ki, bu iş kabûle nâil olur. Uzunve meşgûl eden sözden, kısa söz dahâ iyidir

BiRiNCi BÖLÜM

Nakşibendiyyei Müceddidiyye Yolu Hakkındadır Nakşibendiyye yüksek yolu, kalb ile Allahü teâlâya teveccühden, nâfile ibâdetleri yapmakda ve alışılmış şeyleri terk etmekde orta hâlli olmakdan ve vaktleri sahîh hadîsi şerîfle sâbit olan zikrler ve virdler ile değerlendirmekden ibâretdir. Bu yolda tevbe eden, rızâ makâmına kadar bütün sülûk makâmlarını kısaca icrâ eder. Hülâsa bu yol, dâimâ Allahü teâlâ ile berâber olmak,rûhun muhabbetle çekilmesi, zevk, şevk ve kalbin cem’iyyeti, ya’nî toparlanmasıdır. (ihsân, sanki Rabbini görüyormuş gibi ibâdet etmendir.)hadîsi şerîfine muvâfık olarak, müşâhede etdiğinde istiğrâk, bu yolda bulunanların vasfıdır. Onlardan ba’zıları kalb cezbelerinin galebesi sebebiile mest olur. Ba’zısına da tevhîd sırları zâhir olur. Kalbleri zikr eder hâle getirmek ve kalblere sükûnet vermek, bir hâlden bir hâle kavuşdurmakve himmet ile müşkilleri halletmek, bu yolun büyüklerinin çok meşhûr tasarruflarındandır. Allahü teâlâ, hazreti Müceddide “radıyallahü anh” inâyeti ile bu yolda dahâ başka makâmlar ve dereceler ihsân buyurdu. Bir makâmdan diğer makâma kadar ayrı ayrı hâller ve ilmler lutf etdi. Bu yolun mensûbları o hâller ve keyfiyyetlerle mümtazdırlar. Ancak, hepsi bu yüksek yolun makâmlarının temâmına kavuşmamışdır. Herkes kavuşduğu makâmın vâridât ve hâlleriyle zevklenir. Bu sebeble bu yolun mensûblarının hâlleri birbirinden farklıdır. Fekat bu yolun önce gelmiş olan büyüklerinin bildirdikleri zikrleri ve vazîfeleri aynen yaparlar. Kalb makâmında istigrâk,bîhodluk [kendinden geçme], sekr ve cezbeler sebebiyle muhabbetiilâhî ile dolup taşarlar. Hazreti Müceddidin vilâyet diye ifâde buyurduğu makâmlarda,bâtına [kalbe ve rûha] çeşid çeşid keyfiyyetler nasîb olur. Kemâlât ve hakâyık diye açıkladıkları makâmlar, hâllerinin latîfliği ve belirsizliğinden dolayı idrâk edilemez. Ancak istigrâkı hem vasf, hem de itmi’nân bakımından bâtınları için lüzûmlu görürler. istigrâk, kalbe düşüncelerin gelmemesi, tam teveccüh, hattâ maksûda teveccühün bile farkında olmamakdır.istigrâkda, kavuşulan makâmların, hâllerinin hulâsâsı olan sekr hâlleri debulunmaz. Her kim kendisine ilm ve keşf ihsân edilmişse, her makâma âidilâhî tecellîlerde kendi seyrini açıkca görür. Bu yolda tevhîd sırlarının az tecellî etmesinin sebebi şudur: Hazi Hâcei Ahrâr [Ubeydullahi Ahrâr] “kuddise sirruh” hazretlerine ikinisbet ulaşmışdır. Biri kendi yüksek babalarından ulaşan nisbetdir. Bunisbet ile tevhîd sırları zuhûr eder. ikincisi, şerî’at ve kemâl mertebesindeki takvâ nûrlarıyla nûrlanmış olan Nakşibendiyye hânedânından ulaşmışdır. Hazreti Muhammed Bâkîbillah “rahmetullahi aleyh” bu iki nisbet deryâsını kendinde toplamışdı. Hazreti Müceddid, Bâkîbillah hazretlerinden bu iki nisbete kavuşdukdan sonra, bunlardan Nakşibendiyye nisbetini tercîh buyurmuşdur. Çünki, bu nisbetde ayakların sürçmesi vâki’ olabilir. Fekat kalb makâmına tam kavuşup, bu makâmdan dahâ ilerisine yükselemeyen kimse, elbette tevhîd bilgilerinden ve sekr hâllerinden bir kısmına kavuşur. Kavuşduğu bu bilgilerin ve hâllerin alâmetleri, yanmanın ve şevkin artmasıdır. Gönlü Allahü teâlâdan başkasına yönelmekden kurtarmak demek olan tevhîde, Nakşibendiyye nisbetinesâhib olanlar kavuşur. Hârikul’âde hâller şiddetli mücâhedelerle hâsıl olur.Meşakkatli riyâzetler olmadan, kâinâtda tasarruflarda bulunmak nâdir vuku’ bulur. Fekat devâmlı kalb ile zikr yapmadan, Allahü teâlâya yönelmeden, ahlâkı güzelleşdirmeden ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünneti seniyyesine uymadan, hiçbir kerâmete kavuşulamaz. Elhamdülillah, bu yolun mensûblarına bu se’âdet nasîb olmuşdur. Bu kitâbda, falan kimse vilâyetde şu yüksek makâmlara kavuşmuşdur veyâ sülûkun sonuna ulaşmışdır denmesinden maksad, o makâmların keyfiyyetleri, hâlleri ve vâridâtlarıyla müşerref olup, dâimâ Allahü teâlâyı bilmek ve tanımak hâli üzere ve yaratılmışların en üstünü olan Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine uymak hâli üzeredir demekdir. Beyt: Kurtulurum sanma ey Sâdi hoca, Muhammed aleyhisselâma uymadıkca. Hazreti Îşân Mazheri Cânı Cânân “kuddise sirruh” Nakşibendiyye yolunda hem kendisi kemâle erip, hem de başkalarını kemâle erdirmemertebesine kavuşdukdan sonra, yine bu yolun zikrleriyle meşgûl olmuşlar, talebelerini de o büyüklerin yüksek nisbeti ve âdâbı üzere yetişdirmişdir. Hazreti Îşân Mazheri Cânı Cânânın, Kâdirî, Çeştî ve Sühreverdî yollarından da icâzeti olup, bu yolların herbirinden feyz almışdır. Talebelerinden ba’zılarını Kâdirî ve Çeştî yollarından bî’at etdirip, o büyüklerin şecerelerini onlara verirdi. Ancak, Sühreverdî yolunda bî’at verdiği bilinmemekdedir. Çünki bu diyârlarda Sühreverdi yolunu taleb eden azdır. Fakîr, şimdi bu üç yolun büyüklerinin ismlerini yazacağım.

iKiNCi BÖLÜM

Nakşibendiyye silsilesi Hocamız hazreti Mazheri Cânı Cânân, Nakşibendiyye yolunu,hazreti Seyyid Nûr Muhammed Bedevânîden “rahmetullahi aleyh” aldı.O da hazreti fieyh Seyfeddînden, o hazreti Hâfız Muhammed Muhsînden feyz aldı. Bu zât da Urvetülvüskâ Muhammed Ma’sûmdan, bu daimâmı tarîkat Müceddidi elfi sânî fieyh Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinden, o ise, hazreti Hâce Muhammed Bâkîbillahdan feyz aldı.Bâkîbillah hazretleri Mevlânâ Hâcegi Emkenegî (Türkistanlıdır)den, o, hazi Mevlânâ Dervîş Muhammedden, o, Mevlânâ Muhammed Zâhidden,o, hazreti Hâcei Ahrârdan (Türkistanlıdır), Hâcei Ahrâr hazretleri ise,hazreti Mevlânâ Ya’kûb Çerhîden (Türkistanlıdır), o, Hâce Alâeddîn Attârdan, o da Hâcei Hâcegân Behâeddîn Nakşibendden, o ise, hazretiSeyyid Emîr Gilâldan, o, hazreti Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsîden(Türkistanlıdır), o, Hâce Alî Azîzân Râmitenîden, o, Hâce Mahmûd incirfagnevîden (Türkistanlıdır), o, hazreti Mevlânâ Ârif Rîvegerîden (Türkistanlıdır), o, Hâcei cihân hazreti Abdülhâlık Goncdüvânîden (Türkistanlıdır), o, Hâce Yûsüf Hemedânîden, o, Hâce Ebû Alî Farmedîden (Fârislidir), o, Hâce EbûlHasen Harkânîden, o, Hâce Bâyezîdi Bistâmîden(Fârislidir), o ise, imâm hümâm hazreti imâmı Ca’feri Sâdıkdan “radıyallahü teâlâ anh”, o da, imâmı Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr Sıddîkdan “radıyallahü teâlâ anh”, o ise, Resûlullahın eshâbından olan Selı Fârisîden “radıyallahü teâlâ anh”, o da Resûlullahın sohbetiylemümtâz olan hazreti Emîrülmü’minîn Ebû Bekr Sıddîkdan “radıyallahü anh”, hazreti Ebû Bekr ise, rahmetenlilâlemîn fiefîûl müznibîn Muhammed Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” feyz aldı. Diğer bir nisbet de, hazreti imâmı Ca’feri Sâdık vâsıtasıyla hazi imâmı Muhammed Bâkıra “radıyallahü anh” ulaşır. Onun nisbetiimâmı Zeynel’âbidîne “radıyallahü anh”, onun nisbeti, imâmı hümâm Seyyidişşühedâ imâmı Hüseyne “radıyallahü anh”, onun nisbeti imâmı Hai Müctebâya “radıyallahü anh”, onun nisbeti Emîrülmü’minîn Alî Mürtazâya “kerremallahu vecheh”, onun nisbeti Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” ulaşır. Bu nisbet, bu yolda Ehli Beyt imâmlarının bulunması sebebiyle silsiletüzzeheb (Altın silsile) diye meşhûrdur. Yine Hâce Ebû Alî Farmedînin intisâbı da Hâce EbûlKâsım Gürgânî hazretlerinedir. Onun nisbeti, Hâce Ebû Osmân Mağribîye, onun nisbeti Seyyidü’ttâife Hâce Cüneydi Bağdâdîye, onun nisbeti, Hâce SırrıSekâtîye, onun nisbeti, Hâce Ma’rûfi Kerhîye, onun nisbeti, imâmı Alî “radıyallahü anh”, onun nisbeti, imâmı Ca’feri Sâdıka ulaşır.Ca’feri Sâdıkdan da Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” meşhûr silsile ile ulaşır. Hâce Ma’rûfi Kerhî de Hâce Dâvüdi Tâîden feyz almışdır. O da Hâce Habîbi Acemîden, o, Hâce Haseni Basrîden, o, EmîrülMü’minîn hazi Alî Mürtezâdan “radıyallahü anh”, o da, Resûlullahdan “sallallahualeyhi ve sellem” feyz almışdır. Kâdiriyye silsilesi Mubârek hocamız hazreti Mazheri Cânı Cânân, Kâdiriyye yolu icâzetini hazreti fieyh Muhammed Âbidden “rahmetullahi aleyh” almışdır.O ise, fieyh Abdül Ehadden, o, hazreti Hâzinürrahme Muhammed Sa’îdden, o, imâmı tarîkat Müceddidi elfi sânî fieyh Ahmed Fârûki Serhendîden, o, yüksek babası Abdül Ehadden “rahmetullahi aleyh” o, fiâhKemâl Kihlî (Pencabda)den, o, fiâh Fudaylden “rahmetullahi aleyh”, o, hazi Seyyid Gedâyı Rahmânı Sânîden “rahmetullahi aleyh”, o, Seyyidfiemseddîn Ârifden “rahmetullahi aleyh”, o, Seyyid Gedâyı Rahmânı evvelden “rahmetullahi aleyh”, o, Seyyid fiemseddîn Sahrâsîden “rahmetullahi aleyh”, o, Seyyid Ukaylden “rahmetullahi aleyh”, o, Seyyid Abdülvehhâbdan “rahmetullahi aleyh”, o, Seyyid fierefüddînden “rahmetullahi aleyh”, o, Seyyidüsse’âdât Seyyid Abdürrezzâkdan “rahmetullahialeyh”, o, hazreti Gavsüssakaleyn mahbûbı Sübhânî Seyyid Abdülkâdir Geylânîden “radıyallahü teâlâ anh”, o ise, Hâce Ebû Sa’îd Mahzûmîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce EbûlHasen Kureşîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce EbûlFerec Tartûsîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Abdül’vâhid Temîmîden “rahmetullahi aleyh”, o Hâce Ebû Bekr fiiblîden, o, Seyyidüttâife Cüneydi Bağdâdîden “rahmetullahi aleyh”, o,Hâce Sırrî Sekâtîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Ma’rûfi Kerhîden “rahmetullahi aleyh”, o, hazreti imâmı Alî Rızâdan “radıyallahü teâlâ anh”,o, hazreti imâmı Mûsâ Kâzımdan “radıyallahü teâlâ anh”, o, hazretiimâmı Ca’feri Sâdıkdan “radıyallahü teâlâ anh”, o, hazreti imâmıMuhammed Bâkırdan “radıyallahü anh”, o, hazreti imâmı Zeynel’âbidînden “radıyallahü anh”, o, hazreti Seyyidüşşühedâ imâmı Hüseyn “radıyallahü anh”, o, hazreti imâmı hümâm Haseni Müçtebâdan “radıyallahü anh”, o, Emîrülmü’minîn hazreti Alî Mürtezâdan “radıyallahü teâlâ anh”, o da hazreti risâletpenâh Muhammed Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” feyz aldı. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin babası vâsıtasıyla silsilesi ise şöyledir: Hazreti Gavsüssakaleyn Seyyid Abdülkâdir “radıyallahü anh” babası Seyyid Ebû Sâlihden “rahmetullahi aleyh”, o da babası Seyyid Yahyâ Zâhidden “rahmetullahi aleyh”, o da babası Seyyid Mûsâ Mûrisden“rahmetullahi aleyh”, o da babası Seyyid Dâvüd Mûrisden “rahmetullahi aleyh”, o da babası Seyyid Mûsâ Cevnden “rahmetullahi aleyh”, o dababası Seyyid Abdüllah Mahzdan “rahmetullahi aleyh”, o da babası Seyyid Hasen Müsennâdan “radıyallahü teâlâ anh”, o da babası Seyyisâdât Emîrülmü’minîn imâmı Hasen Müctebâdan “radıyallahüanh”, o da babası Emîrülmü’minîn Alî Mürtezâdan “radıyallahü anh”, oise fiefî’ülmüznibîn rahmetenlil âlemîn Muhammed Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” feyz aldı. Çeştiyye yolu silsilesi Mubârek hocamız Mazheri Cânı Cânân “kuddise sirruh” Çeştiyye yolu icâzetini fieyhüşşuyûh Muhammed Âbidden “rahmetullahi aleyh”aldı. O ise hazreti fieyh Abdül Ehadden, o, Hazînürrahme fieyh Muhammed Sa’îdden, o, Müceddidi elfi sânî hazreti fieyh Ahmed Fârûkîden“rahmetullahi aleyh” aldı. O da yüksek babası fieyh Abdül Ehadden“rahmetullahi aleyh”, o, fieyh Rükneddînden “rahmetullahi aleyh”, o,hazreti fieyh Abdül’kuddüsden “rahmetullahi aleyh”, o, fieyh Muhammed Ârifden “rahmetullahi aleyh”, o, fieyh Abdülhakdan “rahmetullahialeyh”, o, hazreti fieyh Celâlüddîn Pânipûtîden, o, hazreti fiemsüddînTürkden “rahmetullahi aleyh”, o, hazreti şeyh Alâüddîn Mahdûm AlîSâbirden “rahmetullahi aleyh”, o, fieyhülislâm fieyh Ferîd fieker Gencden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Kudbüddîn Bahtiyâr Kâkîden “rahmetullahi aleyh”, o, imâmı tarîkat Hâce Mu’înüddîn Sencerîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Osmân Hârûnîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce fierîf Zendenîden, o, Hâce Mevdûd Çeştîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Yûsüf Çeştîden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Ebû Ahmed Çeştîden“rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Ebû Muhammed Çeştîden “rahmetullahialeyh”, o, Hâce Ebû ishak fiâmiden, o, Hâce Mimşadı Dineverîden“rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Hubeyrei Basrîden “rahmetullahi aleyh”,o, Hâce Huzeyfe Mer’âşîden “rahmetullahi aleyh”, o, Sultân ibrâhîm Edhemden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Fudayl bin Iyâddan “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce Abdül Vâhidden “rahmetullahi aleyh”, o, Hâce HasenBasrîden “rahmetullahi aleyh”, o ise Emîrülmü’minîn Alî Mürtezâdan “radıyallahü teâlâ anh”, o da Cenâbı Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” aldı.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin “kuddise sirruh”, Nakşibendî,müceddidî yolundan dört büyük şeyhinin yüksek hâlleri: Seyyidüssâdât hazreti Seyyid Nûr Muha mmed Bedevânî “rahmetullahi aleyh” [Silsilei aliyyeden.] Zâhir ve bâtın ilmlerinde âlim idi. Fakîh, kâmil, ârifi mükemmîl idi.Tesavvufda feyzini, büyük âlim ve mürşidi kâmil fieyh Seyfeddîn Fârûkîden aldı. Bu zât Urvetülvüskâ Muhammed Ma’sûm hazretlerinin oğlu vehalîfesi, o ise, imâmı Rabbânî hazretlerinin oğlu ve halîfesidir. Yine fieyhAbdülhak muhaddis hazretlerinin evlâdından ve Muhammed Ma’sûmhazretlerinin halîfelerinden olan Hâfız Muhammed Muhsin hazretlerinin huzûrunda bulunup, ondan senelerce feyz aldı. Böylece üstün hâllere ve yüksek makâmlara kavuşdu. Kuvvetli bir istigrâk hâline sâhib idi. Ya’nî ilâhîaşk ile kendinden geçme hâli pek ziyâde idi. Onbeş sene bu hâl üzere yaşadı. Sâdece nemâz vaktlerinde ayıklık hâline döner, sonra yine istigrâkhâli kaplardı. Ömrünün son zemânlarında bu hâlden kurtuldu. Vera’ ve takvâsı ya’nî şübheli şeylerden ve harâmlardan sakınmakdaki gayreti son dereceye ulaşmışdı. Sünneti seniyyeye uymakda, edeb ve âdetlerde Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmakda büyük bir dikkat gösterirdi. Peygamber efendimizin hayâtını ve yüksek ahlâkını anlatan kitâbları devâmlı yanında bulundurur, bunları okuyup, hâllerinde ve işlerindeResûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uyardı. Bir def’asında helâyagirerken, yanlışlıkla önce sağ ayağını içeri atmışdı. Bunun üzerine hâllerinde bağlanma oldu. Tazarru’ ile Allahü teâlâya çok düâ edip, yalvardı.Sonra hâlleri tekrâr açıldı. Yiyeceklerinin halâldan olması husûsunda sonderece dikkat ederdi. Birkaç günlük ekmeğini kendi pişirir, açlığı şiddetlenince o ekmekden bir parça yirdi. Sonra murâkabeye dalardı. Dâimâ murâkabe hâlinde bulunmakdan, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup,hep ibâdet ve ta’âtla meşgûl olmakdan beli bükülmüşdü. Buyurdu ki,“Otuz seneden beri kalbimden insanın tabiî gıdâsı olan şeyleri yimekgeçmedi. Ne zemân yiyeceğe ihtiyâc duysam, ne varsa yir, onunla iktifâederdim.” Günde bir def’a yemek yimeyi bid’at bilerek ve takvâsının çokluğundan, çocuklarından birine yağ, diğerine de şeker verirdi. Ekseriyyetle zulmet şübhesi bulunması sebebiyle zenginlerin yemeğini aslâ yimezdi. Bir def’asında zengin bir kimsenin evinden huzûruna yemek getirilip,takdîm edildi. Nâzik bir tavırla “Bu yemekde bir zulmet gözüküyor, bunubir araşdırınız!” buyurdu. Bu yemek halâldendir dediler. Fekat araşdırıp,gösteriş niyyeti ile hâzırlandığını anladılar. Eğer dünyâya düşkün birisininevinden emânet olarak bir kitâb isteseler, üç gün bekletir, sonra okurdu. Buyururdu ki: “Konuşmaların zulmeti o kitâb üzerini bir kılıf gibi kaplamış.”Sohbetinin bereketi ile o zulmet dağıldıkdan sonra o kitâbı okurlardı. Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin en meşhûr talebesi olan Mazheri Cânı Cânân hazretleri, ondan bahs ederken göz yaşlarını tutamaz ve şöyle derdi: Sizler Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin zemânına yetişemediniz. Eğer onu görmüş olsaydınız, îmânınıztâzelenir ve Allahü teâlâ ne büyük kudret sâhibidir ki, böyle mubârek birzât yaratmış derdiniz “radıyallahü teâlâ anh”. Onun keşfi son derecekuvvetli ve isâbetli idi. Hattâ denilebilir ki, onun kalb gözüyle gördüğü kadar bizler baş gözümüzle göremeyiz. Kuvvetli tasarruflara sâhibdi. Sevenlerinin ihtiyâçlarını gidermek için himmet ederdi. Himmet etdiği gibi gerçekleşmemesi çok nâdir olurdu. Bir gün bir kadıncağız, huzûruna gelip; Cinler kızımı kaçırdılar. Nekadar uğraşdıysak da bir çâresini bulup, kızımı kurtaramadık. Siz buhusûsda lutf edip, teveccüh buyurunuz da kızım kurtulsun, dedi. Bununüzerine bir müddet murâkabeye daldı. Sonra inşâallah kızın falan zemânkurtulup gelecek, dedi. işâret etdiği vaktde kız cinlerin elinden kurtulup,geldi. Nasıl kurtuldun diye sorduklarında; Sahrâda idim. Bir büyük zât elimden tutup, beni buraya getirdi, dedi. Bu hâdiseye şâhid olan bir kimse,“Efendim, kızın kurtulacağını niçin hemen söylemediniz de, murâkabeye dalıp, ondan sonra söylediniz diye sorunca; “O kızın kurtulması içinhimmet gösterip, Allahü teâlâya düâ etdim. Bana ilhâmı ilâhî ile onun kurtulacağı bildirildi. Bu fakîrin teveccühü ve himmeti bu işe te’sîr etdi”buyurdu. Her işi Allahü teâlânın rızâsına uygun idi. Bir def’asında iki râfizî huzûruna gelip, râfizî olduklarını saklayıp, tâbi’ olmak istediklerini söylediler. Onların sapık i’tikâdda olduklarını anlayıp, “Önce bozuk i’tikâdınızdan vazgeçip, sonra tâbi’ olun” buyurdu.Bu iki râfizîden biri huzûrunda tevbe edip, bozuk inanışlarından vazgeçdi ve se’âdete erdi. Diğeri ise, sapıklığından vazgeçmeyip, se’âdetden mahrûm kaldı. Talebelerinden biri nefsinin hevâsına kapılıp, bir kadınla buluşmakistedi. Hocası Seyyid Nûr Muhammed Bedavânî hazretleri birden bire karşısına çıkıp, engel oldu. Kadın bu hâli görünce dehşete kapıldı, feryâd ederek yere düşüp bayıldı. Talebesi bu hâlinden dolayı çok pişmân olup, tevbe etdi. Uzun müddet hocasının huzûruna çıkamadı. Bir kimse onun evinin yakınına bir dükkân açıp, benc otu (uyuşturucu ot) satmaya başladı. Buyurdu ki: “O otun zulmeti bâtın nisbetimizibulandırıyor.” Bunun üzerine ba’zı talebeleri gidip, o kimsenin dükkânını zorla harâb etdiler. Bu işi duyunca, “bu sefer bâtın hâllerimiz dahâ çokbulandı. Çünki bizim sebebimizle dîne muhâlif bir hesâblaşma, hâdise vuku’ buldu. Önce o dükkân sâhibine yumuşaklıkla bu işten vazgeçip tevbe etmesinin anlatılması gerekirdi. Eğer vazgeçmezse o zemân mâni’ olunurdu” buyurdu. Talebeleri o dükkân sâhibini arayıp, güçlükle iknâ ediphuzûruna getirdiler. Talebelerinin yapdığı bu işden dolayı, o kimseden özrdiledi. Sonra dînimizde yasaklanmış bir iş ile uğraşmayı bırakıp, o halâlbir san’at ile meşgûl olmak gerekir, buyurarak nasîhat etdi ve ona altınverdi. O kimse tevbe edip, talebelerinden oldu. Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretleri şöyle anlatmışdır: Birgün hocam Hâfız Muhammed Muhsîn hazretlerinin mezârını ziyâretegitdim. Kabri başında iken murâkabeye daldım. Bu hâlde iken, hocamıkabrinde görüp, konuşdum. Kefeni ve bedeni hiç çürümemişdi. Sâdeceayaklarının alt tarafına toprak te’sîr edip, hafîf dökülmüşdü. Bunun sebebini kendilerine sordum. Buyurdu ki: Sâhibinden iznsiz geri vermek üzere bir taşı alıp abdest aldığım yere koydum. Abdest alırken o taşın üzerine basdım. Ayaklarımda toprağın te’sîri bu sebebledir. Takvâda çok ileri giden, Evliyâlıkda da yükselir. Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretleri 1135 [m. 1722] senesinde vefât etmişdir. Hâcı Muhammed Efdâl “rahmetullahi aleyh” Fazîlet sâhibi ve ilmde yüksek derecelere ulaşmış olan âlimlerdendir. Ma’rifet sırlardan ve bâtın ilmlerinden büyük pay almışdır. Tarîkatı, Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin oğlu ve halîfesi olan Huccetullah Nakşibendden aldı. Ondan on sene istifâde edip, bâtın feyzinekavuşdu. Oniki sene de fieyh Abdül Ehad hazretlerinden feyz aldı. Bu hocası da Hazînürrahme fieyh Muhammed Sa’îd hazretlerinden feyz aldı.Bu zât ise, imâmı Rabbânî hazretlerinin oğlu ve halîfelerindendir. “Rahmetullahi aleyhim.” Bu hocasının sohbetlerinde yüksek makâmlara kavuşdu. Aklî ve naklî ilmleri öğrendi. Hadîs isnâdı ilmini de ondan aldı. Ayrıca fieyh Sâlim Basrîden hadîsi şerîf isnâdı ilmini aldı. Huccetullah Nakşibend hazretleri fieyh Abdül Ehade şöyle buyurmuşdur: “Büyük mürşidlerden bizim sînemize ne ulaşmışsa temâmını aynen sizin kalbinize akıtdık.” Hâcı Muhammed Efdâl hazretleri kuvvetli bir istigrâk sâhibi idi.Fenâ ve kendini yok bilmek hâli kaplamışdı. Sanki kendini aslâ tarîkat ehlinden saymazdı. Hazreti Îşân ona def’alarca şöyle buyurdu: “Size naı keşfî ve tahkîki makâmâtı ilâhiyye ihsân edildi. Bir de bizim hâlimize bakınız. işlerimizin harâblığından başka kendimizde hiçbir şey bulamıyoruz.” Müellîf der ki: Tarîkatın imâmı hazreti Müceddid “radıyallahü teâlâanh” buyurdu ki: Bâtın hâllerinin belirsizlik ve bilinmezliğe ulaşması, tecellîi zâtinin zuhûrunun alâmetidir. Nitekim âyeti kerîmede meâlen (…Gözler Onu göremez…) (En’âm sûresi: 102) buyuruldu. Bu husûsda buâyeti kerîme kat’î delîldir. Hâcı Muhammed Efdâl hazretleri, Harameyni şerîfeyni ziyârete git di. Orada ilâhî lütflara ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ihsânlarına kavuşdu. Binlerce fütûhat ile döndü ve hakkı taleb edenlerin mercî’i oldu. insanları zâhir ve bâtın feyzlerine kavuşdurdu. Hazreti fiâh Veliyyullah Muhaddis Dehlevî “rahmetullahi aleyh” ondan hadîs ilmini tahsîl etdi ve rivâyet için ona isnâd etdi. Kendisine hediyye olarak gelen paralarla her ilmde pekçok kitâb satın alıp, vakf etdi. Bir def’asında onbeş bin rupye hediyye edilmişdi. Buparanın temâmına kıymetli kitâblar satın alıp vakf etdi. O kadar çok kitâbvakf etdi ki, bu hizmetiyle ilmin yayılmasına vesîle oldu. “Allahü teâlâ hayrlı karşılıklar ihsân buyursun”. Buyurdu ki: insanın ömründe bir kerecik olsun Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabri şerîfini ziyârete gitmemesine çok şaşılır. Hâlbuki dünyâ ve âhıret maksadlarının Onun vâsıtasıyla hâsıl olduğunu bilmekdedirler. Yine kısa zemânda öğrenilmesi mümkin olduğu hâlde zarûrî tecvîd kâidelerine göre Kur’ânı kerîmi okumayı öğrenmeyenlereçok şaşılır. Hâlbuki nemâzın doğru kılınması kırâetin doğru olmasınabağlıdır. Nakşibendî büyüklerinden birinin teveccühü ile latîfelerin zikrini elde etmeyenlere de çok şaşılır. Bu yolun büyüklerini tanımak öyle büyük bir ni’metdir ki, muhabbeti ilâhînin tohumu ve îmânı korumaya vesîledir. Bu ni’met, mihnetsiz ve kısa zemânda elde edilebilir. Muhammed A’zam, Hâcı Muhammed Efdâl hazretlerinin büyükhalîfelerindendir. Keşfi sahîh ve nisbeti kuvvetli idi. Talebelerin çoğuonun sohbetinde tarîkatın vâridâtına kavuşmuşlardır. “Rahmetullahialeyhim.” Hâfız Sa’dullah “rahmetullahi aleyh” Muhammed Ma’sûm hazretlerinin torunu ve halîfesi olan MuhammedSıddîk hazretlerinin seçkin halîfelerindendir “rahmetullahi aleyhimâ”. Otuzsene bu zâtın sohbetine devâm edip, yüksek makâmlara ve tarîkai Ahmediyyenin en üstün derecelerine ulaşdı. Onun lakabı, hocasının dergâhında iftihâr vesîlesi olarak “Seyyidüssofiyye” idi. Buyurdu ki: “Mürşidimindergâhına otuz sene başımın üzerinde su çekdim. Bu sebeble başımda saçkalmadı. Hattâ Mevlâ yolunda gözümün nûru kayboldu. fiöyle ki: Hocambeni sıcağı şiddetli bir zemânda Ahmedâbâd şehrine gönderdi. Güneşinşiddetli sıcağından, gözlerim görmez oldu. Fekat bu yüksek dergâha hizmet etmenin bereketiyle, dahâ sonra benim kapımda pekçok hizmetci toplandı. O kadar ki, hepsine hizmet sırası gelmedi. Kalb gözüm ma’rifet nûruyla görür oldu. Baş gözüm mâsivâyı görmeye ihtiyâc duymadı. Devâmlı murâkabe hâli hâsıl oldu. Göz ile gönüle ulaşan gayrın [başka şeylerin]nâkışları bâtın aynama ulaşmaya yol bulamaz oldu. Elhamdülillahi alânevâlihî vessalâtü vesselâmü alâ Resûlihî ve âlihî.” Hâfız Sa’dullah “rahmetullahi aleyh” tarîkata intisâbının ilk sıralarında, rü’yâsında büyük bir şehr gördü. Bu şehrin her mahallesi vilâyetin bereketleri ve nûrlarıyla ma’mûr bir hâlde idi. Orada Evliyâdan bir cemâ’at ikâmet ediyordu. Bir def’asında evliyâdan büyük bir cemâ’atin oşehre teşrîfiyle şehr büyük bir şöhrete kavuşdu. O şehrde bulunanlar oEvliyâ cemâ’atini karşıladılar. O azîzlerin büyüklüğü ve üstünlüğü ilenûrlara gark oldular. Bu gelen zâtlar kimlerdir, diye sordular. Bir zâtşöyle cevâb verdi. Allahü teâlâ bu zemânda yeni bir kemâlâtın zuhûrunu irâde buyurdu. Bu büyükler, seçilmişlerin kavuşduğu yoldan Allahü teâlâya kavuşmuşlardır. Bu halkanın başındaki zât, Müceddidi elfi sânî lakabına sâhib olan fieyh imâmı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleridir. Bu büyüklerin bereketlerini müşâhede için çıkdık. Hâfız Sa’dullah “rahmetullahi aleyh” müceddidiyye yoluna tam birbağlılıkla bağlandı. Tam bir gayret ile bu yolun sülûkunu yapıp temâmladı. Allahü teâlânın seçkin kullarından oldu. Mazheri Cânı Cânân hazretleri onun için buyurdu ki: Tevâzu’ hâli kendisinde son derecede idi. Eğertalebelerinden biri bir şahsı incitse, o şahsa kendisi gidip özr dilerdi. Bunoksanlık benden kaynaklanmakdadır, benim için onu afv eyle derdi. Hattâ ayaklarına kapanırdı “rahmetullahi aleyh”. Nevvâb Hân Fîrûz onun talebelerinden idi. Huzûrunda şöyle dedi:Seyyid Hasen Nümâ “rahmetullahi aleyh” her kim için isterse onun rü’yâsında Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” görmesini sağlıyor. Bununüzerine Hâfız Sa’dullah hazretleri buyurdu ki: Biz her kim için istersek, ikidef’a Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” rü’yâsında görmekle şereflenmesini sağlarız. Bu gece Fâtiha okuyup, Resûlullahın mubârek rûhâniyyetine müteveccih olarak uyu. Söylediğini yapdı. Resûlullahı rü’yâdagörmekle şereflendi. Yüz rupye hediyye etmeye niyyet etdi. Bir Fâtiha dahâ okuyup tekrâr uyudu. ikinci def’a Resûlullahı rü’yâda görmekle şereflendi. Yüz rupye dahâ hediyye etmeye niyyet etdi. Sabâhleyin HâfızSa’dullah hazretlerinin huzûruna gidip, yüz rupye takdîm edip, Elhamdülillah yüksek teveccühünüzle ni’mete kavuşdum, dedi. Bunun üzerine yüksek firâsetleriyle anlayıp, ikinci yüz rupye nerede buyurdu. Mahcûb olup,onu da takdîm etdi. Mazheri Cânı Cânân hazretleri onun için buyurdu ki: ilmi zâhirde derin değildi. Sohbetlerinde keşflerden ve vâkı’âtdan bahs etmezdi.O sâdece hocasının dergâhında hizmetleri sebebiyle gönüle girmişdi. Fekat bâtın nisbeti çok yüksek ve kuvvetli idi. Dergâhında büyük bir kedi vardı. Hâfız Sa’dullah hazretlerinin tesarrufu ile kedi serçelere acıyarak ağzını açar ve kuşlar etrâfına toplanırlar, getirdikleri buğday dânelerini onun ağzına atarak oynaşırlardı. Onun tasarrufu ile pekçok kimse kurb makâmlarına ulaşmışdır.Hicrî binyüzelli senesi oniki şevvâlde vefât etdi. fieyh Sıbgatullah onunhalîfelerinden olup, mubârek bir zât idi. Bu fakîr onu ziyâret etdi “rahmetullahi aleyh”. fieyhüşşuyûh Muhammed Âbid “rahmetullahi aleyh” fieyh Abdül Ehad hazretlerinin Serhenddeki halîfelerinin büyüklerinden idi. ilmde, amelde, vera’ ve takvâda yüksek bir şâna sâhib idi. Nisbeti hazreti Ebû Bekri Sıddîka ulaşır. Çok ibâdet ve zikr yapardı. Teheccüd nemâzında Yâsini şerîf sûresini altmış def’a okurdu ve her ikirek’atden sonra zikr ve murâkabe yapardı. Geceyi seher vaktine kadaribâdet ve ta’atla geçirirdi. Vefâtından önce altı ay ishâle yakalandı. Bu hastalığı sırasında, her gece teheccüd nemâzı kılmaya kalkar ve otuzbeş Yâi şerîf okurdu. Yirmi bin kelimei tevhîd söyler. Nefesini tutarak da binnefy ve isbât zikri yapardı. [Lâ ilâhe illallah söylerdi.] Kur’ânı kerîm ve salevâti şerîfe okurdu. Bunları kendine vazîfe edinmişdi. Bir def’asında, Serhend şehri hâkimi baskın yaparak, hayvanları toplayıp götürmüşdü. Bu sebeble fieyh Muhammed Âbid hazretleri yirmi sene et ve ondan yapılan yiyecekleri yimedi. Dehlîye yolculuğu esnâsında halâlinden te’mîn etdiği basit bir azıkdan başka birşey yimezdi. Her işinde azîmetle amel etmeyi gözetirdi. Herkes tarafından tam bir hürmet görmüşdü ve herkes ona mürâce’at ederdi. Dergâhı, Allah adamlarının barınağı idi. Âlimlerden ve sâlihlerden ikiyüze yakın kimse, onun zikr ve sohbet halkasında bulunurdu. Pekçok tâlib onun teveccühleriyle Makâmâtı Ahmediyyenin nihâyetine kavuşdu.Onun mubârek sohbetinde, benliğinden kurtulup, yüksek ahlâka, fenâ vebekâya kavuşan kimseler sayılamayacak kadar çokdur. Hadîsi şerîf ve fıkh dersinden sonra, kıbleye doğru oturarak, murâkabe yapardı. Her kim huzûruna giderse, onun kalbine zikri ve cem’iyyet nûrlarını yerleşdirirdi. Cum’a günleri huzûrunda pekçok kimse toplanırdı. Mubârek nazârına muhâtab olan herkesin kalbine teveccüh ederekzikr eder hâle getirirdi. Birisi ona, bu kimseler zikri kalbîyi aslâ bilmezler. Kalbin tabiî hareketini ve zikr etme hareketini birbirinden ayıramazlar diye söyleyince, buyurdu ki: işler Allahü teâlânın kudretindedir. Bir kimsenin bildirmesi ile olmaz. Bir büyüğün nazârıyla zikri kalbîye kavuşankimse, bunun netîcesini ve fâidesini kabrde görecek ve bilecekdir. Çünki, zikri kalbînin nûrunun bereketiyle îmânını kurtaracakdır. Tarîkai Ahmediyyenin nûrları, fieyh Muhammed Âbid hazretlerininbereketi ile her tarafa yayıldı. Bu yola bağlılık, revâç buldu. Bu sebeble,gayb âleminde onun lakabı “ElKâsım li hazâinillah: Allahü teâlânın hazînelerini taksîm eden”dir. Bir gün bir mescide gitmişlerdi. Orada bir şahs kendine mürîdedindiği bir cemâ’at ile bulunuyordu. Oraya gelenleri de mürîd ediniyordu. Hâlbuki bu şahsın bâtınında, sofiyyei aliyye arasında meşhûr olan nisbet ve Allahü teâlâ ile berâber olma nûru yokdu. Bu işe ehil değildi. Tesavvuf büyüklerine göre, kalbin fenâsı hâsıl olmadan, evliyâlığa âid vâridâta ve güzel ahlâka kavuşmadan, mürîd edinmek harâmdır. Muhammed Âbid hazretleri, o şahsın hâline acıdı. Ona bir müddet teveccüh etdi ve vilâyeti kalbî mertebesine kavuşdurdu. O sırada huzûrunda bulunan yüksek hocamıza,ya’nî Mazheri Cânı Cânân hazretlerine iltifâtederek, onun hâlini tasdîk etmesini istediler. Sâdece bir teveccühünüz ileonun kalbi zikr eder hâle geldi. Onun kalb latîfesi nûrlandı. Sıcak bir hava gibi kendi aslına doğru uçdu. Kalbin fenâsından çok şeye kavuşup,âlemi emrin seyrine yöneldi. Tecellii ef’ale erişip, fenâ hâsıl oldu. Böylece tarîkat icâzeti alacak hâle geldi diye, arz etdi. Bunun üzerine söylediğiniz doğrudur, bize de aynı hâller ma’lûm oldu, buyurdu. Bir gün bir kabristanın yanından geçiyorlardı. Kısa bir müddet orada yatan mevtânın hâllerine teveccüh edip, murâkabede bulundu. Sonrabuyurdu ki: Bu bîçâreler, feyz istiyorlar. Onlara teveccüh etdiler. Bu fakîr,hocam Mazheri Cânı Cânân hazretlerinden bizzat işitdim. Buyurdu ki, osırada ben de orada idim. Kabrdekilere teveccüh etdiği sırada hakîkatı Muhammedî “sallallahü aleyhi ve sellem” zuhûr etdi. Onun teveccühü ile o kabristandaki bütün ölüler bu makâmın bereketlerine ve nûrlarına kavuşdular. Muhammed Âbid hazretleri, Harameyni şerîfeyni ziyârete yürüyerek gitdi. Serveri kâinâtın “sallallahü aleyhi ve sellem” iltifâtlarıyla şereflendi. Buyurdular ki: Öteden beri kavuşma arzûsu, içimde yanan birateşdi. Aslâ sönmüyordu. Nihâyet Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” inâyeti ile sükûn buldu ve maksad hâsıl oldu. Pekçok talebe orada sohbetinden feyz aldılar. Bir şahs Medînei münevverede pekçok riyâzet, mücâhede ve nâfile ibâdetlerle meşgûl olurdu. Serveri âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, [rü’yâda] o şahsın Muhammed Âbid hazretlerinin huzûruna gidip, feyz almasını emr buyurdu. Bunun üzerine onun huzûruna gitdi. Onu mücâhedelerden men’ edip, ibâdetde orta bir yol tutmasını emr etdi. Fekat o şahs ağır riyâzetleri âdetedindiğinden söylediklerine uymadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o şahsa, Muhammed Âbid hazretlerine tâbi’ olmasını ve sohbetlerine devâm etmesini tekrâr emr, buyurdu. Nihâyet onun sohbetinden istifâde edip, güzel bir şeklde yetişdirmesiyle yüksek makâmlara ulaşdı. Muhammed Âbid hazretleri hicrî binyüzaltmış senesi onsekiz Ramezânda vefât etdi. Pekçok halîfesi vardır. Hâce Mûsâ Hân MahdûmiA’zamî Dihbîdî, vera’ sâhibi, muttekî, keşf, kerâmet ve tasarruf sâhibi birhalîfesi idi. Mâverâünnehr bölgesinde, insanları irşâd husûsunda zemânının bir tânesi idi. Çeşidli beldelere oniki halîfe göndermişdir. Birgün talebelerinden birine buyurdu ki: Senin bâtınında bir bulanıklık görüyorum.Bunun sebebi nedir? Meğer o dervîş şübheli birşey yimiş. Dergâhın yemeğinden başka birşey yimedim dedi. Nihâyet bir boyacının evinde hazi Gavsüssakaleynin “radıyallahü anh” rûhu için verilen yemekden yidim, diye i’tirâf etdi. Herkesin yemeğini yimemeli demişdim. Bir dahâ kimsenin yemeğini yime diye îkâz etdi. Muhammed Âbidin bir talebesi Mirzâ Muzafferdir. Mirzâ Muzaffer“rahmetullahi aleyh”, vaktlerini ibâdet ve ta’atla ma’mûr etmekde, bâtınnisbetinin kuvvetliliğinde hâllerinin ve vâridâtlarının çokluğu eşsiz idi. Onuntalebelerini gördüm. Bu yolun erbâbında bulunması zarûrî olan şeyler onların gönüllerinde mevcûddu. Onun vefâtından sonra, talebelerinden birinde kuvvetli bir kabz hâli meydâna geldi. iki sene bu hâl devâm etdi. Nihâyet hocasının mezârı şerîfine gitdi. Dahâ hocasının mezârının temîz toprağını görür görmez hâlleri düzeldi. Derhâl kendi nisbetine kavuşdu. Muhammed Âbidin bir talebesi Muhammed Mîrdir. Muhammed Mîr“rahmetullahi aleyh” bâtın nisbetinin yüksekliği, unutulmuşluk, inzivâ veinsanları irşâd husûsunda mümtâz idi. Sâlih bir kimseden işitdim, dedi ki:Yirmi kimse onun sohbetinde vilâyetin fenâ ve bekâ mertebesine ulaşdı.Bir cin ona talebe olmak istedi ve günlük ne kadar masrafınız olursa getiririm diye arz etdi. Başkasının malını getirir düşüncesiyle kabûl etmedi. Muhammed Âbidin talebelerinden biri de fiâh Abdülhafîzdır. Sofî Abdürrahmân, Mîr Behâdır, Dervîş Muhammed, Muhammed Hasen gibikıymetli halîfeleri “rahmetullahi aleyhim” kurbı ilâhî makâmlarıyla mümtâz idiler. Hak tâliblerini irşâdıyla meşgûl olurdu. Bu halîfelerden birini ziyâret etdim. fieyh Muhammed Mîrin kız kardeşi “rahmetullahi aleyhâ” asrının hanım evliyâsındandır. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”çok yakınlığı ve yardımlarına çok kavuşmakla mümtâz idi. Ondan şaşılacak rü’yâlar nakl edilir. istediği her kimsenin hâlini Resûlullaha arzeder ve cevâbını alırdı. Vilâyet ve nübüvvet nûrunda sahîh keşf ile mümtâz olan büyüklerden biri buyuruyor ki, o sâlihâ hanımın evi Resûlullahın“sallallahü aleyhi ve sellem” nûrlarıyla dolu idi. Resûlullaha muhabbetinin çokluğundan fakîrlik ve ihtiyâç hâline düçâr oldu. Nitekim hadîsi şerîfde şöyle buyurulmakdadır: (Fakîrlik beni sevene selden dahâ çok hızlıdır…) Fakîrliğin sıkıntısına tahammül edemeyip, Afganistana gitmekistedi. Fekat Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onu bundan men’edip, fakîrliğe sabr etmesini emr buyurdu. Çünki fakîrlik, Allahü teâlâyayakınlığa ve Onunla berâber olmaya vesîledir. (Allahü teâlâ sabr edenlerle berâberdir) (Bakara sûresi 153). DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin nesebi ve doğumu ilâhî nûrların kendisinde zuhûr etdiği, âsâr ve huzûr kaynağı veagâhî olan, tarîkai Ahmediyyeyi devâm etdiren, sünneti nebeviyyeyi ihyâ eden, asrının bir dânesi, fiemseddîn Habîbullah hazreti Mirzâ CânıCânân “radıyallahü teâlâ anh” seyyidlerdendir. Nesebi şerîfi yirmisekizgöbek sonra Muhammed bin Hanefiyye vâsıtasıyla Emîrülmü’minînhazreti Alî Mürtezâya “kerremallahü vecheh” ulaşır. Kıymetli dedeleri büyük ümerâdan idiler. Timûriyye Sultânlarının yakınlarından olup, üstünvasflar ve beğenilen hasletlere sâhib idiler. Mürüvvet, adâlet, şeceât, cömerdlik ve dîne tam bağlılıklarıyla tanınmış kimseler idiler. Dedesi EmîrAbdüssübhân, mevki’ ve makâm sâhibi olmasına rağmen, Çeştiyye tarîkatında yüksek hâller sâhibi idi. Seher vaktlerinde kalkar, muhabbet gözyaşları dökerdi. insanları irşâd ile meşgûl olurdu. Talebelerinin hepsizikrle meşgûl idiler. Teheccüde kalkarlardı. Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin ninesi, vezîr Esed hânın kızkardeşi idi. Üstün vasflar sâhibi eşsiz bir hanımdı. Onun sohbetinin bereketiyle Esed hân, Ehli sünnet vel cemâ’at yolunu tanıyıp, mânevî yöndençok şeylere kavuşdu. Cansız varlıkların tesbîhini işitirdi. Zevk ve şevk hâlinde olup, muhabbeti ilâhiyye ile dolu idi. Zâhirî ilmleri de öğrenmişdi.Mevlânâ Celâleddîni Rûmî hazretlerinin (Mesnevî)sini okuturdu “rahmetullahi aleyhimâ”. Babası Mirzâ Cân mevki’ ve makâmı terk edip, fakîrliği ve kanâ’ati tercîh etdi. Servetini Allah için fakîrlere dağıtdı. Kızını evlendirmek için ayırdığı yirmibeşbin rupye mikdârındaki altını, bir dostunun şiddetli sıkıntıda olduğunu işitince, temâmen ona hediyye etdi. Güzel ahlâkda ve üstün vasflarda zemânın en seçkini idi. Vefâkârlık, hayâ,şükr etmek, sabr, onun tabî’ati hâline gelmişdi. Bir def’asında evininönüne kabak dikmişdi. Hizmetcisi; hem tevekkül da’vâsındasınız, hem dekabak mı yetişdiriyorsunuz. Yokluk vaktinde onun yaprağını yerim diyedüşünüp, sebeblere i’timâd etmiş olmayasın dedi. Hizmetciye bu sözüAllahü teâlânın söyletdiğini kabûl edip, kabak fidesini kökünden sökdü.Uzlet ve inzivâyı tercîh edip, iki cihân şerefini Allahü teâlâyı anmakda gördü. Tesavvufa yöneldi. O zemânda kuvvetli cezbeler ve açık tasarruflarıyla meşhûr olan hazreti fiâh Abdürrahmândan Kâdiriyye tarîkatını aldı. O zâtın sohbetinin bereketiyle yüksek hâllere kavuşdu. Vaktlerinizikr, tâ’at ve Kur’ânı kerîm okumakla ma’mûr etdi. Bir def’asında hocası enbe denilen meyveyi yiyordu. Ekşi olduğu için meyvenin suyunu ağzından yere dökdü. Hocasına son derece bağlılığı sebebiyle nezâket vemakâmını bir tarafa bırakarak hocasının ağzından yere dökdüğü suyu di yalayıp, yutdu. Bu hareketinin ve kendini hiç saymasının bereketiyle yüksek bir hâle kavuşdu “rahmetullahi aleyhimâ”. Mazheri Cânı Cânân hazretleri 1111 [m. 1699] veyâ 1112 [m. 1700]yâhud 1113 [m. 1701] senesinde Ramezânı şerîfin onbirinde Cum’a günü fecr vaktinde doğdu. O güneş doğup cihânı aydınlatdı. Ebced hesâbına göre “Tulû’u şemsilmille ve’ddîn tevellüddü sâhibi şer’” sözü onundoğum târihini gösterir. Onun doğumunda iki fark dışında diğer husûslar,Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile aynıdır. Bu sebeble rüşd ve hidâyet eserleri kendisinde zuhûr etdi. Dahâ küçük yaşda iken, rüşd ve hidâyet alâmetleri görülüyordu. Alnında anlayış ve zekâ nûrları parlıyordu.Firâset sâhibleri onun yaratılışındaki üstünlüğü görüp, bu çocuk kemâl sâhiblerinin rehberi olur, zemânında herkesden önde olur derlerdi. Bu sebeble babası onun ilm öğrenmesine, ta’lîm ve terbiyesine çokönem verdi. Dahâ küçük yaşda iken, olgunlaşması için, ona zemânın kıymetini anlatırdı. Vakt ve ömr pahâ biçilemeyecek derecede kıymetlidir.Boş yere geçirilmemeli derdi. Ona pâdişâhlık âdâbını, askerlik bilgilerini ve çeşidli mahâretleri öğretdi. Kendisine, eğer sen emîr olsan, hünersâhiblerinin kadrini bilirsin derlerdi. Eğer gönlümüz istediği şeklde fakr veterki tercîh etsen, san’at ve hüner erbâbına ihtiyâç kalmaz. Sonra ona herfende mahâret nasîb oldu. Her san’atın mâhirleri san’atlarının inceliklerini ondan sorup öğrenirlerdi. Onunla görüşen her san’at erbâbı, o san’atda onun mütehassıslığını kabûl ederdi. Güvenilir bir kimseden, onun elbiseyi elli dürlü biçdiğini işitdim. Buyurdu ki: Silâhları kullanmakda o kadar mahâret kazandım ki, yirmi kişi kılıçlarını çekip bana hücûm etseler, benim elimde de sâdece ağaçdan bir sopa olsa, onlardan birisi bile beni yaralayamaz. Bir def’asında, birisi, akşâm nemâzının selâmını verdiğim sırada, karanlıkda bana hançerle saldırdı. Hançeri onun elinden aldım. Tekrâr eline verdim. Yine saldırdı. Elinden alıp, geri verdim. Yedi def’a alıp verdim.Nihâyet özr dileyip ayaklarıma kapandı. Yine bir def’asında yolda azgın bir fil geliyordu. Ben de at üzerinde karşıdan geliyordum. Filin sâhibi bana, yaklaşma, kenâra çekil diye bağırdı. Böyle bir hayvândan kaçmaya gönlüm râzı olmadı. Fil tam bir kızgınlıkla, beni hortumuyla sarıp kaldırdı. Belimden hançeri çekip, filinhortumuna vurdum. Fil feryâd ederek beni bırakdı. Allahü teâlânın lütfuile kurtuldum. Bir def’a bir savaşda idik. Savaş o kadar şiddetli idi ki, iş ok ve mızrak kullanmaya düşdü. Bindiğim filde kumandan benimle birlikde idi. Benim korkduğumu zan ediyordu. O sırada ben bir şi’r okumaya başladım.Kumandan benim bu hâlime çok şaşdı. Yine kendileri şöyle anlatmışdır: Dokuz yaşında iken hazreti ibrâhîmi “aleyhisselâm” rü’yâda gördüm. Çok iltifât ve ihsânlarına kavuşdum.O yaşlarımda her ne zemân hazreti Ebû Bekrden “radıyallahü anh” bahs edilse, mubârek sûreti bana görünürdü. Onu def’alarca baş gözümle gördüm. iltifâtlarına kavuşdum. Buyurdu ki: Bir gün bir şahs, babamın huzûrunda, önceki sûfîlervahdeti vücûd ehli idiler. Hazreti Müceddid “radıyallahü anh” ise vahi şühûdu tercîh etdiler, dedi. Bunlar konuşulurken, o sırada güneşışığı gibi bir nûrun parladığını ve hazreti Müceddidin o nûrlar arasındagörünüp, bana oradan kalkmamı işâret buyurduğunu gördüm. Bunubabama anlatdım. Anlaşıldı ki sen, imâmı Rabbânî hazretlerinin yolundan istifâde edeceksin, dedi. Buyurdu ki: Allahü teâlâ benim tabî’atımı son derece mu’tedîl yaratmış. Benim yapıma Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” süni seniyyesine uyma hasletini yerleşdirmişdir. Buyurdu ki: Çocukken babamla berâber, hocası hazreti fiâh Abdürrahmânı “rahmetullahi aleyh” ziyârete gidiyordum. fiâh Abdürrahmân kerâmet sâhibi birisiydi. Ancak, nemâz kılarken pek dikkat etmezdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine ri’âyet etmiyen kimse rehberliğe lâyık değildir, diye gönlümde ona karşı bir soğukluk vardı.Babamın bana, ona bî’at etmemi teklîf etmesinden de korkuyordum.Bir gün babama hazreti fiâh Abdürrahmân nemâz kılarken niçin dikkatli değildir diye sordum. Onda sekr hâli gâlibdir. O ma’zûrdur, dedi. Nemâzda sekr hâli gâlib, diğer işlerde ise uyanık hâldedir, dedim. Babamhayret ederek, Allahü teâlâ sana akl ve zekâyı pîrimize i’tirâz edesin diye mi verdi, dedi. Bu söz onun şeyh Abdürrahmân hakkındaki düşüncelerinden vaz geçmesine sebeb oldu. Buyurdu ki, aşk ve muhabbet heyecânı benim hamurumun mayasıdır. Çocukluğumdan beri bende güzel şeylere karşı tam bir meyl vardır. fiöyle hâtırlıyorum, altı aylık çocuk iken, güzel biri beni kucağına alıp,bir köşede emziriyordu. Onun güzelliği bana çok te’sîr etdi. Gönlümona tutuldu. Onu görmeden edemiyordum. O ayrılınca ağlıyordum. Beşyaşına girince, benim âşıklığım dillere düşdü. Halk arasında bu çocuk âşıkbir mizâca sâhibdir diye yayıldı. Buyurdu ki, bendeki muhabbet hâli o dereceye ulaşdı ki, güzelkimselerin cismlerine âid özellikler benim tabî’atımda görülüyordu. Bir günsıtmalı bir genci gördüm. Ben de sıtma oldum. O genç ilâç içdi iyileşdi.Ben de iyileşdim. Mehtâblı bir gece yarısı idi. Evin kapısı da kapalı idi. Ogenç ansızın evde görünüverdi. Yâsemin ağacının çiçeklerini toplamışdı. O çiçekleri benim başıma koydu ve gözden kayboldu. O çiçekler sabâha kadar yatağımın üzerinde kaldı. Buyurdu ki, her kimin gözü ve yüzü aşk zevallılığı toprağında eskimemişse, hadîsi şerîfe muvâfık olarak, Allahü teâlâya secde eden kimsenin secdesinin şevkinin lezzetini ne bilir. Ba’zı ilâhî tecellîler, gözücezb eder. Ba’zıları ise, zülüf kemendi ile yakalar. Tecellîlerde yanak vebenin görünmesinin te’sîrinin zevki ayrı ayrı muhabbetle anlaşılır. Hâce Hâfız fiirâzî, fieyh Fahreddîn Irâkî ve fieyh Evhâd Kirmânînin“rahmetullahi aleyhim” şi’rlerinde tecellîlere işâret olarak söylediklerita’bîrler doğrudur. fii’rlerinde güzel dilber, aşk bîtablığı ma’nâsında kullanılmış olup, hakîkî güzelin cemâlinin cezbesidir. Çünki, dilberde zuhûreden güzellik, hakîkî güzelin parıltısıdır. Evhâd Kirmânînin dîvânında şöyle denilmekdedir.

Nazm:

Körün gözü olsa da görünme boşanadır,

Bu cihân cemâlin aynasının aynasıdır.

Güneş, ay, erd ve semânın hepsi şeklin aynasıdır,

Kendi perdesinde âşık için bir süs vardır.

Bu husûsda Ârifi Câmî “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurmuşdur: Mukaddes iklimin dışına mahbûb çadır kurdu, Âfak ve enfüse tecellî etdi. Onun ışığından bir parıltı güle düşdü, Gülden bülbülün cânına bir ateş düşdü. Yanağı o ateşin ışığıyla aydınlandı, Her kâşâne yüz pervâneyi yakdı. Aşkı mecâzî, katı, donmuş gönüllerin yanması için ilâhî bir ateşdir.Ancak, bu ateş kavuşma olmamak şartıyladır. Çünki, kavuşma gönüldeki ateşi soğutur. Bundan dolayı aşk ateşi bulunmayan kimse, tarîkata lâyık değildir. Buyurdular ki, güzel, islâm dîninin güzel gördüğü şeydir. Çirkinde, islâm dîninin çirkin gördüğü şeydir. Vera’ ve takvâ yolunda nûr ve safâ varsa da, muhabbet yolunda yanma ve erimeden zevk alma vardır. Nakledildi ki, Mugîs adında bir şahs, hazreti Âişei Sıddîkanın “radıyallahü anhâ” câriyesi Berîreye âşık olmuşdu. Berîre her ne zemân pazara çıksa,onun peşini ta’kîb eder ve göz yaşı döker, hep âh çekerdi. Sakalı göz yaşıyla devâmlı ıslanırdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onun buhâline acıdı. Berîreye onunla nikâhlanmasını tavsiye buyurdu. Berîre,yâ Resûlallah, bu husûsda vahy gelirse o zemân kabûl ederim, yoksa kabûl etmem. Çünki ben onu görünce râhatsız oluyorum, dedi. Bu sözüzerine Mugîs aşk derdiyle oradan sür’atle uzaklaşdı. Bunun üzerineResûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kim âşık olur, aşkını gizler, iffetini muhâfaza eder, sonra ölürse, şehîd olarak ölür) buyurdu. Bu hai şerîfi Dârimî rivâyet etdi. Muhabbetin te’sîrine dâir nâdir haberlerden birini şöyle anlatdılar.Bir âşık ayrılık ateşine dayanamayıp, kendini denize atdı ve boğuldu. Sevgilisi onun ölüm haberini işitip, onun üzüntüsünden o da kendini denizeatdı. Her ikisini de arayıp, bularak denizden çıkardılar. Muhabbetleri sebebiyle birbirine sarılmış olduklarını gördüler. Beyt: Bir kimseyi kılıcın ikiye böldüğünü çok gördüm, Aşk kılıcını gör ki, iki kimseyi bir yapdı. Buyurdular ki: Zevallı âşık gözetleyiciler karşısında tâkad getiremeyip, sevdâ ile o kadar dîvâne oldu ki, sevgilisini yaralamak istiyordu. Birisi kusûru nedir dedi. Onun kusûru gönlümü darmadağınık yapmasıdır,dedi. Göğsünü yarıp, kalbini çıkardı, hançerle parça parça yapdı. Buyurdular ki: Bir âşık, sevgilisini başkalarının meclisine gitmekdenmen’ etdi. Sevgilisi, güzelliğinin gurûrundan onun sözünü dinlemedi.istediği yere gitdi. Bîçâre âşık, bir müddet gayretinden gamlandı. Gayret ateşi zevallı cânını yakdı ve öldü. Onun ölümünü sevgilisine bildirdiler. Sevgilisi yapdığına çok pişmân oldu. Çok kısa bir süre sonra rûhu sevgilisinin rûhunun peşine takılıp o da öldü. ikisini birlikde defn etdiler. Beyt: Cehennemde yanayım eğer Cennetde hevesim varsa, Senin bulunduğun mahâlleden bir karış bana yeter. Buyurdular ki: Bir tavus kuşu güzel bir kadına âşık oldu. Başı etrâfında dolaşıyor. Kadın hayvanların âşık olduğu kimse diye insanların diline düşdü. Kadın insanların bu kınamasından gayrete gelip, tavus kuşunu çağırdı. Tavus kuşu oynayarak yanına geldi. Kuşa gözünü bana çevir, dedi. Canıyla oynayan âşık tavus, gözünü çevirdi. Kadın tavusun gözüne mil çekip, kör etdi. Diğer gözünü de çevir, dedi. Çevirince ona damil çekdi. Tavus, toprak üzerinde çırpınıp bir müddet sonra âşık olduğukadının ayakları dibinde öldü. Böyle bir zulmün pişmanlığından birkaçgün sonra o kadın da öldü. Buyurdular ki: Merhametsiz bir genç, üveyk kuşu çiftinden birini avladı. Diğeri ondan ayrı kalmak ve yalnızlık acısına tehammül edemeyip,kendini helâk etmek istedi. Çerçöp toplayıp, kanatları üzerine yığdı.Bir ateş parçasını gagasıyla alıp, o çerçöp üzerine koydu. Kendini ateşe verip, şöyle dedi: Beyt: Halîlullah gibi benim gönlümde bir ateş var, Bu ateşi kendimde gül sayıyorum. Buyurdular ki: ilkbehârda bir bülbülün kafesine gül asdılar. Bülbül,yüzünü o gülün yaprağına sürüp, veznli iniltiler yapmağa başladı. Uzunbir müddet feryâdlar etdi. Ansızın sesi kesildi. Bir müddet sonra öldüğünü görmüşler. Beyt: Dostun çadırında ölmeğe şaşılmaz, Can çıkdıkdan sonra yaşamaya şaşılır. Bu kitâbın yazarı fakîr (Abdüllahi Dehlevî) der ki: Muhabbet yolunun nice koşan yolcuları vardır ki, dostun muhabbetinin îcâbı alevleniptutuşarak can vermişlerdir. iki cihândan ellerini çekmişler. Mahbûbun (sevgilinin) müşâhedesine dalmışlardır. Allahım! Beni, Senin muhabbetinle dirilt. Muhabbetinle rûhumu al. Muhabbetinle beni haşr eyle. Buyurdular ki: Babam şöyle derdi: “Senin ayağın bize bereketligeldi. Senin doğduğun sene, elimi dünyâya âid bağlardan çekdim. Fakrve kanâ’at devletini seçdim.” Babamın sohbeti bereketi ile tabî’atımda terk ve tecrîde rağbet meydâna geldi. Fakrı, zenginliğe tercîh hâsıl oldu. Buyurdular ki: Onaltı yaşındayken babam vefât etdi. Vefât ederkenşöyle vasıyyet etdi: Ömrünü fâidesiz meşgûliyetlere sarfetme. Babanı, başında, hayâtda say. Babanın varlığından maksad, hüner sâhibi olmanı vekemâle ermeni te’mîn etmekdir. Buyurdular ki: Babamın vasıyyetinin bereketiyle, vaktlerimi, ilm, amelve dostların, sevdiklerimizin sohbetine ayırdım. Bu husûslarda ömrümden ve hayâtımdan büyük pay aldım. Buyurdular ki: Babamın vefâtından sonra, benim iyiliğimi isteyenler,dedelerime pâdişâhlıkdan mîrâs kalan makâmı edinmeye teşvîk etdiler. Pâdişâhın mubârek gidişâtına yapışmamı söylediler. Her nasılsa, pâdişâh nezle hastalığına yakalandı. Serâya çıkmadı. O gece, bir rü’yâ gördüm. Bir büyük zât, mezârından çıkıp, külâhını başıma koydu. O zât, Hâce Kutbüddîn “kuddise sirruh” idi. Bundan sonra, gönlümde hiç, makâm ve mevki’arzûsu kalmadı. Gönlümü dervîşleri ziyâret arzûsu kapladı. Nerede kemâlsâhibi birini işitsem, onun ziyâretine giderdim. Bir def’asında zemânın meşâyihinden olan fieyh Kelîmullah Çeştîyi “rahmetullahi aleyh” görmekiçin gitdim. Hadîsi şerîf dersi yapıyordu. Hadîsi şerîfde şunlar anlatılıyordu: Cinnîlerden bir ifrit Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” hücûm etdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onu yakalamak istedi. Süleymân aleyhisselâmın düâsıyla tasarrufda bulunmadı. Hâtırıma, acabâ şeyhhadîsi nasıl açıklayacak diye geldi. Bunun üzerine Kelîmullah Çeştî şöyle buyurdu: Bu hadîsi şerîfden, şeyhinin izni olmadan yabancı mürîde tasarrûfda bulunmamak lâzım olduğu anlaşılmakdadır. Buyurdular ki: fiâh Muzaffer Kâdirînin ziyâretine gitmişdim. Birisiona, “Zemânımızda ebdâl ve evtâd var mıdır?” diye sordu. Cevâbenşöyle buyurdular: Hiçbir zemân dünyâ, Allah dostlarından boş değildir.Ebdâli ziyâret etmek istiyen, bu gence baksın diyerek, beni gösterdi. Hâlbuki o sırada tarîkata girmemişdim. Fekat şeyh benim hakkımda bu sözü firâsetiyle söyledi. Buyurdular ki: fiâh Gulâm Muhammed Muvahhidi ziyâret etmişdim.Onun dergâhı, sabr, kanâ’at, zühd ve tevekkül bakımından hazreti Cüneydin “rahmetullahi aleyh” dergâhına benziyordu. Buyurdular ki: Mîr Hâşim Câliserîyi ziyâret etmişdim. Sohbet sırasında hocalarının Kur’ânı kerîmi beş bin kerre hatm etdiğini söylediler. Mîr Hâşime buyurdular ki; Ölümün yakındır. Keşmîrde bir yeredefn olunacaksın, diye ilhâm olundu. Mîr Hâşim “rahmetullahi aleyh” Keşmîrdeki o yere gitdiler. işte Mazheri Cânı Cânân hazretleri, böyle birçok büyüğü ziyâretedip, onların sohbetlerine, nazâr ve teveccühlerine kavuşdu.

BEŞİNCi BÖLÜM

Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin Seyyid Nûr MuhammedBedevânîden “rahmetullahi aleyh” istifâdesi, ona talebe olması: Buyurdular ki: Onsekiz yaşında idim. Bir zât bana Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin büyüklüğünden, kemâlâtından bahsetdi. Onun üstün vasflarını işitince, gayrı ihtiyârî kalbim ona tutuldu. Huzûruna erişmek se’âdetine kavuşmak arzûsu peydâ oldu. Huzûruna gidip,o hazretin ma’rifet yağdıran mubârek yüzünü görmekle şereflendim. Dînin emrlerine ri’âyet eden, sünneti seniyyeye uyan, Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmış bir zât olduğunu gördüm. Mubârek sohbeti kalbe safâ veriyor, câna can katıyordu. iyice anlamışdım ki, arayanlar maksâdaonun huzûrunda kavuşuyor. Ölmüş kalbler onun huzûrunda dirilip, itminâna eriyor. Hakka kavuşmak orada müyesser oluyordu. Bana niçin geldiniz buyurdular. istifâde için geldim, diye arz etdim.istihâresiz talebe kabûl etmezler, tarîkatı telkîn buyurmazlardı. Fekat Allahü teâlânın lutf ve ihsânıyle hiç duraklama göstermeden, bu fakîre teveccüh buyurdular. Beş latîfem Allah mubârek ismini zikr etmeye başladı. Bir teveccühle beş latîfenin Allahü teâlâyı zikr etmesi, sâlikin tecellii sıfata mazhâr olması, o büyüklerin husûsiyetlerindendir. Teveccühübâtınıma öyle te’sîr etdi ki, kendimi aynada onun sûretinde buldum. Gönlümde ona karşı tam bir muhabbet ve derin bir bağlılık hâsıl oldu. Talebelerin hâllerine son derece dikkat eder, harâmlardan sakınmayı tenbîh ederdi. Bir gün yolda giderken, her nasılsa bir nâmahreme gözüm takıldı. Huzûrlarına varınca, buyurdu ki, sende zinâ zulmeti görülüyor. Herhâlde gözün bir nâmahreme değmiş, buyurdu. O sırada bana teveccüh etdiler. O yersiz bakışın zulmetini kalbimde buldum. Bir gün de yolda bir serhoşa rastladım. Huzûruna vardığımda: “Bugün sizin bâtınınızda içki zulmeti görülüyor. Her hâlde içki içen birine rastlamışsınız” buyurdu ve bana nazâr etdiler. içki zulmetini kendimde gördüm. Buyurdular ki: Fâsıklarla karşılaşmak bu bâtın nûrunu hep bulandırır. Mâzallah! Bir kimse günâh işlese, hocam onu fark ederdi. Aynı şeklde talebelerinin yapdığı işlerin nûrlarını onların bâtınlarında görürdü.Eğer kelimei tehlîl okuyup, huzûruna gitsem, bugün kelimei tayyîbeyitekrâr etmişsiniz, buyururdu. Salevâtı şerîfe okuyup, gidince de, bugün sizde salevâtı şerîfe nûrları görünüyor, buyururdu. Bir gün, salevâtı şerîfede adede ri’âyet edilmedi, buyurdu. Fakîr, evet, fekat adedi nasıl anlaşılır diye arz etdim. Nûrlar gül gibi yüz parçayaprak şeklinde görülür, buyurdu. Buyurdular ki: Bir gün hocamın emriyle susam kökünü ilâç yapmakiçin dövüyordum. inceldi mi buyurdular. Evet dedim. Sonra mubârek eliyle bakıp, henüz incelmemiş. Bir şey hakkında araşdırmadan konuşmamalı, yoksa söz yalan olur, buyurdular. Buyurdular ki: Hocam Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin sohbeti bereketiyle kısa zemânda tarîkat hâlleri ve keyfiyyetleri bâtınımı kapladı. Peşpeşe gelen cezbeler kalbimden mâsivâ sevgisini boşaltdı.Allahü teâlâya yakınlık hâli beni kapladı. Kimseye ülfet ve yakınlık bırakmadı. fievkin verdiği bîtablıklardan bende uyku, yime, içme kalmadı. Başım açık,ayağım yalın vîrânelerde dolaşıyordum. fiiddetli açlıkdan biraz ağaç yaprağı yiyordum. Zemânımın çoğu murâkabeye dalmakla geçiyordu. Teveccüh ve bekleyiş gönlümü hakîkatlerin hakîkatine çeviriyordu. Nihâyet kalblatifesi gereğince huzûr ve ihsân hâli ele geçdi. (Allahü teâlâya Onu görür gibi ibâdet etmek) hâli hâsıl oldu. Mahviyyet, fenâ, bekâ, kalb erbâbıarasında bilinen maksûda kavuşmak nasîb oldu. Düşüncelerin gönüldedolaşması durumu kalmadı. Tevhîdin sırrı açıldı. Artık taşlar, kerpiçler bana mahbûbun sûretinde görünüyordu. Ba’zan da gayriyet önümde kaybolan bir hayâl oluyordu. Ve ağlamak benim sermâyem oldu. Âh ve inleme gönlümdeki bîtablığı artırdı. Ya Allahü teâlânın korkusundan ve günâh işlemekpişmânlığından, yâhud içimdeki yanma ve erimeden dolayı açıkdan yapdığım zikr, kalbimdeki inceliği artdırıyordu. Veyâ vecd ve hâl erbâbının keyfiyyetlerinin aksetmesinden gözlerimden yaşlar akıyor veyâ cezbe makâmının harâret ve bîtablığından gözyaşı cevheri sermâyem oluyordu. fii’r: Bir bülbül hoş renkli bir gülün yaprağını gagasında tutdu, O yaprak için inleme dolu hoş na’meler yapdı. Ona bu kavuşma için böyle inleme nedir dedim, Sevgili bize böyle yapınca görünmekdedir, dedi. Kalb latîfesinin aslıyle olan vuslat, şevk bîtablıklarına sebeb olup, güzellerin cemâlini görmeğe, zevk na’melerini ve ağlamalarını dinlemeye vesîledir. Hülâsa bir müddet zevk ve şevk ile geçdi. Sekr ve mestlik mâsivâyı unutdurdu. Nihâyet kalb latîfesinin saltanâtı sona erdi. iş dimâg latîfesine düşdü. fievk ateşi söndü. Âh ve inlemeye tâkat kalmadı. itminânve zevksizlik el verdi. Bu durumdan hocama şikâyet etdim. Son derece teessüfle, şimdi o keyfiyyetler nerede, bu tatsızlıklar mubârek olsun, buyurdu. Bu makâmda başka hâller hâsıl oldu. Cezbeler, teveccüh ve intizâr kalblatîfesini benden kapdığı gibi, dört latîfe ve nefs latîfesinde hâsıl oldu. Nefsin fenâsı, ahlâkı güzelleşdirme, istihlâk (kendini yok görme), izmihlâl(yok olma), ayn ve eserinin zevâli (cismin ve eserinin yok olması), eneninyok olması hâllerinin hepsi hâsıl oldu. Sıfat ve kemâlâtı aslâ âid ve kendimi tam yok olarak gördüm. ilmler ve ma’rifetler bu makâma uygun olarak el verdi. Nisbet nûrlarında genişlik peydâ olup, bedenimi kuşatdı. Dimâg latîfesinden kalbe akan düşünceler de gitdi, yok oldu. Hazreti Müceddid “radıyallahü anh” her latîfenin sülûkunu ayrı ayrı yapdırdılar. Onlardan sonra kalb latîfesi ve nefs latîfesinin sülûkunu yapdırmak ve bunların tehzîbi yerleşdi. Çünki, bu iki latîfenin içinde, rûh latîfesi, sır latîfesi,hâfî ve ahfâ latîfeleri de nûrdur ve safâdır. Kendi aslında fenâ ve bekâ bulur. Buyurdular ki: Dört yıl Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinden istifâde etdim. Tarîkat ta’lîmi için bana izn verdiler. Teberrüken hırkaı şerîf ihsân etdiler. Ehli sünnet ve cemâ’at i’tikâdına sarılmayı, sünnete uymayı ve bid’atden sakınmayı tavsiye buyurdular. Buyurdular ki: Hazreti fieyh Abdül Ehadin halîfesi fiâh Gülşen “rahmetullahi aleyhimâ” bize sordu ki: Pîriniz size hangi makâmın müjdesini verdiler. Bâtınî seyr ve sülûkunuz nereye ulaşdı. O bu fakîre bunları söylerken,o makâmın hâllerini ve vâridâtlarını kendimde görüyor ve onları izhâr ediyordum. O da bunları görerek hayret ve inkârla, sizin pîriniz yüksek da’vâlarda bulunuyor. Bu nisbet meşhûr kabrlerde bile yok, dedi. Fakîr, hocamSeyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin huzûruna varıp, fiâh Gülşen zâtı âlinizi inkâr ediyor ve şöyle şöyle diyor diye şikâyetde bulundum.Buyurdu ki, siz niçin ona gitdiniz. Onun ilmi Allahü teâlânın ilmi değildir ki,bir şeyi ihâta etsin. Biz peygamber değiliz ki, bizi inkâr küfrü îcâb etdirsin.Evliyâlık da’vâsında değiliz ki, bizi inkâr fıska götürsün. Lâkin fiâh Gülşenile görüşen ile görüşmemeli. Çünki bir kimse senin pîrini inkâr ederse vesen o kimseyle iyi olursan köpek senden dahâ iyidir. [Bu söz fieyhülislâmAbdüllahi Ensârînin “rahmetullahi aleyh” sözüdür.] Aradan bir sene geçmişdi. fiâh Gülşenle karşılaşdığımızda bana, Pîrini inkâr etdiğim için bana kırgın mısın, dedi. Ben de evet dedim. Bununüzerine şöyle dedi. Allahü teâlâ sizin pîrinizin kemâlini bana gösterdi. Birgün pazarda oturmuşdum. Oraya at üzerinde bir zât geldi. Bütün pazaraydınlandı. Birisi bu zât Mirzâ Cânı Cânânın mürşididir, dedi. Peşindengidip, girdiği eve girdim. Evi Beytullah gibi, nûrlar ve safâ dolu gördüm.Her taş ve kerpiçden Evliyânın ekserîsinin kabrinde görüldüğü gibi ilâhîkeyfiyyetler kaynıyordu. Fakîr [Mirzâ Cânı Cânân] hazreti Seyyidin [Muhammed Bedevânînin] huzûruna gidip, fiâh Gülşen bu gün zâtı âlinizi çokanlatdılar, dedim. Dahâ önce onun inkârının kendisinde hiç te’sîri görülmediği gibi, onun şimdi medh ve kabûlü ile de kendisinde aslâ sevinç veneş’e hâli görülmedi. Çünki, onun insanların medh ve zemmîne ihtiyâcıyokdu. Rızâ ve teslîmiyyet onun tabi’î hâli idi. Buyurdular ki: Mubârek hocam Seyyid Nûr Bedevânî hazretlerivefât etdikden sonra, kabrlerinin nûrlarından istifâde etmeye çalışdım. Altı yıl ziyâret etdim. O hazretin rûhânî teveccühleriyle bâtınımda terakkîlere kavuşdum. Bâtın sülûkum, sıfatların, şü’ûnâtın ve aslların seyrini geç . isbâtın ismi şerîfinin tecellîlerine kaldı. Bâtın nisbetimde açık değişiklikler ve şaşılacak hâller gördüm. Nitekim Muhammed Sıddîkın halîfesi Alî Keşmirî “rahmetullahi aleyhimâ” bu fakîr hakkında şöyle buyurdu:Hazreti Seyyidin mezârını çok ziyâret etmeniz sebebiyle sizin nisbetinizde başka bir parlaklık ve yükseklik hâsıl oldu. Dedim ki, fakîr de hâllerimde terakkî görüyorum. Buyurdular ki: Hazreti Seyyid rü’yâda şöyle buyurdu: Kemâlâtı ilâhî sonsuzdur. Sınırlı ve sonlu olan ömrünüzü taleb yolunda harcamalısınız. Kabrlerden istifâdeye izn yok. Hayâtda olan bir büyüğün huzûrunagidip, yakınlık makâmlarını elde etmelisiniz. Bu husûsda def’alarca emri şerîfleri oldu. Bunun üzerine fakîr emr gereğince zemânın büyüklerinemürâce’at etdim.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*