share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Tasavvuf, Âlimlerin Ayak İzinden Yürümedir

0 yorum
Tasavvuf, Âlimlerin Ayak İzinden Yürümedir

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Bütün kitapların ifadesinde bir sohbete gittiğimizde, saadat-ı kiram mevzu bahis olduğunda bir velinin bulunduğu mecliste veyahut evliyaullahun zikredildiği bir mecliste sükûtu dahi olsa susulsa, konuşulmasa dahi Cenâb-ı Allah ahiret tarafından kalplere esen bir rüzgâr estirir. Bizler bir sohbet ortamında bulunduğumuzda, büyüklerimizden öğrendiğimiz gibi; onların mevkisinde oturup, onların iç âlemini düşünüp, onlar gibi olmaya çalışırız.

 O sohbet bilgi, müzakere, mütalaa, ilim, tahsil, insan beyninden hakiki kalbe akıp iman, marifet, takrife dönüşmüyorsa hiçbir kıymeti yoktur. Bunu öyle de bilmek lazımdır. Yani sohbet ediliyor, Cenâb-ı Allah’tan bahsediliyor, peygamberimizden, büyük saadat-ı kiramdan bahsediliyor. Fakat öyle bir mecliste sadece dimağda (akılda) kalıyor ve bir dönüşüme uğramıyorsa onun da hiç kıymeti yoktur. Onların mevzu bahsi olduğu yerde meclisin adabı neyse o yerine getirilmiyorsa istifade edilmemenin dışında büyük bir saygısızlıkta arz ediliyordur. Medresede İslam eserleri asla yerde bırakılmaz. Hz. Âdem’den Hz.Resulullah’a (s.a.v) ulaşmış bütün peygamberler silsilesine baktığımız zaman ümmet içerisinde büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Cenâb-ı Allah vasıtasıyla büyük bir lütuf ile büyük bir merhamet ile dolaşan veliyullahın hiçbir tanesi bir vesile oluşmadan peygamberin sistemini takip etmeden, kendi aklıyla hareket ederek, vasıtasız bir şekilde,  Allah’a ulaştığı görülmemiştir. Ulaşanlar bir vasıta ile bir sistem ile ulaşmıştır.

Hz.Resullullah’tan  (s.a.v) günümüze kadar İslam’ın emirlerinde  sistem nasıl kurulmuşsa, prensipler neler ise  bu yol takip edilmeden onun yerine çok daha ağır şeyler yapılarak  Allah’a ulaşılmamıştır. Saadat-ı miramın ifadesinde şu var; “Her meşru hakikat haktır, âmâ O’na ulaşan her yol hak olmayabilir.”

Allah’a ulaşmanın maddi misali namaz ise namazın yerine neyi ikame ederseniz edin, çok daha ağır şeyleri yapsanız dahi Allah’a ulaşmanın yolu o noktada tıkalıdır. Namaz yerine beş km, yüz km çok hızlı bir maraton koşusu yapsanız bu yorulma sizi Allah’a ulaştırmaz. “Ben namazdan daha büyük bir şey yaptım.” diyemezsiniz. Namaza ulaşmanın yolu abdest ise onun yerine hiçbir şey geçmez.

Allah ne kadar büyük bir kutsiyet ise; namaz da Allah’a ulaşmanın bir vesilesi ise bu kutsiyet hakeza namaza sirayet eder. Namaz da o derece ehemmiyet arz eder. Namazdaki kutsiyet hakeza abdeste sirayet eder. Çünkü su;  abdest için, abdest; namaz için, namaz ise Allah için yapılıyorsa önem kazanır.

Cenâb-ı Allah için insanın düşüncesi çok önemlidir. Tasavvuf da Allah rızası için yapıldığından o kutsiyet ona da sirayet ediyor. Tasavvufta Allah’a ulaşanlar (nasıl ulaşmış ise kim ulaşmış ise) hiçbirisi mevcut prensiplerin dışına çıkmamıştır. Yani Allah yolunda bir hizmet edilecekse bu hizmetin belirli ölçüsü vardır. Çok ağır şeyler yapılmış olabilir, fakat o yol tıkalıdır. Böyle bir ittifak vardır. Eğer biz Hz.Ebubekir Sıddık , Şah-ı Nakşibendi , İmam Gazali’nin hayatlarını örnek alarak okuruz ve  bunların (hayatlarını) taklit etmek zorunluluğumuz vardır. Seyda-ı Tağî’nin hayatını okursanız âlemi İslam’daki belki %99 bütün fütuhatların membaı bütün Evliyaların rehberinin O olduğunu görürsünüz. Silsilede ki zatların hayatlarına baktığınızda Hazret’ten sonra gelen hangi zat varsa onda şeyh Maşuk’u, şeyh Muhyeddin’i görürsünüz. Kendi dönemlerinde öyle insanlar yetiştirmişler ki mucize diyebileceğimiz insanlardır. Mesele sahabe Kur’an dünyasının toplumudur. Bu öyle bir toplumdur ki bin bir zülumat içinde boğuşup putlara tapıyorlar. Kız çocuklarını diri diri gömüyorlar. Bu dönemde kadın üzerindeki münakaşa ‘Kadın canlı mıdır? Cansız mıdır? ’ ve hayvandan daha aşağı mıdır? Münakaşası yapılıyor. Toplum birden bire Hz.Resulullah’ın (s.a.v) sohbetine safiyane bir kalple girer girmez önceki bütün tiryaklarından, tiryaki hayatlarından birdenbire bir sıyrılma yaşıyorlar. Yani birdenbire ev edna ( en deli) diyebileceğimiz bir toplum cihanı idare edecek mürebbi-i  ukul bir seviyeye yükseliyor. Hz.Resullullah(s.a.v) Cenâb-ı Allah’ın bir mucizesi olarak gösteriliyor. Bu yüzden kitaplar derler ki bu saadatı kiramları da bir mecliste zikretmek müstehabtır.

Kuran Allah’ın ayetidir. Dinlemek farzdır.  Bakın zira sahabenin hayatını dinlemek ise kuran mevzu bahsi edildiğinde bir müstehabdır. Hz Resullullah (s.a.v) bir delil ise saadat-ı kiramda bulunduğu ortam içerisinde taviz vermemekle, o konumları ile Allah’la münasebetini çok iyi muhafaza etmekle, o şiddetli dönemlerde Allah’ın varlığına bir delil oluşturur. Hatta sahabenin bir tanesi Hz.Resulullah’ın (s.a.v)  yanına gelerek kendindeki değişimi şu şekilde anlatır: “Ya Resullallah! Vallahi senden önce biz öyle bir toplum idik  ki (ayeti kerime ‘onların bir tanesine bir kız çocuğu müjdelendiğinde yüzleri simsiyaha bürünür.’) bizim önceki toplumumuz Arabistan yarımadalarında, çöllerde günde belki bin tane çukur açılır, kız çocukları diri diri gömülürdü. Böyle bir ruh hali vardı. Böyle vahşi, vahşetinde önünde bir şey. Benimde bir kız çocuğum vardı, ilk başta kıyamadım sonra dedim ki bu bir namus gibi telafi ediliyor. Bu dönemde veyahut son nefese kadar başın eğik geziyor. Ben de küreği aldım kız çocuğumu kaptım. Resulullah (s.a.v) öyle gözü yaşlı bir şekilde ağlıyor. Sahabe Hz. Ömer anlatan sahabeyi uyarıyor: “Yeter görmüyor musun? Resulullah (s.a.v) çok üzüldü bu meseleyi kapat.” der. Resulullah (s.a.v): “Bir daha tekrar et.” der. Sahabe: Bu şekilde gittim, kuyu kazmıştım. Kuyunun başına getirdim bir tane tekme vurdum. Tam kuyunun içine girerken kuyunun içindeki bir şeye tutundu. Ben de silkindim, ikinci bir tekme vurdum. O da kuyunun içine düştü.

Seyda-ı Tağî döneminde,  bulunduğu mevki içerisinde, ibadet ettiği dönemlerde, rivayetlerde 6-7 ay ev hapsinde tutulur. Suikaste maruz kalacak ve öldürülecek. O sıkıntılı dönemlerde hiç hata etmiyor. Oda bir keramet olarak görülüyor. Hazret döneminde Seyda rahmatullah döneminde yetişenlerin onlar vasıtasıyla yetiştiği görülüyor. Allah’a ulaşmanın birçok yolu vardır. Bundan kitap bahsediyor. Hatta nefisler sayısınca… fakat ulaşmanın en kısa yolu bu dönemde itikaten  Seyda ve Hazreti meşrebdir.

Belli bir yaşa geldik. Bir kısmımız için geri sayım belki bitmek üzeredir. Fakat ya ebedi bir kazanç ya ebedi bir kayıp vardır. Maalesef ihtimal  olsa dahi büyük bir risk vardır. Bugün bu saadatı kiram inşallah bu meclistedir ve bu hatmeleri biz onlara iltifat ediyoruz, onlara inanıyoruz. inşallah insan için mahfuz bir adalet hükmündedir ve  bu mecliste o meclislerden bir tanesidir. Dinimiz, muhafaza altına alınması açısından şöyle bir sistem içerisindedir. Bunu da iyi bilmek lazımdır. Bir insan bulunduğu konum itibariyle muhakkak veli olabilir. Büyük bir âlim olabilir. Kitaplar da “irşad etmenin şartı mezuniyettir.” Diye ifade edilir. Yani insanları Allah yoluna getirecekse o insanın mezun olması gerekir. Mezun olmayan bir insan kitap diyor ki o konumda o vazifeyi yapamaz. Biz İmam-ı Rabbani, İmam Ebu Hanife, Şah-ı Nakşibend,  Seyda-i Tağî’nin sözlerine itimat ediyoruz. Günümüzdeki  TV ye çıkanlara itimat etmiyoruz. Aklımız bizim böyle olmasını seçiyor. Mevcut kitaplara müracaat ediyoruz. Günümüzdeki şeylere değil. Bu kadar milyonlarca evliya Allah’a ulaşmış ve bunlar hak olmuş ise prensip ve sistemleri yanlış olmamalıdır. İşte Allah Teâlâ’nın böyle bir lütfuyla biz bu makamdayız. Allahu Teâlâ‘dan çok büyük bir lütuf istiyoruz. Ebedi saadet istiyoruz. Yani ebedi saadet demek dünyanın bütün mülkiyetini istemekten vazgeçmedir. Cenâb-ı Allah yanında ebedi saadeti istemeniz, dünyanın bir parçasını istemenizin yanında sıfır bir kıymeti kalır. Biri 60 yıllık bir ömürdür, bütün mülkiyettir, ama sizin bugün hedeflediğiniz Allah’tan talip olduğunuz şey ebedi bir saadettir. Ebedi saadet içine yol budur.

 Allah bu yolu insana niçin nasip ediyor bunu da bir bilmek lazımdır. Bu da Cenâbı Allah’a geçmişteki amelle oluyor. İnşallah bundan sonra Allah insanın hizmetine binaen birer avansı olarak görmeyi icap ediyor. Meseleye bu şekilde bakmak lazım. Mübareklerden Hz. Âdem bir hilafet makamına oturuyor. Cenâb-ı Allah mahlûkat arasından Hz. Âdem’i seçiyor, onu diğer bütün şeylerden takdir kılıyor. Şeytan o dönem de meleklerle birlikte lanetlenmemiş ve gözü hilafet makamında, meleklerin gözü de orda. Şeytan o konumda iken Allah Hz. Âdem’i yaratıyor. “Bu benim halifemdir.” diyor. Hepinizin ona tevazu etmesini istiyorum.

Cenâb-ı Allah melekler ile başta bir istişare yapıyor. Melekler  diyor… daha önce aynı âmmamiyet, aynı (umumiyet)hakikat,  aynı program olan farklı bir millet yarattı, cin alemini yarattı, halife kıldı fakat yer yüzünde ifsad ve kan dökücü oldular. Cenâb-ı Hakk’a istişare neticesinde haber veriyorlar. “aynı şeyi bir daha mı yapacaksın? Biz sürekli senin tesbihatını yapıyoruz. Senin emrin dışında kati suretle bir hareketimiz yoktur. Biz bu işe biraz daha layığız.” Allah Teâlâ buyuruyor: “sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum. Şeytanda Hz. Âdemin iç mahiyetini araştırıyor. Bakıyor ki işin içerisinde ifsad ve bencillik var, nefis var. Tabiatında bir sürü boşluk olduğunu görüyor. Cenâb-ı Allah’a: “ya rabbi! Bu insan, bu zat çok noksandır. “Şeytan Hz. Âdemin bu içerisinde gizli olan o hakikati göremiyor hiçbir tanesi ve o anda tabir üstad bin tebiri de bir cinnet hadisesi geçiriyor. Cenâb-ı Allah’ın sözüne karşı geliyor ben bunu beklemiyordum şeklinde Cenâb-ı Allah da onu terk ediyor. Fakat Hz. Âdem’e mevcut konulan konumun hakkı iradesi işim içine katıyor, azmini katıyor, ceddin katıyor o konuma geliyor(hilafet makamına).

Mesela maddi bir misalden; bir insana genel müdürlük, müsteşarlık, bakanlık konumu verilmişse o insanın bu konumun hakkını vermesi için bazı vazifeleri de yerine getirmesi gerekir. Bu vazifeleri yerine getirmediği takdirde o konumdan derhal alınır. Cenâb-ı Allah bir insanı insan konumunda yaratmışsa, onun üzerine müterettib olan bazı hak ve hukuklar da vermiştir.

Biz medresede okurken bize Seyda ailesinin çocukları olma itibariyle, Hazret’in torunu olma itibariyle büyük bir ehemmiyet veriliyordu “Sizlerin konumunuzun salahiyeti çoğu insanın salahiyetine nüfuz ettiğini bildiğimiz için sizlere karşı büyük ehemmiyet arz ediyoruz” diyorlardı. Bizde hakikaten bugün medresede Gavs Hazretlerinin ailesinden veyahut belirli ailelerin çocuklarına karşı birçok konum itibariyle biraz daha ehemmiyet veriyoruz. Sebebi; bulunduğunuz konum icabı sizi bir insan belki dinleyebilir, siz Allah vardır dediğiniz zaman bu Allah vardır sözü belki de bir insanın kulağına küpe olur. Bu yüzden medresede büyük bir ehemmiyet veriliyor, şahsımıza dahi çok verildi. Hatta talebeler arasında da büyük kıskançlığa maruz kalıyorduk ama niyet ona binaendir.

Hz. Resul (s.a.v)  Hz. Ömer’in, Halid bin Velid’in hidayetini istemiş, Ya Rabbi eğer bu insanlar Müslüman olursa İslamiyet’te büyük fütuhatlar olacaktır deyip dua etmiştir. Hatta Halid bin Velid geç Müslüman olunca “Halid, sen şu ana kadar neredeydin, ben Cenâb-ı Allah’tan istedim ama sen geç geldin.” demiştir. Cenâb-ı Allah iman gibi bir konumda sizi yarattı ve sizi o konuma getirdi, siz bununla ebedi bir saadete talip oluyorsunuz, cennete talip oluyorsunuz, Allah’ın rızasına talip oluyorsunuz.

Ayeti kerimede de vardır: Kâinatta iki konuma gelme hedefiniz var; birincisi hilafet konumu ikincisi; eğer iman bulunan konumdan bir adım dahi geri atarsanız, gevşeklik gösterirseniz ve Allah kendi davasını bugün sizin ağzınızdan temsil etmek istiyorsa, hususi bir teveccüh göstermek istiyorsa, eğer bulunduğunuz konumda ufak bir gevşeklik gösterirseniz Allah sizin yerinize kendi davasını temsil edecek bilinmedik bir kavim getirir ve onunla kendi davasını temsil ettirir, bunu böyle bilmek lazım. Allah Teâlâ bugün insaniyet denilen konumda bizi yaratmış ise bunun hakkı neyse vermek gerekir. İnsaniyet sınıfının içerisinde farklı sınıflara bırakmış ise o konumun hakkını da ifa etmek gerekir. Yoksa insan o ayetin tehdidine mazhar olabilir yani insan o konumdan kovulabilir, Allah Teâlâ muhafaza etsin.

Üstad Bediüzzaman fakir bir ifade ile “Nurşin, İslam âlemi içerisindeki merkezdir” demiştir. Bazı büyükler “Nurşin ziyareti haccın yarısıdır.” demişlerdir. Çünkü oraya giden insanda az bile olsa bir şeyleri hissetme hassasiyeti gelişir, Allah akla gelir, insanın içerisinde bulunan insanını insan yapan bazı hakikatler devreye girer, insan kendinde bir tetiklenme duyar, insanın içerisinde muhabbet hâsıl olur, mehafet girer, korku girer. Fakat bir insan sadece beşeri gözüyle hacca gider, sadece maddesel olarak şeklini görüp de şeklin altındaki maneviyatı göremediği zaman hac vazifesinin kabul olup olmamasının dışında belki de insanın hatalarıyla geri dönme ihtimali vardır, namazda da bu böyledir. Şekilden sıyrılıp manaya yönelmek gerekir, büyükler bu nedenle Nurşin için “haccın yarısıdır” demişlerdir.

Allah’ın hiçbir insanı cennete sokma mecburiyeti yoktur. Fakat Allah’ın haddine karşı merhameti de çok fazladır, Allah’ın merhameti bizim merhametimiz gibi değil, bizim bu merhamet güzelliğimiz Allah’ın merhametinin belki de milyonda biri bile değil. O yüzden Allah haddine karşı çok çok titriyor, zalime hadisin ifadesince mühlet verir ama belki iman eder diye onu ihmal etmez.

Bir peygamberin geliş nedeni insan içindir. Hizmet mi daha büyüktür bir peygamber mi daha büyüktür bu konuda itilaf vardır. Bir peygamberin geliş nedeni hizmet ise hizmetin ehemmiyetini düşünmek gerekir. Bir peygamberin geliş nedeni nedir veyahut bir toplum içinden bir insan seçilip peygamberlik neden veriliyor? O toplumun hidayeti,  hizmetkârlığı için. Evet, Hz. Resul (s.a.v)  en eşrefli mahlûkattır ama O da geliyor ve toplumun hidayeti için çalışıyor. Demek ki hizmet çok daha üst plandadır. Bir cemaatin Allah katında efendisi hizmetkâr olanıdır. Hizmet, insanların elinden tutup kalbin buluşması gereken zat ile buluşturmasını sağlamak, yani Allah ile veyahut Allah’a ulaştıracak dostları ile dostluğunu kurmakta vasıta olmaktır. Maddi bir misalde olduğu gibi; üstteki bir insana ulaşmak biraz zor ise onun dostunun dostunu bulmak, onun dostluğunu kurmak dostunun vasıtasıyla yüksekteki insanın dostluğuyla dostluğunu pekiştirmektedir.

 Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*