share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Nefsi Yenmenin Yolu: Muhabbet

0 yorum
Nefsi Yenmenin Yolu: Muhabbet

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Hazret döneminde yaşamış Seyda Molla Hüseyin ilimde çok maharet kazanmış, çok meşhurdur bir zattır. Kendisi şöyle bir hadise anlatır:

“Ben Nurşin’e ders vermeye geldiğim zaman, Seyda ailesi çocuklarının yeni bir kitaba başladıkları zaman teberrük niyetiyle, bereketlenmek maksadıyla kitapların başını büyüklerin yanında okuduklarını gördüm.

Bir gün ders verdiğim sırada biri yanıma geldi. Bana “Ben bu kitaba yeni başladım. Bereket almak maksadıyla sizden ders almamı söylediler.” dedi. Bende bu çocukları gönderenin Hazret olduğunu bilmiyordum, diğer müderris arkadaşların gönderdiğini zannederek “Bende bereket yok eğer olsaydı burada ne işim olurdu. Sana bereket kelimesini öğreten kimler varsa onlar gelsin ders okutsunlar.” dedim. Benim bu sözlerimi Hazret öğrendi, medresenin baş müderrisi Molla Mehmet Emin’i çağırdı ve “Molla Hüseyin benim için Hazret gelsin okutsun diyor” dedi. Ben bunu duyunca özür dileyerek yanlarına gittim “Vallahi ben sizin olduğunuzu bilmiyordum. Bu çocukları diğer müderris arkadaşların gönderdiğini zannettim.” dedim.

Hazret bana dedi ki: “Bu konuşma biraz kibrin alametidir. Sende ki kibrin gitmesini istiyorum, bu biraz tekebbürün işaretidir, biraz nefsaniyetin işaretidir.”  Vallahi Hazret bana, ben bu kibri istemiyorum, dediğinde miskali zerre kadar bende nefs kalmadı. Hazret’in o lafından sonra Allah’ın bereketi ile öyle bir mahviyyet oluştu ki adeta Hazret’in o esnada bütün hissiyatını paylaştım.”

Seyda Molla Hüseyin Hazret’in vefatından sonra da onun saliki olarak kalıp vefat etti. Seyda Molla Hüseyin’in çocuğu olmuyordu. Seyda ailesinin baş müderrisi Molla Mehmet Emin Hazret’e bunu söyleyince Hazret dedi ki: “O zaman Allah iki erkek çocuk versin, birisini adı Hadi diğerinin ismi de Mehdi olsun.” Hazret vefat eder, aradan uzun bir müddet geçtikten sonra Seyda Molla Hüseyin’in iki oğlu olur. Birisine Hadi diğerine Mehdi ismini koyar. Hadi vefat etti fakat Mehdi hâli hazırda hala hayattadır.

Seyda Molla Hüseyin ayrıca Şeyh Ahmed el Haznevi Hazretlerinin üstadıdır. Şeyh Ahmed el Haznevi hilafet aldıktan sonra Seyda Molla Hüseyin’in yanına gelir. Seyda Molla Hüseyin kendisine der ki: “Molla Ahmed ben senin üstadındım. Sen ilimde pek maharetli değildin, sana ne oldu da ilimde bu kadar maharet kazandın?” Ahmed el Haznevi Hz. diyor ki: “Ben oradayken ancak letait kitabına kadar ders verebiliyordum o da çok zor -letait suyuti’den önce okutulan bir kitaptır- fakat bir defasında Hazret bana bir talebe gönderdi, talebe yüksek bir seviyedeydi, Kavl’i Ahmet  okuyordu. – Kavl’i Ahmet çok yüksek bir seviyededir, herkes ders veremez- Ben içimden dedim ki Hazret benim halimi biliyor, ben okumakta çok maharetli değilim, ben letait dersini veremez iken Kavl’i Ahmet dersini nasıl veririm ama dedim ki eğer Hazret göndermiş ise bu işin içinde bir sır bir hikmet var. Ders vermeye başlamadan önce rabıta yaptım. Vallahi o esnada kalbime öyle bir inkişaf oldu ki, öyle bir açıldım ki sanki Kavl’i Ahmet’i yüz defa ders vermiş gibi oldum. O esnada benim yanımdaki hocalar kulaklarını bana vermişler acaba Kavl’i Ahmet dersi verebilecek mi diye dinliyorlardı. Ben ders verirken kendi aralarında biz Molla Ahmed’in bu kadar olduğunu bilmiyorduk dediklerini işittim. Bense ders sırasında sürekli Hazret’in rabıtasını düşündüm, Allah bana ilim verdi, onun hissiyatını paylaştım, O’nda neye karşı bir sevgi varsa aynı sevgi bende oldu, neye karşı nefret varsa aynı nefret bende de oluştu adeta kendisiyle bütünleştim.”

Seyda Fadlullah Hazretleri (k.s) bir gün bir müridi hakkında: “Onun teslimiyeti tamdır.” dedi. Alametini sorunca: “Bu insan bir kıza âşıktı, kız din noktasında zayıf olunca bana müracaat etti, bana onunla evlenmek istediğini söyledi, bende kendisine sen serbestsin ama dindar  bir kimse olursa çok daha iyi olur dedim. Benim bu sözüm üzerine o aşk kendisinden gitti adeta ondan vazgeçti. Benim hissiyatımı paylaştı.” dedi.

Tasavvufta ilerleyebilmenin yolu; kendi hissiyatından vazgeçip üstadının hissiyatı ile bütünleşmektir. Muhabbetin belirtisi de budur çünkü hissiyatının içerisine çoğu zaman enaniyet, kibir ve diğer manevi hastalıklar bulaştığı için, o hissiyat Allah ile kendisi arasında ve tasavvufta var olan bereketlere bir engel bir perdedir. Allah bu manada üstadının bütün hissiyatı ile bütünleşmesini, onun duyularıyla bütünleşmesini sağlayacak muhabbeti herkese nasip etsin. İstifadenin de yolu budur. Hissiyat olunca nasıl ki insanın gözünün önünde bir ışık varsa, ışığa doğru bakınca arkasındaki ötelerdeki ışığı göremezse; insanın içerisinde bizatihi dünya adına, enaniyet adına kendi hissiyatı varsa ötelerden gelen hissiyatları hissedemez.

Evliliğin iki boyutu vardır: bir ahirete bakan boyutu, bir de dünyaya bakan boyutu. Malumunuz evlilik bir sünnettir, bir ibadettir. Eğer ibadette Allah’ın rızası hedefleniyorsa ve Allah’ın rızası evlilik noktasında ise, hem erkek hem bayan için yapılması gereken hususlar ne ise Allah (c.c) yapma emrini vermiştir, Peygamber Aleyhisselâm’ın da tavsiyeleri var olmuştur.

Her ibadette Allah’ın rızası hedeflendiği gibi evlilikte birinci boyut Allah’ın rızasını kazanmak olmalı ve her iki taraf da kendi üzerlerini düşeni yapıp, bunu kazanmaya çalışmalıdır. Bir de beşeri hukuk dediğimiz, insan hukuku dediğimiz bir mevzu vardır. Birinci boyut çok daha ehemmiyet kazanıyor. Eğer bu bir sünnet ise, bu bir ibadet ise, insan hayatının her safhasında imtihan var olduğu gibi evlilikte de vardır. Nasıl ki ibadette, musibet ve sıkıntılar karşısında sabır gösterilmesi gerekiyorsa hakeza evlilik noktasında da tarafların birbirlerinden gelen sıkıntıya sabır göstermesi gereklidir. Eğer siz sabır gösterirseniz Allah sabredenlere karşı muhabbet besler. Sabrınızı böyle güzel yerlerde kullanırsanız Allah’ın muhabbetini celbe dersiniz. Sabrınızı dünyaya karşı gösterirseniz Allah’ın muhabbeti peyda olmaz.

Dolayısıyla evlilik mevzusunda Allah hakkı en önemli boyut ise, o noktada Allah’ın rızası hedefleniyorsa, her iki tarafın da ehemmiyetle bunun kazancının peşinde olması lazım. Evlilikde Allah’ın rızasını düşünerek hareket etme ve fedakârlıkta bulunma birinci boyut, hanımın bir erkeğe karşı yaptığı muamelede erkeğin memnuniyeti ikinci boyutu oluşturur. Allah’ın rızası çok daha önem arz eder, eşlerin birbirini memnun etmede  Allah ve Peygamber (a.s) memnuniyetin çerçevesini çizmişlerdir.

Eğer bu noktada Allah’ın rızası hedeflenilirse ki en önemlisi budur, çok daha faydası dokunur. Karşı taraf yapılması gerekeni yapmıyorsa o onunla Allah arasında olandır fakat insan o manada kendi şahsi itibarı ile sorumluluk kendisine aittir. Evlilik de bir ibadet ise bu ibadetten kazançlı olarak çıkmamız lazım.

&

Bir Müslüman için dünyadaki en önemli mesele cenneti kazanmak, cehenneme girmemek ve Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflemektir. Eğer Allah’a imanınız varsa, hayatın geçici bir misafirhaneden ibaret olduğuna inancımız varsa, dünyanın ise gelen ve geçenden sürekli dolup boşalan bir handan bir misafirhaneden ibaret olduğuna inancınız varsa, insanın bu hayatta en önemli meselesi Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.

Bunun için Allah’ın rızasına ulaştıran yolların teminatına bakmak lazım, büyüklerin Sadat-ı Kiram’ın prensiplerine çok iyi riayet etmek lazım, ilk önce üstadın gönül deryasına dalmak, oradan Peygamber Aleyhisselâm’ın muhabbet deryasına doğru gitmek, üçüncü aşama Allah’ın deryası muhabbet deryasına ulaşmak lazım. Eğer yol bu ise, bu yolu çok iyi takip etmek bunun için ehemmiyet göstermek lazım.

Tasavvufta dünya, “Gelen ve geçenler için ticaret yapmak maksadıyla yolda kurulmuş bir pazardan ibarettir.” sözüyle tasvir edilir. Manevi tüccarın, insanların ticareti ne ise, en bol kazanılan kazançlar hangisi ise onları takip etmesi gerekir. Muhabbete hiçbir şey denk değildir. Seyda Fadlullah Hazretlerinin ifadesi ile muhabbetin dairesi sınırsız olduğu için verilen mükâfat da sınırsızdır. Ahirette mizan kurulacak, muhabbet bir tarafa ameller diğer tarafa konulacak, muhabbete hiçbir şey denk gelmeyecektir. Muhabbeti kazanmaya gayret edin.

Tasavvuf ise; cennet ile berzah âleminde büyüklerle Sadatı Kiram’la haşr olabilme adına kurulmuş bir karakoldan ibarettir, vizesi ise muhabbettir. Eğer muhabbetimizi gösterirsek bu bir pasaport gibi de düşünebilir, ebrâr dediğimiz, Sadatı Kiram dediğimiz büyüklerle haşr olmaya hak kazanırız. Allah muhabbetleriniz daim eylesin, Allah muvaffakiyetler versin.

Ben Seyda’nın etbalarına karşı, müridlerine karşı acayip bir muhabbet besliyorum, benim hissiyatım böyle, umuyorum ki sizlerde bu hissiyat ile davranırsanız. Bir insan cömerttir, onu cömertliğine binaen değil, birinin ahlakı çok iyidir ona binaen değil, insan sırf üstadının hissiyatı için o seviyorsa ben de seviyorum demelisiniz hatta kendinizden daha fazla sevmeniz icap eder çünkü iman bunu gerektirir. Buğzunuz varsa üstadım buğz etmiştir diye olsun, muhabbetiniz varsa üstadımın muhabbeti vardır diye olsun. Kendinizden sıyrılın insanın üstadında fanileşmesi icap eder. Bunu yaparsanız üstadın gönül deryasına akarsanız o akım sizi Peygamber Aleyhisselâm’ın hissiyatı ile bütünleşir. Peygamber Aleyhisselâm’ın hissiyatında ise Allah’ın deryasında onun hissiyatı ile bütünleşirsiniz ama önce o deryaya akıp gitmeniz icap eder.

Sohbet esnasında  insanın gönlüne ne gelirse onu söyler, insan sohbette rabıtalı olmalı, bilmeli ki insanı konuşturan da susturan da büyüklerdir, sizlerde de sohbet sırasında fena hali olmalı.

Doğum, ölüm, evlilik gibi konularda değişmeyen kader nedir? Burada bize düşen görev nedir? Allah’ın dilemesi ile mi kullar diler?

Sorunun tam cevabını vermeyeceğim, söyleyeceklerimin üzerinde düşünürseniz sorunuza cevap bulacaksınız.

Peygamber Aleyhisselâm’a kaderle ilgili bazı mevzular sorulunca, “Orada durun!” diyor “İleri gidemezsiniz!” Kaderle ilgili Allah’ın meramını, düşüncesini şu sınırlı beden mantığı ile sınırlı bir göz ile, sınırlı bir kulak ile bu işin mantığını çözmek çok zordur. Maddi bir misal vereceğim; örneğin maddi alanlarda yüzlerce ihtisas alanları kurulmuş. İnsan bedeni ile ilgili yüzlerce ihtisas alanları var; kalp, beyin, uzuvlar, hücreler; doğa, astronomi, yiyecekler… Her birinin bir meselesi için bu ilme belki yirmi belki otuz yılını adayan insanlar var. Dolayısıyla sadece maddi alanlar için binlerce ihtisas alanı kurulmuş. Ruhla ilgili, öbür âlem ile ilgili hatta kaderle ilgili sırları çözmek, mantığını anlamak için yirmi değil belki bin yıl gerekir hatta yine de çözülemez fakat çözülebilecek bazı yerler var, kalp gibi. Kalbin gözü vardır sınırsızdır, kalbin kulağı vardır sınırsızdır, kalbin mantığı vardır sınırsızdır. Sınırsız olan bir şey sınırsızı ifade ihâta edebilir.

Sınırlı olan bir mantık Allah’ı ihâta edemez, kuşatamaz. Sınırlı gören bir beden gözü sınırsız olanı ihâta edemez, öbür âlemi göremez, kulak da hakeza öyle ama sınırsız olan bir manada sınırsız olan kalp hadisin ifadesince “Yer gök bir kitap gibi olsa bütün satırlarını dahi okusanız etrafınıza bir bakın. Etrafınıza her bakışınızda, her bir satırda Allah’a ait bir vasfı çözseniz bile dahi ben bu yere göğe sığmam. Onlar hakkıyla beni anlamazlar velâkin ben ilim ile mümin olan kulumun kalbine sığarım.”

Hadiste geçen sığmak, zat itibarı ile değil o beni kuşatabiliyor, beni ihâta edebiliyor anlamında kullanılmıştır. Manası ise hakkı ile beni anlayabilir yoksa Allah ihâta edilemez.

İşlenen haramların tasavvufi açıdan insana ne gibi zararları vardır?

Haramlar en basitinden Allah ile kul arasında bir perde oluşturur. Bu perde şuan hissettiklerinizi hissetmenize engel olur ama tövbe ve istiğfar ile temizlenir.

Fıkhî mevzularda zaman hükmü değiştirir mi?

Allah’ın rızası ve cennet ucuz değil onu bir kere bilmek gerekir. Cehennem de lüzumsuz değil onu da anlamak lazım. Zulüm eden birçok insan var, onlar cezalarını görmeden öbür tarafa giderlerse cehennem bu manada lüzumludur demek lazım fakat Allah’ın rızasını, cenneti kazanmak basit değil mesele bazı yerlere olgunlaşmadır. Hastalık, sıkıntı niçin verilmiş?

Peygamber Aleyhisselâm döneminde öyleydi fakat bugün böyle, zaman değişti demek, mesele bazı şeylerin karşısında olgunlaşma; sabrımızı, duygularımızı, aşkımızı, muhabbetimizi tekâmül diyebileceğimiz seviyelere ulaştırma. İnsan dünyaya geldiği andan itibaren insan olmaya gayret eder çünkü her gelen insan değildir, tabiatı hayvan olmaya da müsaittir, insan olmaya da müsaittir. Bu Peygamber Aleyhisselâm’ın tavsiyelerine riayet etmekle, tasavvuftaki prensiplere riayet etmekle, kendimizde olan duyguları en yüksek insanî duygular seviyesine getirmekle mümkündür. Dolayısıyla tavsiye nasıl edilmişse, o tavsiyelere riayet etmek gerekir, birilerinin mantığı nasıl işlerse işlesin.

Peygamber Aleyhisselâm zamanında öyleydi ama bu dönemde böyledir diyen bir insan aslında içtihat iddiasında bulunmuş olur. Biz müçtehit değiliz, müçtehit olarak İmam Şafi’yi, İmam Ebû Hanefi’yi kabul ediyoruz bizim için birinci ağız onların ağzıdır. Biz Onların penceresinden Peygamber Aleyhisselâm’a bakmaya gayret ediyoruz, kendi penceremiz sakat olabilir. Onlar o pencereden bakar siz de o pencereden bakarsanız yanlıştır ama fıkıh sahasında İmam Şafi’nin penceresinden bakılırsa doğruyu bulursunuz, akaid sahasındaki imamların penceresinden Peygamber Aleyhisselâm’a bakarsanız doğruyu bulursunuz, tasavvuf sahasındaki imamların penceresinden bakarsanız hakikati bulursunuz. Onlar ne derse desin onların da penceresi bozuk. Onları İmam Şafi’nin, İmam Maturidi’nin, tasavvuf büyüklerinin seviyelerinde görmemek lazım. Onlar kendi hissiyatlarını söylüyorlar, bizim derdimiz o değil, derdimiz Allah’ın rızasını kazanmak.

Eğer Allah bize şu dağın başına çıkın, diz çökün deseydi Allah’ın rızasını kazanmak için ona gayret ederdik. İşin içinde sıkıntı mı var o mu var şu mu var bunları düşünmezdik. Her şey ihtiyacımıza göre düzenlenmiştir, zaten bizim gördüğümüz şeylere göre olsaydı, nefsimiz neyi istiyorsa ona göre olsaydı o zaman dünyaya gelme nedenimiz nedir? Her şeyi nefsanî, hevaî olarak görürsek imtihanın ne anlamı kalır, cennet ne kadar ucuz olur. Allah’ın rızası ne kadar ucuza olur, hülasa cennet ucuz değildir.

Deniliyor ki; ilim erbabı ilmini dağıtıkça ilmi artar, ilmini paylaşmazsa ilmi eksilir. İlim dünya malı gibi değildir, malumunuz mal verdikçe eksilir ama ilim ve tasavvuf siz dağıtıkça çoğalır, anlattıkça artar. Eğer yerinizde durursanız, dağıtmazsanız var olan her şey eksilir, tasavvuf adına hissedilenleri, büyüklerle olan gönül irtibatlarını hissiyatlarını paylaştıkça, dağıttıkça sizler de olan maneviyatta artacaktır.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*