Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/nursinne/public_html/wp-config.php:1) in /home/nursinne/public_html/wp-content/plugins/wordpress-mobile-pack/inc/class-wmp-cookie.php on line 50
Risale-i Nurda Tasavvuf ve Nurşin | Nurşin

share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Risale-i Nurda Tasavvuf ve Nurşin

0 yorum
Risale-i Nurda Tasavvuf ve Nurşin

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Seyda-i Tağî döneminde, tarikat ilmi medreselerden başka hiçbir müessesede yapılmıyordu. Seyda-i Tağî’nin 150 yıl evvel Nurşin’de başlattığı bu fütuhat kıyamete dek sürecektir. Dünya ve Türkiye’de bildiğiniz tüm evliya-ı salihin orada yetişmiştir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hz. Lenin’in Marks’ının düşüncelerinin kabul edildiği, Allah’ın varlığının kabul edilmediği bir dönemde yaşamıştır.

Tasavvuf erbabı usul olarak yaşadıkları dönemde insanların en çok neye ihtiyacı varsa o boşlukları doldurmak için çalışırlar. Mesela Nurşin Medresesinde 150 yıldır tedrisat ve tasavvuf müsavi olarak devam eder. Hatta bazı zamanlar ilim tasavvufun önüne geçer, şu an zamanımızın yüzde otuzunu tasavvufa verirken, yüzde yetmişini ilme veriyoruz, insanların irşadıyla uğraşıyoruz. Bu ilim dairesi içinde bütün ilimler mevcuttur: fıkıh, risale, İmam Gazali…

İslamiyet’te 3 müessese vardır: fıkıh, akaid, tasavvuf. Tasavvuf, fıkıh ve akaidin zeminini oluşturur. Hiçbir akaid ve fıkıh imamı tasavvufu kabul etmemezlik yapmamışlar. Bilakis hepsi tasavvufa girmişlerdir. İmam Ebu Hanefi “Cafer-i Sadık’ı tanımamış olsaydım helak olurdum” der.

Üstad Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde insanlar inanç yönünden çok eksikti. Tarikata girecek insanların ehl-i iman olması gerekir,  bir insana Allah’a inanmadığı halde “Gel! Tarikata gir.” Denilmez. Çünkü tarikat imanlı insanlara hitap eder. Bu nedenle “Zaman insanların imanını muhafaza etme zamanıdır.” demiştir. Bunları söylerken aynı zamanda gizlice tarikatla ilgili Mektubat’ında Telvihat-ı Tis’a bölümünde sekiz yaprakta tarikatın methiyesini sayar. Orada der ki: “Tarikat miractır, mirac-ı Ahmed’in (a.s) gölgesi altında manevi bir kalple seyri suluk, belirli bir yol neticesinde iman ve Kuran hakikatlerini müşahede etmektir.”

Üstad Bediüzzaman Nurşin’de yetişen bir zat olmakla, Risale-i Nur da o medresenin birer numunesidir. Medresenin asıl sahipleri medresedekilerdir. Bunu kendisi söyler, bende bunlara binaen söylüyorum

Üstad Bediüzzaman Hz. bu sözlerinden dolayı yargılanır, mahkemede hâkimle arasında şöyle bir konuşma geçer: Hâkim, biz sana tarikatçılığı yasaklamıştık sen gene bunu yapıyorsun, der. Üstad “Her hakkı söylediğim gibi bunu da söyledim ama ben bunları tekke ve zaviyelerin yasaklanmadığı dönemde söyledim.  Yasaklandıktan sonra söylemedim, bana bu yüzden ceza veremezsiniz” der.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerine Nakşibendî tarikatına zarar verdiğini söyleyen insanlarda olmuştur. O da “hâşâ ben Nakşibendî Tarikatını inkâr etsem ne fayda, Cenâb-ı Allah Nakşibendî büyüklerinin alınlarına kendi Nakşî hakikatini resmetmiş, benim maksadım Nakşibendî Tarikatının hakikatini idrak edemeyen insanların zihnini oraya sevk etmektir.” der

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin böyle zor zamanlarda bu sözleri sarf etmesi, bu konuda 7-8 sayfalık methiye yazması dahi büyük bir risktir, bu sebepten hapse atılıyor, zehirleniyor. İnsan bütünüyle bunları düşündüğü zaman, 1400 yıldan beri ecdadın bu sözlerine kulak vermek lazım.

Nurşin Medresesi öyle bir yerdir ki, Allah’ın oraya öyle bir teveccühü vardır ki bütün bildiğimiz zümre-i salihin orada yetişmiştir. Allah katında yapılan bu hizmet çok kıymetlidir. Bu nedenle bu zeminde bulunmak da çok kıymetlidir. Ben bazen kıyas için şöyle düşünüyorum -hâşâ başka hizmetleri küçümsemek için değil, anlatabilmek açısından- örneğin Allah katında keyfiyyet önemlidir, usulüne göre verilen küçük bir hurma, dağ kadar altından daha kıymetlidir. Allah sayıya bakmaz, dolayısıyla şöyle bir müessese düşünelim: niyetleri hizmet etmek ve bunun için yüz milyon destekçisi var. Yani yüz binlerce tohum ekilmiştir fakat hiçbiri ağaç olmamış. Farklı bir zeminde ekilen tohumun ağaç olup meyve vermesi o yüz bin tohuma bedeldir. Bunu kitaplar böyle anlatır. Mesela biz medresede yüzlerce öğrenci yetiştiririz onların içinden bir tane âlim çıksa bu çok büyük bir fütuhattır. Yoksa her talebenin tanınan veli olması önemli değildir. Nurşin medresesinde Üstad Bediüzzaman Hz. gibi yüzlerce âlim yetişmiştir. Onların kitapları medresedeki has hocaların anlayacağı dilde yazıldı. Üstad Bediüzzaman’ın kitapları ise Arapça değildir, avama yönelik yazılmıştır.  Seyda Molla Muhyeddin’in, Seyda Şeyh Fadlullah’ın, Şeyh Alâeddin’in (k.s) ilmi Bediüzzaman’ın ilminden aşağı değildir, Onu çok aşmış insanlardır. Avam bunları bilmez çünkü avamın seviyesinde kitapları yoktur. Üstad Bediüzzaman avama başını eğmiş.

Nurşin’de bu kadar tohum ekiliyorsa, bu kadar âlim yetişiyorsa Allah’ın oraya teveccühü çoktur. Diğer türlü hizmet güzeldir ama Nurşin gibi olmaz. Onların tümü bir araya gelse bir Üstad Bediüzzaman gibi olamazlar ama Nurşin Üstad Bediüzzaman gibi binlercesini yetiştirmiştir.

Üstad Bediüzzaman’ın intisap ettiği, müridi olduğu bir yerde, hatta bunlar başta hiçbir şey iken, intisap ettikten sonra bulundukları makam onlara verilmiş ise ve herkes bunu böyle itiraf ediyorsa, zümre-i salihinin boş kalan yerlerinde yer almaktan daha akıllıca bir şey olmaz. Ama insan o safta bulunmayıp, Nurşin kıblegâhına teveccüh etmeyip, Seyda-i Tağî imametine tabi olmazsa, bu kadar zümre-i salihine tabi olmayıp, onlar bilmiyor ben biliyorum ben bunlara tabi olmam ben kendim bir yol bulur giderim derse akılsızca hareket eder. Bunlar bu işin erbabıdır.

Üstad Bediüzzaman farklı bir yerde tarikatı şöyle anlatır: “Ahiret seferinde insan herhangi bir silsileye dâhil olarak, o kafile-i nuranî ile ebedü-l abad[1] yolunda arkadaş olur, yalnızlıktan,vâhidiyetten[2] kurtulmuş olur.”

Sizler bu silsileye girence manen onlarla ünsiyet içinde olursunuz, vesvese ve şüphe hücumu karşısında onların ittifaklarına[3] itimat etmek sizi kurtarır.

Mevlana Halid Bağdadi Hz. kendi döneminin müceddiddir[4], ilmi her yerde çok yaygındır. “O âlimlerin bir kısmı da bu fitneye dâhil olacak ama ilmiyle amel edenler müstesna; ilmiyle amel edenler de buna yakalanacak ama muhlis, ihlaslı olanlar müstesna; ihlassız insanların bir kısmı da buna yakalanacak, tehlikeyle karşı karşıya olacaklar.” hadis-i şerifini okuyunca ihlaslı bir zeminde bulunmadığını görüp, Seyyid Abdullah Dehlevi’ye intisap ederek tasavvuf âlemine girmiştir ve “kimse zamanının muhakkik âlimi[5] olsa dahi tasavvuftan zerre miktar ayrılmasın, zemin kaygandır kapılırsınız” demiştir.

Hz. Resul (s.a.v) ise ahir zamanın fitnesine karşı ümmetini uyarmıştır. Eskiden siyah ve beyaz vardı ama bu zamanda her gördüğümüz beyaz, beyaz değil içinde kötülük de var. Ahir zamanda iman çok tehlikede olacak. Resul-i Ekrem (s.a.v)  ahir zamanda insanlar camiye imanlı girecek imansız çıkacaklar, bunun farkında olmayacaklar hadis-i şerifiyle ahir zamanın tehlikesini bildirmiştir.  Bütün bu tehlikelere karşı Allah dostları bu zamandan çok korkmuşlar,  Allah’tan o zamana ulaşmamayı istemişlerdir, bizler ise çok rahatız, elhamdülillah Müslümanız diyoruz.

Hz. Resul (s.a.v) ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır dedi, bugün kaç fırkaya ayrıldık. Herkes doğru benim diyor, İslam’ın hiçbir kıstasını almadan herkes kendini düşünüyor hâlbuki İslam, doğrunun kıstaslarını belirlemiştir. Bunları bilmek için ilim ve mantık gerekir. Bu üstadların hepsi hâşâ deli olmaz ya; onların doğru kabul ettikleri, teveccüh ettikleri yerde insan bir şey bulamıyorum derse, nefs ve şeytan ona mani oluyor demektir.

Dolayısıyla insan iyiliğe yöneldiğinde nefs ve akıl konuşur. Nefs, insana “sen söz verdiğin zaman bir daha günah işlersen sonun daha kötü olacak” der. Hâlbuki Allah’ın bir nizamı vardır. Sizler günah işlediğiniz zaman bununla beraber Allah’a acziyetinizi beyan edip özür dilemiyorsanız Allah bundan nefret eder. Hem kusur işliyorsunuz hem de nizamsızlığınıza karşı tövbe dahi etmiyorsunuz.

Allah tövbeleri kabul etmeyecek olsaydı ayette tövbe edin demezdi. Tövbenin de şartları vardır.

Bu söylediklerimi tefekkür ederseniz bütün suallerinize cevap bulursunuz. Batıda insanlar söylenen şeyleri bu ayette hadiste var mıdır diye karşılarlar. Bizim gibi müçtehid olmayan insanlar büyüklerin sözüne itibar etmelidirler. Ayette hadiste geçse dahi biz ayetten hüküm edecek insanlar değiliz, bu kabiliyetimiz yok. Biz değil, bugün binlerce âlimin içtihat yapmaya konumu yetmez. O yüzden bizim muhatabımız büyük zatlardır. Örneğin 3 müessese var: fıkıh, akaid, tasavvuf. Fıkıh diye bir şey var mı araştırırız, yoksa hiçbir şey yapamayız. İlk muhatabımız ayet ve hadistir, ayet ve hadiste de hiçbir şey yapamayız çünkü birbiriyle çelişen binlerce hadis vardır. Tezat olan işin içinden çıkmamız mümkün değil, 100 yıl eğitim alsanız yine çözemezsiniz. Medrese 20-25 yıl fıkıh eğitimi alan insana bırakın müçtehid âlim, hoca bile demeyiz. Bu o kadar derin bir mevzudur.

İslamiyet’te tarikat var mı yok mu bunu araştırmak lazım ama bunun cevabını araştırırken ilahiyatçıların, sözde insanların sözlerine bakmamak lazımdır. Cemaat 1400 seneden beri tasavvuf zemininde vardır. Bu zeminde bütün kitaplar okutulur, İmam gazali, Risale-i Nur,  fıkıh, hadis… Bunlar insanların ihtiyacını giderecek panzehirdir. Bu panzehiri alıp diğerleriyle onların aleyhinde kullanırsa bu yanlış olur. Mesela bir fakîh tasavvufa dâhil olabilir çünkü fıkıh tasavvuf zeminini oluşturur. İnsana ne gerekliyse bu reçeteleri okuyup faydalanmak gerekir. İmamlar ne diyorsa öyle hareket ederiz. Öğle namazının farzı 4 rekât kılınacak derlerse 4 rekât kılarız, daha fazla sevap kazanırız deyip fazla kılamayız. 4 rekatlık bir namazı 5-6 rekâta yükselttiğiniz zaman bırakın sevap kazanmayı namazınızı bozmuş olur ve günah işlemiş olursunuz. Bir doktor bir paket ilaç verir, bir ayda günde 3 kez kullanılması tavsiye eder. Fakat siz çabuk tesir etsin diye hepsini aynı anda içerseniz zehirlenirsiniz.

Bizim gibi müçtehid olmayan insanların muhatabı ayettir, hadistir, müçtehid imamlardır. Akaitte de bu böyledir, akaid imamlarına itibar ederiz. Tasavvuf da ise Hz. Ebu Bekir’den başlayıp günümüze kadar gelmiş olan silsiledeki mürşidler ne demişse onlara itibar etmeliyiz. Mesela onlar tasavvufta hatme var demişlerse hatme yapmalıyız fakat bu ayette, hadiste geçer mi dediğini anda bizim için geçse ne var geçmese ne var, bizler ayet ve hadisten hüküm çıkarabilecek insanlar değiliz. Eğer ayet ve hadisten hüküm çıkarabilecek olsaydık bizlerinde ayrı mezhebi olmalıydı, mezheb-ül Ahmed, mezheb-ül Ayşe gibi. Dolayısıyla bir insan için en doğru yol acziyetini bilip, üstadların tabi olduğu yerlere tabi olmaktır.

Biz dünyevi bir dal eğitimi için 10- 15 yıllık bir eğitim aldıktan sonra bırakın hoca olmayı, bir konuda itiraz dahi edemiyoruz. Bu var mı yok mu diyebilmek için tüm ilmin karşılığını görmek lazım, doktor reçete yazar hasta ona tabi olmak zorundadır, neden denmez. Bugün tıp da teknolojide hala başarılamayan kısımlar mevcutken işin manevi boyutunda elbette ki işin erbabını takip etmeli ve bilmeli ki tasavvuf, şeriatın sünnetin miske-i zerre kadar dışına çıkmamaktır. İmam Rabbani bir zat gördün uçuyor ama İslami emirlere uymuyorsa itibar etmeyeceksin der. Bazı insanlar vardır, onların etrafında binlerce kişi toplanmıştır, deccal peygamberlik iddiasında bulunacak ve etrafında milyonlarca insan toplanacaktır. Böyle şeylere inanmamak gerekir. Allah bunu belirttiyse demek ki inananlar olacaktır.

Mürşid niye vardır bunları da bilmek lazım. Mürşid niye vardır, o zaman peygamber niye vardır? Resul-i Ekrem (s.a.v) “ âlimler benim varislerimdir” der. Hz. Ömer’e “eğer sizin bana karşı muhabbetiniz, ehli beytinizden, malınızdan daha fazla değilse imanınız yoktur” der. Resulullah’ı ciddi anlamda seviyor muyuz, hayır. Çünkü bir insan bir insanı severse onun yolunda bulunur. Dünyevi aşklarda da bu böyledir. Hep onun penceresindedir, onun seveceği giysileri giyer ama bizim Resulullah’a olan sevgimiz böyle midir, hayır. Peki, neden seviyoruz, dinimiz mecbur kıldığı için seviyoruz. Peki, neden cennete karşı, Resulullah’a karşı böyle bir sevgimiz yok? Cenneti kazanmak için neden elimizde teminatlar yok? Çünkü görülmeyen bir şeye karşı insanın kalbi bağlanmaz. Allah, cennet, Resul görülmez. Bugün biz maddi olan şeylere muhabbet duyarız. Mürşide olan sevgi de böyledir. Üstad Bediüzzaman’a göre mürşidi manasıyla sevmek lazım, yani onu bir vasıta, bir yansıtma hasebiyle sevmek lazım.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

[1] Şen

[2] Tek olma

[3] Fikir birliği,

[4] Yenileyici

[5] Hakikat âlimi

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*