share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Haram ve Helallere Dikkat Etme

0 yorum
Haram ve Helallere Dikkat Etme

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Allah Celle Celâlühü ve Celle Şânuhü Kuran-ı Kerim’de şöyle emrediyor: “Vemâ halaktu-lcinne vel-inse illâ liya’budûni. Biz insanları ve cinleri yalnızca bize ibadet etsinler diye yarattık.” (Zâriyât,56) İbadet demek Allah’ı tanımak demektir. liya’budûnî-beni tanımak.

Bir insan dünyaya neden geldiğini, nereye gideceğini bilmesi gerekir. Bir insan Allah’ın emrini yerine getirdiği vakit, Allah Teâlâ’nın nehyini kendini muhafaza ettiği vakit o insan Allah’ı tanımıştır demektir. Bir insan Allah Teâlâ’nın emrini yerine getirmediği vakit manen gerçek olarak o Allah’ı tanımamış demektir.

Meşayih-i Kiram’dan (k.s) biri bir gün cemaatine diyor ki: eğer siz Allah’tan altı-yedi yaşındaki bir çocuktan utandığınız kadar, ondan korktuğunuz kadar korksaydınız Allah’a itaatsizlik etmezdiniz. Bu söz cemaattekilerin çok gücüne gider, Efendim nasıl olur da biz Allah Teâlâ’dan altı-yedi yaşındaki çocuktan utandığımız kadar utanmayız veyahut korkmayız derler. O da evet bir tespit edelim; siz hâşâ ve kella bir hanıma âşık olursanız, hanım da size âşık olursa, hanımın altı-yedi yaşında çocuğu olsa, o da sizin yanınızda olsa, mümkün değil ki siz hatalı davranırsınız. Neden? Çünkü siz çocuktan utanırsınız veyahut çocuğun halinizi başkalarına söylemesinden korkarsınız. Fakat siz günah işliyorsunuz, günah demek illa hâşâ zina demek değildir, Rabbül Âleminin bütün yasakladığı şeylerdir, siz günah işlerken ne Allah’tan utanıyorsunuz ne de korkuyorsunuz. Demek ki siz bir çocuktan korktuğunuz kadar Allah’tan korkmuyorsunuz, utanmıyorsunuz ve sizler Allah’ı tanımıyorsunuz.

Allah’ı tanımak ve gerçek olarak ibadet etmek için de ilim lazımdır. Bir insan âlim olmadığı vakit, helali haramı birbirinden ayıramadığı vakit, helal nedir haram nedir bilmediği vakit Allah’a ibadet etmesi de zordur. İnsanın yaptığı o kadar çok iş vardır ki; insan o işi helal bilir hatta sevap bilir. Hâlbuki o büyük bir günahtır. Örneğin televizyonlarda görüyorsunuz; piyango bileti alan insanlara biletleri kazandığında ne yapacaklarını soruyorlar,  bazısı ben bu parayla ilk olarak cami yaptırırım, diyor. Hâlbuki bir insan haram para ile cami yapmak isterse medrese yapmak isterse o insan küfre kadar gidecektir.  Demek ki o insan bunu bilseydi asla buna kastetmeyecekti, hatta o parayı kazanmayı da hiç düşünmeyecekti. O insan cahil olduğu için, ilimden haberi olmadığı için, âlim adıyla anılan bazı fasık münafıkların sözlerini dinlediği için bu kötü işleri yapıyor. İşte ilim bu kadar önemlidir.

Rabbül Âlemin Kuran-ı Kerim’de diyor ki: “Gerçek olarak Allah’ı tanıyanlar âlimlerdir.” Resûl-i Ekrem (s.a.v) diyor ki: “Benim ebdaliyetimi âlimlerin ebdaliyeti abitlere kadar, benim ebdaliyetim abitlere kadar sizin, ben ne kadar size abdalım o kadar âlimler de abitlerden daha efdaldir.”

Elhamdülillah, bu zamanda hepiniz okumuşsunuz. İlim demek illa Arapça bilmek değildir, ilim demek dini ahkâmı öğrenmek, bilmek demektir. Hepiniz ilmihal okuyabilirsiniz, haram nedir, helal nedir, nasıl ibadet edilir bunların hepsini öğrenebilirsiniz. Sizlerden ricam budur ki; bir araya geldiğinizde ilmihal okuyunuz, cemaatle müzakere ediniz, birbirinize bilmediklerinizi söyleyiniz. Hanımların tek vazifesi namaz kılmak değildir, ilmihallerde hanımlar hakkında çok meseleler vardır, onları öğrenirseniz, dininize çok faydası olacaktır, Allah’ın rızasını da kazanmış olursunuz.

Rabbül Âlemin Kuran-ı Kerim’de diyor ki: “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebi’ûnî yuhbibkumullâh.- Ey Resulüm ümmetine de ki: eğer siz Allah’ı seviyorsanız Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) tâbi olun ki Allah da sizleri sevsin.” (Âl-i İmrân, 31)

Rabbül Âlemin kendi rızasını Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) mutabaatına bağlamıştır. İnsan Allah’ın rızasını kazanmak isterse, sünnet-i seniyyeye çok dikkat etmesi gerekir. Sünnet-i seniyyeden maksat namaz sünnetleri değildir. Çünkü mutabaat ayrıdır, itaat ayrı. İtaat odur ki; Rabbül Âlemin tarafından veyahut Resûl-i Ekrem (s.a.v) tarafından gelen bir emri  ister emri vacibi ise emri nebevi olsun fark etmez, insan o emri yerine getirirse bu itaattir. Hangi insan Allah’a ve Resulüne (s.a.v) itaat ederse kendini cehennemden kurtaracaktır.

Fakat mutabaat büyük derecedir ki onunla Allah’ın rızası kazanılır. Allah kendi rızasını Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) mutabaatına bağlamıştır. Mutabaat odur ki; bir insan Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) yaptığı hareket ve sekenâtları yaparsa ve bunları Resûl-i Ekrem (s.a.v) yapmış, bende o yüzden yapıyorum diyerek yaparsa o zaman mutabaat olur. Mesela bir insan tuvalete girerken sol adımını atarsa, çıkarken de sağ adımını atarsa burada mutabaat etmiştir. Neden, çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v) öyle yapmış.  O insan bununla Allah’ın rızasını kazanır fakat tuvalete girerken sol ayağını atmaz da sağ ayağı ile girerse, çıkarken de tersini yaparsa o zaman mutabaat etmemiş ve Allahu Teâlâ’nın rızasına da kendini müstahak etmemiş olur.

Mademki Rabbül Âlemin (c.c) kendi rızasını Resulü Ekrem’in (s.a.v) mutabaatına bağlamış o zaman Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) şemailini, sünnet-i seniyyesini, ahlakını, hasenatını hepsini okumamız gerekir. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) yaptığı hareketleri bizim de yapmamız lazım, terk ettiği hareketleri terk etmemiz lazım, onun mubah kıldığı şeyleri bizde mubah etmemiz lazım. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) şemailini, siyerini okumadığımız takdirde O’nun mutabaatını nasıl yapacağımızı bilemeyiz ve mutabaatı bize çok zor gelir. Caminin kapısına her gittiğinizde acaba Resûl-i Ekrem (s.a.v) nasıl davranmış diye başkasına sorup öğrenmek o kadar da mümkün değildir. Bugün Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) şemailinin, siyerinin tercümesi her yerde ve her dilde var. O’nun siyerini şemailini okunursanız Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) mutabaatınız olur, Resûl-i Ekrem’e (s.a.v)  mutabaatınız olduktan sonra da Rabbül Âleminin rızasını kazanacaksınız.

Müslümanın ehli tevekkül, ehli tefekkür olması lazım. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Bir saat tefekkür bin sene ibadetten daha efdaldir.”

Tefekkür nedir? Mesela insanın nefsi bir harama kastettiği zaman düşünse, acaba ben bu ma’siyyeti yapsam neyi kâr ederim neyi zarar ederim, insan bu tefekkürü yaptığında kesinlikle o günahtan kendini muhafaza edecektir. Bir insan namazını kılmayıp istirahat etmek istediği zaman tefekkür etse;  ben namazımı kılmayarak Allah’ın rızasını kaybederim, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) rızasını kaybederim, şeytanın rızasını kazanırım, Allahu Teâlâ bir vakit namazı terk edene seksen bin sene cehennem vardır buyuruyor, insan bunları düşündüğünde muhakkak o düşünceyle, tefekkür vasıtası ile gevşekliği terk edecektir ve kalkıp ibadetini yapacaktır. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (s.a.v) demiştir ki: “Bir saat tefekkür bin sene ibadetten daha efdaldir.”

Çünkü bir insan bin sene ibadet etse, sadece tek bir günah işlese, eğer Rabbül Âlemin affetmezse bin senelik ibadetinin sevabı o bir günahının cezasına yetmez. Fakat insan bir anlık tefekkürle kendini günahlardan muhafaza edebilir.

Bir insan namaz vakti geldiğinde namazını kılmazsa neuzibillâh manen seksen bin sene cehennem ateşine müstahak olur. Rabbül Âlemin onu affeder veya affetmez biz bunu bilemeyiz fakat cezası budur, bunu bilmemiz lazım. Mademki bir vakit namazı terk etmenin cezası seksen bin sene cehennemdir öyleyse siz de kazalarınızı kılmaya devam etmelisiniz. Namazın sünnetini kılmak güzeldir, biz kılmayın demiyoruz fakat sünneti terk ettiğiniz takdirde kaza namazı kılmanız gerekir. Kazaya kalmış namazın kazasını kılmak vaciptir, sünnet kılmak ise adı üstünde sünnettir. 70 rekât sünnet sevabı sadece bir rekât vacibin yerine geçer. Kasıtlı olarak bir namazın kazasını kılmadığınız takdirde hiçbir sünnet onun yerine geçmez fakat unutularak terk edilirse, mesela bir namazınız kaza olmuştur.

Öyleyse elhamdülillah sizler cahil değilsiniz, cahil olan insanları Rabbül Âlemin belki affedecektir, siz kitapları okuyabilirsiniz, vaazları dinleyebilirsiniz, elhamdülillah ehli tarikatsınız, mürşidleri de duydunuz muhakkak kaza namazlarınızı kılmanız gerekir, bu sizin için mecburidir ve yapmayanlar cezasını da kesinlikle çekecektir. Rabbül Âlemin nasıl affeder o O’nun cenabına bağladır. Tabi ki siz namazın sünnetini de, kazasını da beraber kılarsanız çok daha güzel olur. Dikkat ediniz, ben bunları Şafiî mezhebine göre söylüyorum, Hanefî mezhebine göre değil. Şafiî mezhebindeki bir insanın kaza namazı varsa, kaza namazları bitinceye kadar yaptığı bütün ibadetler makbul değildir. Namazın sünneti caiz değildir, hacca gitmesi caiz değildir, Kuran okuması caiz değildir, değildir değildir… illah o namaz bitene kadar. Mesela çalışmazsa, yemek yemezse ölecektir ancak o vakitler hariç, devamlı olarak bütün zamanını, gecelerini namaz kılarak geçirmesi gerekir ki o insan kaza namazından sonra bu sünnetleri yerine getirebilsin.

Şafiî mezhebine göre namazsız bir insan birisine arkadaş olsa, o kişi ile birlikte yolculuğa çıksalar, yolda suları azalsa, eğer namaz kılan suyunu namaz kılmayan insana verirse abdest almak için suyu kalmayacaktır, abdest almak için su olmadığı zamanlarda teyemmüm gerekir, vermezse o namaz kılmayan, namazının kazasını kılmayan insan susuzluktan ölecektir. Bu durumda ya o namazsız insan vaciptir ki tövbe etsin ancak o zaman suyunu verebilir veyahut suyunu vermeyip ölmesine göz yumacak. Fakat namazsız insanın yerinde bir köpek olsa, köpek yolda susuzluktan düşüp bayılsa, insan suyunu o köpeğe vermezse köpek susuzluktan ölse insan günahkâr olur, suyunu köpeğe vermesi, kendisinin de teyemmümle abdest alıp namaz kılması gerekir. Bakın Allah’ın emirlerinin nazarında namazsız bir insan ne kadar kötü haldedir, ne kadar cezalıdır, bunu bilmek ve düşünmek gerekir. Aynı şekilde Hanefî mezhebinde de böyledir. Bir insan namazsız olduğu vakit o insan devamlı hatalı sayılır, kaza namazı bittikten sonra Rabbül Âlemin onu affedecektir.

Rabbül Âlemin hanımları iki şeyden mesul etmiştir, dünya çalışması şer’an hanımlara vacip değildir ama çalışırsanız da serbestsiniz çalışmasanız da serbestsiniz, hanımların bakımı kocalarının üzerindedir. Hanımlar çocuklarının eğitiminden sorumludur. Eğer siz çocuğunuza dini eğitim verirseniz, çocuğunuzu 7 yaşından itibaren namaz kılmaya alıştırırsanız, Kuran-ı Kerim öğretirseniz, ibadetleri öğretirseniz siz vazifenizi yerine getirmiş olursunuz. Siz çocuklarınıza dini eğitimi öğretmediğiniz takdirde çocuğunuzun 15 yaşında yaptığı hataların mesuliyeti size aittir. 15 yaşından sonra da yaptığı hataların, işlediği günahların mesuliyeti hem çocuğunuza hem de size aittir.

Bu yüzden kitap diyor ki: kıyamet gününde günahkâr insan hesaba çekildiğinde o günahkâr insan anne babasından davacı olur: “Ya Rab! Benim anne-babam bana ahiret için eğitim vermediler, böyle bir dünyanın var olduğunu, ahiretin var olduğunu bana anlatmadılar. Onlar sadece benim 50-60 yaşıma kadar olan hayatımı düşündüler, beni okullara gönderdiler, bana çalışmayı öğrettiler. Ben istiyorum ki bana verdiğin cezaya anne-babamda ortak olsun.” der. Hâlbuki insanlar çocuk sahibi olmak isterler, neden çocuğunun olmasını ister eğer ben genç Çocuk küçük olursa…

Allah çocuğun eğitiminden annesini sorumlu kılmıştır, eğer çocuk mütedeyyin olursa Rabbül Âlemin onun mükâfatını size verecektir. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (s.a.v) “İnsan öldükten sonra her şeyden alakası kesilecektir ancak şu üç şeyden kesilmeyecektir: veled-i salih, ilm-i nafa, sadaka-ı cari.” buyurmuştur. İnsanın ameli bu üç şeyle kesilmez, eğer insanın ameli güzel olursa, evladı salih olursa muhakkak anne baba çocuğundan fayda görecektir.

Bir gün birisi rüyasında kıyametin koptuğunu, haşr olunduğunu,  insanların da karıncalar gibi küçük gövdeleri ile gezinip durduklarını görür. Aralarından sadece  birinin oturduğunu fark eder, onun gövdesi ise büyükmüş. Yanına gidip “Bunlar nedir?” diye sorar. O da “Bunlar Müslümanların ruhudur. ”der. “Peki, bunlar böyle ne arıyorlar?” “Onların varisi olmadığından kimse onlara sevap göndermiyor. Aç kaldıkları için kendi rızıklarını arıyorlar.” “Rızık nereden gelir?” “Mesela bir Müslüman kendi anne babasına bir Fatiha okuduğunda Ya Rabbi, Sen bu Fatiha’nın sevabını anneme babama sonra Müslümanlara ver, dediğinde onlara da bir pay düşer, onlar o payı arıyorlar.” “Peki, sen niye kalkıp kendi hisseni aramıyorsun?” “Elhamdülillah, benim bir evladım var. O evladımın vasıtası ile benim buna ihtiyacım kalmıyor, o bana her gün bir hatme-i tehlil okuyup gönderiyor. -Hatme-i tehlil ise 70 bin defa lailaheillalah demektir.- Bu yüzden ben muhtaç değilim, benim öteki insanlar gibi kendi hissemi aramama gerek kalmıyor.”

Cami'de İbadet Eden İnsan Bak evladım evlat-ı salihinin insana faydası böyledir. İnsan öldükten sonra haşra gideceği zamana devamlı açtır, gözü açtır, ağzı açtır. Kendi evladından, kendi akrabasından bir beklentisi vardır. Eğer birisi bir şekilde ona bir hayır gönderirse hali iyi olur, eğer hayır göndermezse gövdesi karınca gibi olur.

Aradan bir sene geçer, aynı adam tekrar bir rüya görür. Bakıyor ki o adam da artık karınca gibi kendi hissesini arıyor. Yanına gidip: “Hayırdır, sen niye bu hâldesin?” diyor. O adam da “Bir hafta oldu, benim oğlum vefat etti. Bana sevap gönderecek kimsem kalmadı. Ben de mecbur kaldım, açım, kendi hissemi arıyorum.” diyor.

Günah işleyen biri rüyasında anne babasını görüyor, babası ona: evladım sen beni bir haftadır Allah’a karşı, komşularıma karşı mahcup ettin, bana büyük bir azap verdin, senin yaptığın hatalardan ben burada eziyet çekiyorum, diyor. Bu rüyadan sonra o adam devamlı Allah’a dua ediyor. Allah bir daha bana böyle bir günah nasip etmesin ki benim yüzümden babamda komşulara karşı utanmasın.

İnsanın amel defteri her hafta pazartesi ve perşembe günleri Rabbül Âlemin’in yanına gider. Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Amel defterim Allah’ın yanına gittiğinde oruçsuz olmaktan utanırım.” der pazartesi-perşembe günleri ekseriya vakitte oruçlu olurdu.  İnsanın amel defteri cuma günleri de Resulü Zişan’ın (s.a.v) yanına gider. Eğer insanın amel defteri güzelse Resûl-i Ekrem (s.a.v) baktığı zaman o insandan razı olur,  eğer amel defteri kötüyse o insandan üzülür ve dua eder.

O Resûl-i Zişan ki (s.a.v)  dünyada iken ümmeti demiş, haşr olup kalkarken ümmeti diyecek, hesap meydanına giderken ümmeti diyecek, herkes nefsi nefsi derken Resûl-i Zişan (s.a.v) ümmeti diyecek. Peki, bizim her hafta cuma günü onu rahatsız etmeye ne hakkımız var, bu çok büyük bir hayâsızlıktır. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Hayâ etmediğiniz vakit ne yaparsanız yapın.” Yani cehennemden korkmayın, cenneti düşünmeyin, Allah’tan utanmayın, Resûl-i Ekrem’den (s.a.v) utanmayın, utanmak o kadar önemlidir.

Hz. Ömer (r.a) cehenneme gitmeyeceğini, cennete gideceğini biliyordu çünkü aşere-i mübeşşeredendi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) on tane sahabe-i kirama hayatta iken cehennemi görmeden, hesapsız cennete gideceklerini müjdelemişti. Buna rağmen Hz. Ömer (r.a) eline bir ot alır  “Keşke ben amel ruhtan olmasaydım, ben ot olsaydım, deve beni yeseydi, gübre olarak dünyaya gelseydim de yarın Allah’ın karşısına çıkmasaydım. Rabbimiz bana sormasaydı Ya Ömer sen bunu niye böyle yaptın, derdi. O Ömer ki İslam fatihi onun elindedir, o Ömer ki ismi Faruk, farukiyet yani İslam fatihidir, o mübarek isim O’na Allah’tan geldi, o bile keşke ben Ömer olmasaydım ben ot olsaydım demişken siz bunu hiç düşündünüz mü? Allah’ın huzuruna çıkacağımızı, hesap vereceğimizi hiç düşündünüz mü?

Hz. Zeynel Abidin (r.a) Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) torunudur. Henüz 8-9 yaşlarında bir çocukken abdest aldığı zaman titrerdi, bayılırdı. Hayırdır, sen niye bu kadar korkuyorsun diye sorduklarında; “Siz bilir misiniz ki ben kimin karşısına çıkacağım. Ben Allah’ın karşısına çıkacağım, Allah’a hesap vereceğim, ben Allah’la konuşacağım.” derdi.

Faraza edelim; İstanbul Belediye Başkanı filan günde bizimle görüşmek istediğini söyleyip bizi yanına çağırsa, o güne kadar her şeyimizi hazırlarız, elbisemizi ütüleriz, berbere gideriz hülasa konuşmamızı hazırlarız neden? Bir başkanın huzuruna çıkacağız. Hâlbuki insan her gün 5 vakit namazında Allah’ın huzuruna çıkar. Allah bizi huzuruna davet ediyor, biz O’nunla tekellüm ediyoruz, biz O’na derdimizi anlatıyoruz, kiminle beraber olmak istediğimizi, kimden kaçtığımızı O’na söylüyoruz. Bunu hiç düşündünüz mü? Biz kiminle konuşuyoruz? “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” dediğimiz vakit hiç düşündünüz mü biz kiminle muhatap oluruz? “Tek sana” diyoruz, “tek sana!” Peki, biz bunu söylerken karşımızda biri var mı? Hayır, yok. O an aklımızda kim varsa aslında biz onunla konuşuyoruz. Eğer “İyyâke” dediğimizde aklımızda Rabbül Âlemin (c.c) olursa o zaman muhatabımız Rabbül Âlemindir. “Ya Rabbi yalnız sana ibadet ederiz. ”dediğimizde eğer hâşâ ve kella aklımızda başka kişi olursa, başka düşünce olursa insan helake gider.

“İhdinas sırâtel mustakîm. Sırâtallezîne en’amte aleyhim- Ya Rabbi bizi hak yola kavuştur.” Hak yol kimin yoludur? O kimse onlara minnet etti. Onlar da kimdir? “gayril magdûbi”Yahudi değil veya Nasranî değil belki Müslümandır biz Rabbimizden o yolu istiyoruz.

Peki, biz elbisemizi o mübarek zat gibi yaptık mı? Kıyafetimizi onlar gibi yaptık mı? Biz onlardan örnek aldık mı? Kuran-ı Kerim’de Rabbül Âlemin diyor ki: Resulullah’ı nispeten “Sizin en güzel olanınız Resûl-i Ekrem (s.a.v) gibi olanınızdır. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) siyerini okumalısınız, onun devrisaadetine bakmalısınız, sahabe-i kiramın hayatlarını okumalısınız, kendinizi de o şekle kavuşturmalısınız ki Rabbül Âlemin sizi o şeklin hatırına versin.

Fakat tesettürsüz gezerseniz neuzibillâh kendinizi her daim Allah’ın lanetine müstahak edersiniz. Bir yandan da sıkıntıya düştüğünüzde Ya Rabbi beni affet dersiniz ya da Ya Rabbi bana bu sıkıntıyı verme dersiniz, bu çok yanlıştır. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (s.a.v) diyor ki: “Ahir zamanda -ki maalesef biz bu zamanda yaşıyoruz- camiler insanla dolup taşacak ama tek bir insanın başında iman olmayacak.” Demek ki; İslamiyet sadece ibadet etmekle olmaz, haramdan kendinizi kurtarırsanız olur. Haramdan kendinizi muhafaza etmediğiniz vakit, haramı helal bildiğiniz vakit, sünnet-i seniyyeyi kötü gördüğünüz vakit, şeriat-ı garrayı hak görmediğiniz vakit günde yüz bin rekât namaz kılsanız da bir kıymeti yoktur.

Bir insan tesettüre uymazsa günahkârdır. İnkâr etmeyip, günah olduğunu kabul ediyorsa, Ya Rabbi bana tesettürü nasip et, beni bu günahtan kurtar derse, istiğfar ederse ayrıdır fakat hâşâ ve kella İslamiyet’te öyle bir şey yoktur dediği vakit küfre gidecektir. Çünkü tesettür Kuran’ın emridir, buna çok dikkat etmeniz lazım.

Eşiniz veyahut birisi sakal bıraktığı zaman sakal kötüdür derseniz, küfre gidersiniz. Fakat senin sakalının şekli hoş değil, böyle daha iyi olur derseniz, o ayrıdır. Sünnet-i seniyyeyi kötü görmemek gerekir, buna çok dikkat etmeniz lazım.

Evladım, Rabbül Âlemin size çok nimet verdi. Elhamdülillah sizi de bizi de hepimizi Müslüman olarak dünyaya getirdi. Elhamdülillah “Lâ İlâhe İllallahMuhammedunResûlullah” demeyi nasip etti, hâşâ ve kella eğer biz Hıristiyan olsaydık veya Mecusi olsaydık acaba Müslüman olur muyduk olmaz mıydık onu Allah bilir ve İslamiyet içerisinde de malumunuz çok görüşler vardır, fırkalar vardır. Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Bütün peygamberlerin ümmeti yetmiş iki fırkaya bölündü, benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da Fırka-ı Naci, ehl-i sünnet ve’l cemaattir.” Elhamdülillah Rabbül Âlemin bizlere ehl-i sünnet vel cemaat olmayı nasip etti ve elhamdülillah bizi ehl-i tasavvuf yaptı çünkü tasavvuf çok önemlidir. Ehli tasavvuf olmayan bir insanın her an helakte olması mümkündür. Nasıl ki çobansız bir koyuna her an kurt saldırabilir, tasavvuf ehli olmayan, mürşidi olmayan bir insanın helaki daha yakındır tehlikesi daha fazladır.

Tarikatlar arasında da Rabbül Âlemin elhamdülillah bize Tarikat-ı Nakşibendî’yi nasip etti. Çünkü Tarikat-ı Nakşibendî Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) devrinden gelen bir tarikattır, içinde bidat yoktur, hurafe yoktur, hepsi senetlidir. Mevlana Halid Bağdadî(r.a) Kadirî tarikatından mezundu. Buna rağmen kalbinde boşluk hissediyordu, halinden memnun değildi.  Kendisine mürşid bulmak için Medine-i Münevvere’ye gidiyor, bakıyor ki Medine’de büyük zatlar oturmuş konuşuyorlar, Şah Abdullah’tan bahsediyorlar, diyorlar ki bir zat çıkmış ismi Şah Abdullah’tır. Bir de onların cemaatine gidip oturdu, kalktığında biri yanına gelip “Mevlana Halid, sen iyi bir âlimsin fakat Mekke’ye gittiğinde kimseyi rahatsız etme!” diyor.

Mekke-i Mükerreme’de tavaf sünnettir, insan hacca gittiği zaman çok tavaf etmeli, tavaftan sonra çok namaz kılmalı, namazdan sonra çok Kuran okumalı, Kuran’dan sonra çok salâvat okumalı hülasa her çeşit ibadeti yapmalı. Eğer çok yorgun olursa oturup Kâbe’ye bakabilir,  Kâbe’ye bakmak da ibadettir, Rabbül Âlemin size de bize de nasip etsin inşallah.

Mevlana Halid Bağdadî Hz. Mekke’ye gittiğinde Kâbe’yi tavaf ettikten sonra oturup Kâbe’ye bakıyor. O sırada karşıda sırtını Beyte vermiş birinin ona baktığını görüyor, kalbinden Ya Rabbi bu adam sırtını Kâbe’ye vermemesi gerektiğini âlimlerden hiç duymamış mı diyor. O mübarek zat da O’nu yanına çağırıyor,  yanına gittiğinde “Bizim bir kardeşimiz Medine-i Münevvere’de sana bir nasihat etmişti, Mekke’de ki insanlara karışmamanı, oradaki insanlar ya Allah’ın komşusudur veyahut Allah’ın misafiridir.” demişti. Mevlana Halid Bağdadî de “Benim kalbime vesvese geldi, vesvese de elimde değildir. Fakat sırtını Kâbe’ye verip bana bakmanın hikmeti nedir?” dedi. “Hikmeti budur: Hadis-i Kutsi vardır Rabbül Âlemin “Benim büyüklüğümü yer ve göğün ikisi de almadı. Ancak Müslüman kulumun kalbi aldı.” buyurmuştur. Bende sana baktım, sen de Müslüman bir kalp var, Allahu Teâlâ’nın tecelli ettiği bir kalp var, içinde Allahu Teâlâ’nın azameti dolu, benim ona bakmam Beyte bakmaktan daha üstündür.”

Kızım elhamdülillah hepimiz Müslümanız. Biz de her an kalbimizi araştıralım, kalbimizde Allah’ın azameti mi var veyahut dünya muhabbeti, dünya riyaseti, dünya sevgisi ve kirlilik mi var bunu bilmemiz lazım. Allahu Teâlâ hepinizden razı olsun. Hepinizi ehl-i tasavvuf etsin,  Allah hepinize hayırlı tarikat nasip etsin. Bana da hakkınızı helal edersiniz inşallah.

 Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*