share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Kalbinizdeki Ne İse, Hicretiniz Onadır

0 yorum
Kalbinizdeki Ne İse, Hicretiniz Onadır

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

İman, insan için çok güzel bir libastır. İslamiyet ise apayrı bir libastır. Tevazu ayrı bir libastır, insanın süsüdür. Cahilin göstereceği tevazu ve edep güzel bir libastır. Âlimin göstereceği tevazu çok daha güzel bir libastır. Âlimin tevazu libasına bürünmesi apayrı bir güzelliktir. Fakirin tevazu libasına, tövbe libasına bürünmesi Allah nezdinde ayrı bir güzelliktir. Zengin insanın tevazu libasına bürünmesi apayrı bir güzelliktir.

Muhabbet libasına bürünmek, insan için ayrı bir güzellik, bir ehl-i tasavvufun muhabbet libasına bürünmesi apayrı bir güzelliktir. Elhamdülillah o muhabbet libası üzerinize çok yakışıyor, bu ayrı bir ziynettir. Mahşer âleminde bu muhabbet, tevazu, hizmet ehli olarak tanınacaksınız. Sadat-ı Kiramın bulunduğu meclise o güzel kıyafetleriniz ile tevazu, muhabbet, edep libası ile iltihak olunacaksınız.

Tövbe, Allah nezdinde insana en yakışan libastır. Tekebbür ise Allah nezdinde en nefret edilen şeylerden bir tanesidir. Bir insan eğer abd ise; abdin hiçbir şeye talip olmama hissiyatında olması gerekir. Dolayısıyla en nefret edilen tekebbür libasına hiç bürünmemesi gerekir. Tövbesizlik Allah’ın en nefret ettiği libaslardan bir tanesidir. Tövbekâr olmak insana en yakışan libaslardan biridir.

Siz gönlünüzde neyi aziz kıldıysanız, gönlünüzde kime yer ver verdiyseniz, Peygamber (a.s) diyor ki: “Bilesiniz ki mahşer âleminde gönlünüzde olan şeyler tecessüs edecek, haşrınız onlarla beraber olacaktır.” Bir insanın gönlünde dünya sevgisi varsa, sevgisinin mecrası dünyaya doğru akıyorsa, dünya kazuratları ile beraber tecessüs edip kabir âleminde insanla arkadaşlık yapıp mahşerde de onunla beraber olur. Ve bilesiniz ki muhabbetin dünyaya akan mecrası Allah katında hiçbir kıymet ifade etmez. Ama bilmeniz lazım ki; büyüklere Sadat-ı Kirama gösterilen muhabbet Allah’a doğru akar, büyüklere gösterilen edep Hz. Peygambere (a.s) doğru akar.

Nasıl ki Hz. Yakub’a Hz. Cibril sorar: “Yusuf’u kaybettin, ardından bu kadar hüzünlenmen nedendir?” “Hüznümün sebebi, Hz. Yusuf’a olan muhabbetimdir, Hz. Yusuf’un bana Allah’ı yansıtan bir ayna olmasındandır. Ben Hz. Yusuf’u kaybetmeden evvel O’na bakınca O’nda Allah’ı görüyordum.” “Sen Allah’ın peygamberisin Ey Yakub! Bir gönülde iki maşuk olmaz, gönül Allah için tahsis edilen Kâbe’dir. Gönül ancak bir zatı kabul eder. Gönül iki maşuku kabul etmez. Nasıl olur da gönlüne Hz. Yusuf girer?” “Hz. Yusuf benden daha üstündür, ben O’na bakınca Allah’ı görüyordum. O benim, bana Allah’ı yansıtan bir aynamdı. Fakat bugün bana Allah’ı yansıtan aynamı kaybettim, hüznüm ona binaendir.”

Nasıl ki Hz. Züleyha, Hz. Yusuf hakkında şunu ifade eder: “Ben hakiki maşuku buldum, fakat hakiki maşuku bulmama vesile olan Hz. Yusuf’tur. O olmasaydı ben onu bulamazdım, bütün takdire layık O’dur.” Tevazu muhabbete layıktır, onun üzerinden akan aşk-ı muhabbet Allah’a doğru akar. Allah onu fazlasıyla bilir.

Kâinatın içerisinde her bir parça, her bir cüz insan ile Allah arasında bir vesile, bir irtibat noktasıdır ve Allah tefekkür etmemizi ister. Allah içtiğimiz suyun tefekkürünü ister, yediğimiz yemeğin tefekkürünü ister. Düşünün, Allah “Yediğiniz yemek bile benim Rezzak olmamı size hatırlatmalı.” diyor. Kâinatın her parçası; kişiyi eğitme noktasında Allah’a adres gösterme manasında, her birisi kendi görevini yapar ama Allah’ı en iyi şekilde yansıtan, tecelli ettiren en mükemmel eğitmen insandır. İnsan o manada Allah’ın halifesidir.

Halif, hilafet mevzusunda bir şahsiyetin yerinde olandır. Dolayısı ile bir Peygamber Allah’ın temsilcisi olması hesabıyla, peygambere edilen itaat Allah’adır, muhabbet Allah’adır, peygambere gösterilen itaatsizlik ve saygısızlık Allah’a karşı yapılmış olur. Peygamberin varisi olan Sadat-ı Kirama karşı duyulan muhabbet o deryadan Peygambere doğru akar, itaat ona akar.

İnsan Allah’ın tecelliyatını görme noktasında kabil olmadığı için, Allah insanlara kendi tecelliyatını bir peygamber vasıtası ile tecelli ettirir. Nasıl ki insan direkt olarak güneşe bakamaz, insanın gözü yanar, güneş kendisini gösterir. İnsan da nakıstır, Allah’ı direkt olarak görmekte, anlamakta aciz olduğu için Peygamberler gönderilmiştir.

Allah insanlara insan vasıtası ile tecelli eder. Hakikati anlama noktasında insan nakıs olduğu için, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) ardından Hz. Ebû Bekr-i Sıddık, Selman-ı Farisi, Kasım bin Muhammed, Cafer-i Sadık, Ebû Zer Gıfarî, İmam Gazalî, İmam Rabbanî gibi O’nu yansıtan Sadat-ı Kiram gelmiştir.

Fenâ fiş-Şeyh, Fenâ fir-resul, Fenâ fillâh’a ulaşmanın en hızlı, en süratli, en selametli yolu muhabbettir. Muhabbet olduğu zaman nefsin, şeytanın vesveselerin taarruzatına karşı adeta bloke olunur. Muhabbet hangi mecraya verilmişse o mecradan gayeye doğru akar, Allah’a doğru akar. Şu an hali hazırda elhamdülillah muhabbet çok hissediliyor ve üzerinize de çok yakışmış,  inşallah büyükler bunu görüyor ve takdir ediyor. Allah muvaffakiyetler versin.

Seyda-ı Tağî, Gavs-ı Hizan’a: “Ben her zaman sizin yanınızda olmak istiyorum, gönlünüzde sürekli olmak istiyorum bunun yolu nedir” diye sorar. Gavs-ı Hizan, Seyda-ı Tağî’ye “Bizi hatırladığınız müddetçe, sohbetimi ettiğiniz yerde mutlaka hazır bulunuruz.” der. Gavs-ı Hizan, Seyda-ı Tağî, Seyda Fadlullah Hazretleri gibi zatlar sohbetlerinin olduğu yerde, rabıtasının yapıldığı yerde mutlaka hazır bulunurlar.

Allah nasıl ki kendi düşmanlarına, şeytan ve cin taifesine insanın ruhaniyetinde, bedeninde tahribat yapma gücünü verdiyse ve nasıl ki şeytanî düşünce insanın mahviyetine zarar veriyorsa, ruhunda ve kalbinde yaralar açıyorsa itikat ediyor ve kitabî olarak görüyoruz ki; Allah, dostu olan ehl-i velayetine, gönülden düşünüldüğünde, gönle şifa verme, kalpte inşa yapma yetkisini verir. Ve itikat ediyoruz ki, Allah sınırsız bir güce sahiptir. Hz. Ali’nin ifadesi ile “Hazır olan ehl-i velayetin kalpleri Cenâb-ı Allah’ın tecelliyatıdır.” O kalbin bakışı nereye doğru olursa Allah’ın tecelliyatı da o tarafa doğru olur. Allah’ın teveccüh ettiği yerde mutlaka yeşerme hadisesi yaşanır. Onun için Peygamber (a.s) “Eğer gönlünüz iflas etmişse, âlimi rabbanilerin bulunduğu meclislerde bulunmanız, hikmetli sözlerini işitmeniz gerekir. Çünkü ölmüş olan kalplerin dirilişi onların meclislerindedir, sohbetlerindedir.” diyor. Allah muvaffakiyetler versin, hizmetlerinizi kabul eylesin inşallah.

Her şey gönül meselesidir. Hz. Peygamber’e (a.s) en yakın olan Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi insanlar tekebbürlerine yenik düşüp Hz. Peygamber’den (a.s) istifade edemedikleri halde, çok uzaktaki insanlar, aradan bin yıl geçmesine rağmen gönül irtibatını kuranlar itikat etmişlerdir. Ama bu gönül itikadını kurarken de bize vaat edilen prensiplere uymak gerekir. Nefs insanı çoğu zaman kandırırken kişi kandırıldığının farkında olmaz, ayetin ifadesince: “Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır.” (Zuhruf,36)

Şeytanın insana en büyük tehlikesi, batıla sevk ederken insana kendisini hak yolda olduğunu hissettirmesidir. Bugün maalesef en büyük yanılgı, kişinin kendi kendine uydurduğu hissiyatının, aklı mantığının mahsulüne İslamiyet, tasavvuf demesidir. Neuzibillâh dini meselelerde bu benim aklıma uymuyor, mantıma uymuyor, hissiyatıma uymuyor demek çok tehlikelidir. Hâlbuki şunu demek gerekir; “Ben Allah’a iman ettim, aklıma değil. Aklım sadece bir aracı. Şayet, aklım akl-ı selim makamına ulaşırsa, akl-ı selim demek şehvetten, nefsten, gururdan, kibirden arınmış olan akıldır, ancak o beni hakikate ulaştırabilir, yoksa bana bunu düşündüren gurur olabilir, nefs olabilir. Dolayısıyla Müslüman olan kişi; ben Allah’a iman ettim der, akla değil, peygambere iman ettim, Hz. Peygamberin sözlerine iman ettim.

Hz. Peygamberin (a.s) sözlerinin üç sahası vardır: fıkıh, akaid, tasavvuf. Tasavvuf, bunların temelidir. Tasavvufta her biri Hz. Peygamberin (a.s) varisi olma hesabıyla, O’nu (a.s) temsil etme hesabıyla Sadat-ı Kirama ve onların sözlerine itikat edilir. Ulaşanlar o prensiplere muhabbet duyarak ve adablarına riayet ederek ulaşmışlardır. Şunu bilmelisiniz ki; eğer bir insan kazananlardan olmuşsa mutlaka gösterdiği tevazu ve adaba binaen bu makamı ulaşmıştır.

 Şeytanın daha önceleri melaikelerin bulunduğu bir makamda, Allah’ın huzuruna çıkabilme makamında olduğu halde, bir anlık tekebbür libasına bürünmesi, yaptığı bütün amellerin israfına ve lanetlenmesine sebebiyet verdi. Hz. Âdem yaptığı hatadan, ayağının kaymasının hemen arkasından tevazu gösterip, “Ya Rabbi ben pişmanım, Ya Rabbi ben nefsime zulüm etmekle zulüm ettim.” sözleriyle tövbe edip acziyetini ifade etti. “Ya Rab sen benim Rabbim’sin, ben Senin abdinim, eğer bize karşı mağfiret ve merhametli olmazsan kaybedenlerden olurum.” dedi.

Tasavvufta esas; acziyettir, mahviyettir, mahviyet libasına bürünmek, edep libasına bürünmek, muhabbet libasına, tevazu libasına bürünmektir. İslamiyet’te de esas budur, imanda da esas budur. Peygamber (a.s) en yüksek makamın ubudiyet makamı olduğunu söyler ve “Ben abdiyeti tercih ettim.” der. En yüksek makam abd olmaktır.

Ehl-i tasavvuf olan sizlerin, size verilen bu kutsi emanetlerin son nefesinize kadar sizde muhafaza altına alınabilmesi için yapmanız gereken şey; Ümmeti Muhammed’e canınızı, malınızı feda etme, onları Allah ile buluşturma, onlar ile Allah arasındaki en büyük engel sayılan nefsin terbiyesini sağlamaya yardımcı olma, tövbe etmelerine vesile olma, Allah ile aralarındaki duvarları kaleleri yıkmalarına vesile olmaktır. Zira insan ile Allah arasındaki en büyük engel insanın nefsidir. Nefs aradan çıkarsa, terbiye edilirse dünyanın bütün orduları bir araya gelse yine de buna engel olamaz.

İnsandaki muhabbetin artışı muhabbeti başkalarına aktarma, hatırlatma ile olabilir. Başka birine söyleme, hatırlama ile ziyadeleşir. Tersinde ise azalma yaşanır, unutmaya vesile olur. Muhabbet hissiyatının artması ve tasavvufta ilerlemenin yolu üstadların meşrebini takip etmekle olur. Hz. Peygamber (a.s) “İnsanların en hayırlısı, insanlara en hayırlı şeyi verendir.” der. En hayırlı şey nedir? Ebedî saadeti kazanmak için, insanın kalbini hakiki maşuku olan Allah ile buluşturmak en hayırlı vazife ve ibadettir.

Bugün inşallah öyle itikat ediyoruz, inşallah büyüklerin teveccühü vardır, büyüklerden bahsediyoruz, büyükler burada hazır bulunuyor. Aklımıza iman etmiyoruz. Diyoruz ki akıla Allah sınır vermiştir, akıl kendimizi çözmekten dahi acizdir ve yine diyoruz ki aklımızın çözemediği şeyler vardır ama bunu da nefs yapıyor. Nasıl ki Allah düşmanı olan şeytanın aynı anda yüz yerde bulunmasına izin verdiyse, kendi dostlarına da o tasarrufatı verir. Buraya gelmemizdeki neden hizmettir, büyüklerin bu manada teveccühü vardır. Eğer burada hizmet olmamış olsaydı gelinmeyecekti. Hizmetin büyüklerin teveccühünü ne kadar kazandırdığını hâlihazırda anlayabilirsiniz. Allah afiyetler versin muhabbetinizi arttırsın.

Seyr-i süluku tamamlamanın en hızlı, en selametli yolu muhabbettir. Üstad kendi üstadını yansıtan bir ayna, Hz. Peygamber’i (a.s) yansıtan bir ayna, Hz. Peygamber de (a.s) Allah’ı yansıtan bir aynadır. Kâbe Allah’ı yansıtan bir aynadır, aslında her şey Allah’ı yansıtan bir aynadır, Medine-i Münevvere hakeza öyledir. Tüm bunları bu güne dek tevazu, edep ve muhabbetle bilmememiz cehaletimize binaendir. Hz. Yakub’un Hz. Cibril’e söylediği gibi, Hz. Yusuf’a olan tevazusu, gönlünde yer tutmasındaki neden, Hz. Yusuf’un ona Allah’ı yansıtmasına binaendir.

Hadiste Hz. Peygamber (a.s) “Mümin bir aynadır, hakiki mümin görüldüğü zaman insanın aklına Allah’ı hatırlattırandır” der. İman ve İslamiyet’i hatırlattırandır, gönüllere bir daha şifa veren, gönüldeki aşkı muhabbeti bir daha tetikleyen, en dip yerde bulunan aşkı bir daha gün yüzüne çıkaran, hissiyatını bir daha canlandırandır. Mümin dışarıda görüldüğü zaman insana Allah’ı hatırlatandır. Mümin, adeta ölmüş hücreleri bir daha diriltendir. Mümin ki Allah’ın kabul gördüğü mümin-i kâmildir. Allah muvaffakiyetler versin inşallah.

Nefs; Ebu Leheb’in nefsinin aynısıdır, Ebu Cehil’inkinin aynısıdır. Firavun’unkinin aynısıdır, mahiyeti aynı mahiyetten gelir, aynı topraktan gelir, onları kandıran düşman ne ise aynı düşman insanın kendisinde de vardır. Ebû Leheb, Ebû Cehil herkesin gözlerini kamaştıran bir Peygamber güzelliğini gördüler ancak nefsleri o güzelliyi ört bas etti. Aynı nefs bizde de var. Peygamber (a.s) dahi nefsin kötülüklerine karşı “Allah’ım beni nefsim ile gözlerimi açıp kapayana kadar baş başa bırakma.” duasında bulunmuştur.

Eğer bugün biz büyüklerin yoluna, tasavvuf yoluna dâhil olduysak, yine onların himmet bereketiyle dâhil olduk. Bunu bu şekilde görmek gerekir. Bir insanın tasavvuf yoluna girmesi, o cemaatin bir ferdi haline gelmesi o kadar basit bir mevzu değildir. Bunun için çok zahmet, emek vermek lazım. Çoğu insan bu nimeti kaybediyor.

Seyda Molla Selim: “Dünya ve mal sevgisi nice ehli kemalâtı kâfir eylemiştir. Kemalât makamına erişmiş nefs birden bire yönünü çevirmekle kâfir olmuştur.” der. İnsanın hali hazırda tasavvufun bir parçası haline gelmesi bir avans olarak görülmeli. Tasavvufun bir parçası olmanız gelecekteki hizmetimize binaendir. Var olmak, insan olarak dünyaya gelmek de insanın gelecekteki hizmetine, zahmetine binaen önceden verilmiş bir mükâfat, bir avanstır. Çünkü bunlar insanın gayret ve meşakkat göstermeden sahip olduğu nimetlerdir.

Peygamber (a.s) “Bir insanın tövbesine vesile olmak, onu Allah ile buluşturmak, engelleri bertaraf etmek; bir sahra dolusu kırmızı koyunun tasadduk edilmesinden çok daha hayırlıdır.” buyurur. Allah muvaffakiyetler versin, Allah din dünyanıza yardımcı olsun, Allah’a emanet olun.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*