share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Tasavvuf Ruhu Feda Etmedir

0 yorum
Tasavvuf Ruhu Feda Etmedir

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Tasavvuf bütünü ile kendi üstadından bahsetme, o manada Peygamber Aleyhisselâm ile bir kısas oluşturma ve oradan Cenab-ı Allah’ı daha iyi anlayabilme adına üç mesafeden ibarettir. Seyda Fadlullah’ın hayatına baktığınız zaman bütünü ile haysiyet, mahviyet, sürekli Cenab-ı Allah’a karşı boynu bükük olma ama dışarıdan bakıldığı zaman sizlere Allah’ı hatırlatan bir tevazu içerisinde görülürdü. İbadeti, taati, nefsine olan intizar (kırıklığı) hat seviyede olmasına rağmen sürekli bir mahviyet içerisindeydi. Sürekli Allah ile bir münasebet halindeydi. Bir günah düşünün ki insana nefsin ne kadar küçük, ne kadar pis olduğu, gaddar olduğu hissiyatını verdiriyorsa, bir taat ki-ibadet ki kendisine bir benlik hâsıl ettiriyorsa; o  günah normal ibadetten, o taatten çok daha hayırlıdır.

Demek ki mesele insanın hissiyatıdır. Normal sohbetlerde bilgi, sadece insanın problemi çözer. Problemi varsa bir vaazül nasihat insanın problemini çözer. Fakat bir vaazül nasihat insanı hakikate ulaştırmaz. İnsanı Allah ile münasebet içerisinde bırakan tassavvufta uygulanan  prensiplerdir.

Sadat-ı Kiramın meclislerinde bulunmak sizin hissiyatınızı, duygularınızı tetikler. Onların bakışı, onların atmosferinde bulunmak, onların sözleri kalplerdeki ölmüş olan duyguları bir daha tetikler. Bütün amel-ü taatten, ibadetten esas insanın duygusunu, hissiyatını, Allah ile olan münasebetini bilmesidir. Hz. Yakup’un Hz. Yusuf’a duyduğu aşırı muhabbet üzerine Hz. Cebrail gelip “Bir kalpte iki maşuk olmaz.” sözüyle onu ikaz eder. Hz. Yakup ise Hz. Yusuf’a duyduğu muhabbetin sebebini Hz. Cebrail’e şöyle arz eder: “Benim ona karşı bu sınırsız duygum, hissiyatım Hz. Yusuf’un kendisine değil, O’na Allah’ı yansıtan bir ayna nazarıyla baktığımdandır.  Muhabbetim aynanın içindeki zata karşıdır.” Demek ki; insanın ibadetinden, dünyaya gelişinden maksadı böyle bir kıvama girebilmektir. Hatta böyle bir günahın arkasında böyle bir duygu insana geliyor ise bu günahın arkasında kibri, enaniyeti, bencilliği sağlayan bir duygudan günah ve ibadetten çok daha hayırlıdır demişler. Bu tür duygulara, bu tür hissiyatlara erişmenin yolu; ehli tasavvufun bulunduğu sohbetlerde bulunmaktır, rabıtadır, muhabbettir ve tavsiye edilen prensiplerdir. Bunlara dikkat etmek icap eder. Söylenilen şeyler hayal değildir. Gelecek adına Allah’ın insan üzerine vaadi hayal değildir. Gelecek ya sınırsız zindanlardan ibarettir, hiç çıkılmaz ya da sonsuz saadet diyebileceğimiz bir cennet bahçesidir.

Bir insan Allah’ın ne kadar şefkatli olduğunu bilirse zaten Allah’a âşık olur ama Allah’a âşık olabilmek, Peygamber Aleyhisselâm’a âşık olabilmek, Allah’ı hakiki anlamda iyi anlayabilmek ancak tasavvuf libasına bürünmekle olur. Bir insanın tasavvuf libasına bürünmeden Peygamber Aleyhisselâm’ın hadislerinden bir şey anlamasına imkân yoktur. Kuran-ı Kerim’in mealini ne kadar okursa okusun, sözlerinden bir şeyler anlamasının imkânı yoktur ancak Peygamber Aleyhisselâm’ın manevi varisleri sayılan Sadat-ı Kiramın libasına bürünmekle olabilir. Nasıl ki İmam Ebu Hanife’nin ehli tasavvufun büyüklerinden birine “Ben seni görmeden önce kendimi maneviyatın üst seviyelerinde görüyordum. Meğerki biz bu güne kadar hep İslamiyet’i şekilden ibaret zannetmişiz.” demesi gibi. İslamiyet asıl anlamda halden ibaret; duygudan ibarettir. İnsanın bu manada, bu dediğimiz seviyelere, duygulara ulaşması için tasavvufta sohbet, rabıta ve adaba çok dikkat etmesi icap eder. Peygamber Aleyhisselâm bir rivayete göre günde 25 diğer bir rivayete göre 100 istiğfar çektiğinden bahseder.

Hz. Ömer “Mademki dünyanın sonu kabirdir, sonu kabir olan bir hayatta nasıl sürur olabilir? Nasıl sevinç olabilir? Nasıl orada gülebilirsiniz?” der “…Keşke annem beni doğurmamış olsaydı.” der. Peygamber Aleyhisselâm “Önünüzde sizleri bekleyen dehşetin farkında değilsiniz… Eğer benim bildiğim, gördüğüm şeyleri sizler de görmüş olsaydınız dünyada o kadar gülemezdiniz.” der. Gelecekte sizleri ne bekliyor? Allah’ın huzuruna çıkacaksınız. Allah’ın bir vaadi var; ölüler bir daha dünyaya gelmeyecek, ölülere bir daha fırsat verilmeyecek. Ölüm vaadinin bizim için ne kadar sınırlı olduğunu da bilmiyoruz; ya insanı ebedî zindan bekliyor ya da ebedî saadet. Peygamber Aleyhisselâm bu bağlamda benim gördüğümü, bildiğimi, hissettiğimi siz biliyor olsaydınız vallahi dünyada gülmeniz az, ağlamanız çok olurdu, buyurur.Peygamber Aleyhisselâm hadisi kutside “Ben bir insana iki emniyeti vermem. Yarın yokmuş gibi davranan, rahat bir şekilde olan, böyle güven içerisinde olana ben kesinlikle ahirette o güvenci vermem. Endişe taşıyan, yarın varmış gibi hazırlık yapan içinse Allah “Ben orada ona korku vermem.” der. Bir insan ne yaparsa yapsın kendi duygularına göre, hissiyatına göre, akıl ve mantığına göre hareket etmemesi icap eder. Akıl ve mantık bir vesiledir. Aklın, mantığın, hissiyatın bütünü ile hareket etmemesi icap eder zira biz Müslüman olurken şunu dedik; biz Allah’a iman ediyoruz. Peygamber Aleyhisselâm’a iman ediyoruz ve Peygamber Aleyhisselâm’ın Allah’tan bize bildirdiği kaide, kanun, mizan ne ise biz bunlara iman ediyoruz. Aklımıza, mantığımıza, hissiyatımıza göre iman etmedik. Biz Allah’ın dışında farklı bir ilah bilmiyoruz. Bana göre tasavvuf şöyle olması lazım, bana göre İslamiyet şöyle olması lazım, denildiği anda manevî bir şirk hadisesi oluyor. Manevi şirk ne demektir? Allah’ın söylediği şeyin dışında insan farkında olmadan sanki ben aklıma iman ettim, hissiyatıma iman ettim, nefsime iman ettim. Evet, akl-ı selim Allah’a ulaştıran bir vesiledir; insanı kibirden, nefsten, gururdan sıyırıp tekamüliyet makamına, Allah’a ulaştıran akıl demektir ama çoğu zaman akıl idrak ederken kibir idrak eder, gurur idrak eder, konuşan bazen kibir, bazen gurur olabilir. Onun için Peygamber Aleyhisselâm fıkıh sahasında anlatılanlar için fıkıhçılara müracaat edilmesi gerektiğini söyler. Fıkıh sahasında namaz nasıl kılınır dediğimizde aklım bana şunu diyor demek yanlıştır, fıkıhçılara müracaat etmelisiniz. Peygamber Aleyhisselâm’ın iç dünyasını, Allah ile olan münasebetini ve bu sahayı yansıtan ehli tasavvuf sahasına müracaat etmelisiniz. Akaid sahasında ise akaid kitaplarına müracaat etmelisiniz İnsan böyle yaparsa hatadan uzak olur. Böyle yapmaz ise hataya düşme ihtimali yüksektir.

Büyük zatlardan Cüneyd Bağdadi (k.s) müritlerinden biri sohbete gelmemeye başlar. Cüneyd Bağdadi (k.s)  birkaç kez çağırır ama yine de gelmez, en sonunda kendisi evine gidip neden gelmediğini sorar. Müridi saygısızlık etmez ama “Artık benim sohbetlere gelmeye ihtiyacım kalmadı zira ben belli makamlara ulaştım. Geceleri gözümü kapatınca hissiyatım öyle bir seviyeye çıkıyor ki kendimi yüksek makamlarda görüyorum ve bu manada kendimi aştığımı düşünüyorum.” der. Cüneyd Bağdadi (k.s) onun kalbini kırmadan, o âlemlere bir daha gittiğinde “la havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim” de ve beni hatırla, deyip yanından ayrılır. Mürid o gece de aynı şeyleri görmeye başlayınca Cüneyd Bağdadi’nin (k.s) sözü aklına gelir, bir de bakar ki kemikleri yanar halde aslında çöplüktedir. Demek ki insana her gelen hissiyat rahmanî olmayabiliyor. Nefsanî, şeytanî hissiyatlardan sıyrılmanın yolu da muhabbetle olur, muhip olanlar zaten o hâlde fenâ olurlar. Peygamber Aleyhisselâm ile irtibat sağlanabilir ancak sadece yeterli olanlar Peygamber Aleyhisselâm’a rabıta yapabilirler hatta Peygamber Aleyhisselâm’dan sonra Allah’a rabıta yaparlar ama insana gelen hissiyat Rahman’dan mı, şeytandan mı, nefsten mi bilinmediği için İmam Rabbani böyle söyler veyahut insanın üstadı vardır, onun da üstadı vardır, üstadının da üstadı vardır. İmam Rabbani, Şahı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, Ebu Bekir Sıddık hepsi silsile yoluyla gelmişlerdir. Hayatta olan üstad müridinin kalbine gelen hissiyat ışığının Rahman’dan mı şeytandan mı geldiğini bilir, müridin kalbini ona göre ayarlar, bunun için daha hayırlıdır ama insan belli bir kıvama geldiyse, yüksek seviyede ise,  üveysi denilebilecek makamdaysa zahiren hiç bir üstadın istifadesine gerek duymaz ancak onun da manevi üstadı vardır. Üstad Bediüzzaman, İmam Gazalî, Hz. Mevlana, İmam Rabbanî üveysidir, Seyda-ı Taği üveysidir. Bu zatlar zahirî üstadların terbiye ve eğitiminden geçtikleri gibi manevî üstadların eğitimlerinden de geçmişlerdir. Gavs-ı Hizan der ki; “Bir insanın tekamüliyeti ancak ve ancak insan vasıtasıyla olabilir. Tekamüliyet edebilmek ancak itikatla olabilir. İtikatsız olan bir insan, tekamüliyetin zirvesinde sayılsa ve Peygamber Aleyhisselâm’ın huzurunda dahi olsa istifade edemez.” İnsanın üstada itikat etmeme sebebi ne ise, engelleyici durum ne ise hep aynı nefstendir. Aynı nefs Ebu Leheb’in nefsidir. Demek ki o insan Resulullah (s.a.v)  döneminde yaşamış olsaydı Ebu Leheb gibi davranacaktı. Zira insan nefs taşıyor. Dolayısıyla Ebu Leheb ölmedi, çünkü nefs ölmez, aynı nefsler hayattadır ve herkeste o nefs vardır, terbiye edilmez ise insanı uçuruma götürür. Vefat zamanı belli değil ama nefs size sonsuz hayattan bahseder. Ölüm bir saniye sonra mı, bir dakika sonra mı bilinmez iken size sonsuzluğu düşündüren nefstir. Akıl ise böyle düşünmez. Akıl; madem önümüzde çok ciddi bir durum var bir an evvel tedbir almak gerekir, der. Madem sonsuz bir hayat yok, misafiriz. Dünya ise yolda rastladığımız uğrayacağımız, alışveriş yapacağımız bir geçici pazardan ibaret, sonrasında yolumuza devam edeceğiz. Akıl menfaatperesttir. Akıl karşıdan bir şeyi iki almayana kadar kendisi bir adım atmaz ama insana sonsuz bir hayat yaşayacaksın, nasıl olsa önümüzde zaman var dedirten nefstir ve çoğu insan bu noktada kaybedenlerden olmuştur.

Çabuk uyanan insan alması gereken tedbiri alır. Bu manada bir an evvel ciddiye alarak nefse müracaat etmek uygulatmak gerekir. Nasıl ki tuzlu yemek yemeğe alışkın insanın kendini tuzsuz yemeğe alıştırması zorsa;  her terbiye usulünde olduğu gibi ilk etap biraz zahmetlidir, nefsi terbiye etmek de güçtür ama adım atıldığı andan itibaren şunu da bilmek gerekir ki nefs devreye girer, şeytan devreye girer, adımlarınızın mesafesine göre taarruza başlar zira bir şey yapmadan nefs devreye girmez. Nefsin Allah’tan aldığı emir budur.

Nefs bir manada sizin terbiyeniz için çalışır. Kendinizle mücadele etmenizi ister. Mücadelenizin neticesinde bir kıvam kazanmamızı ister. Günahlar da aslında bir manada sizi terbiye etmek için vardır. Sizi cehenneme sevk etmek için değil. Terbiye, çalışma ve eğitim neticesinde insan adım attığı andan itibaren başlar ama ehli tasavvufun ifadesi ile insan bundan çok rahatlıkla sıyrılır. Sıyrılmanın en büyük ve en hızlı vasıtası muhabbettir. Çünkü muhabbet onlara kulak vermez. Muhabbet gözü onlara dikilmez. Hissiyat bunlara verilmez. Bütün himmetini gücünü tek bir noktada birleştirir ve o noktada fena olur, hakikati bulur. Onun için bu manada tasavvuftaki muhabbet büyük bir ehemmiyet arz eder.

Şeyh Maşuk Hazretleri Şeyh Ahmed Haznevi’ye intisap ederken Suriye’ye uzun süre gidip gelir. Bir seferinde aralarında şöyle bir konuşma geçer: “Efendim, ben uzun süredir gidip geliyorum evrad u ezkarımı da ihmal etmiyorum ama istifade etmediğimi düşünüyorum.” “Maşuk, sen buraya gelirken etrafındaki otlar çok kısaydı. Şimdi ise uzadılar. Otların bu uzamasını sen hissettin mi?” –Hayır Efendim. “Tırnakların kısaydı, şimdi ise uzadı. Uzamış değil mi? –Evet Efendim. “Bu uzamayı sen hissettin mi? –Hayır.”

Ehli tasavvufun istifadesi bazen hissedilir bazen de hissedilmez. Hissedilmiyorsa karşıdaki insanın şımarmaması adına, benlik oluşmaması adınadır. Çünkü tasavvufta gaye mahviyettir, edeptir, huduttur, huşudur, kırılmadır. Şeyh Maşuk üstadına karşı o kadar muhabbet duyardı ki bir defasında babasının (Şeyh Masum) yanına gelir ve “Ben üstadımı çok özledim, her defasında gidiyorum ama artık utanıyorum. Hac mevsimi hacca gideceğim ama onu görmek bahanesiyle yolumu oradan geçireceğim.” der. Şeyh Masum ise ona hiç parası olmadığını söyler, bunun üzerine Şeyh Maşuk malının bir kısmını satıp paraya çevirir. Bir defasında çok hastalanır. Diyarbakır’a götürürler ancak doktor hastalığını teşhis edemez. Şeyh Maşuk biraz kendine gelince, beni dağın başına götürün, der. Dediği gibi bir dağın başına götürürler, yüzünü Suriye’ye çevirir, Hazne tarafına. O anda yere yığılır, ağlar, gözyaşı döker, döker, döker… Sonra birden ayağa kalkıp şifa buldum, der. Seyda Fadlullah Hazretleri Peygamber Aleyhisselâm’a o kadar âşıktı ki herkesçe bu bir intihardır denmesine rağmen son hac yolculuğunda uçağa sedye ile bindirilmişti, nefes alıp vermekte çok zorlanıyordu. Bizler O’nun için artık son anındadır diyorduk. Onunla gidenlerin şahadetiyle Seyda Fadlullah Hazretleri Medine-i Münevvere’ye ayak basar basmaz ayağa kalktı. Öyle bir direnç sağladı ki biz bu genç kuvvetimizle ona yetişemiyorduk. Bu da işin muhabbetidir. Dedem Şeyh Nasır Hazretlerinin yaşadığı bir hadisedir; ölüm hastalığına tutulmuş müridini ziyarete gider. Yanındakilerin Şeyh Nasır’ın geldiğini söylemeleri üzere; sekerat halinde, vefatına bir iki dakika kalmış, son nefesini ve ruhunu teslim etmek üzere olan müridi hemen ayağa kalkar ve Şeyh Nasır’ın elini öper, biraz yanında diz üstü oturur. Şeyh Nasır kendisine, öbür tarafa gittiğinde bizden selam söyle, der o da, aleykümselâm baş göz üstüne, der. Şeyh Nasır Hazretleri yanından ayrıldıktan bir iki saniye sonra da “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden âbduhu ve Resuluhu” deyip vefat eder. İslamiyet, tasavvuf, iman budur aslında. Tasavvuf görsel olarak görülen, İslamiyet görsel olarak görülen değildir. İç âlem ile gönül irtibatı farklı bir âlemdir ama ehli tasavvuf şunu der; tasavvuf bütünü ile zevkten ibarettir, İslamiyet zevkten ibarettir, hissiyattan ibarettir. Bu zevkin tadını bilmeyenler kesinlikle İslamiyet nedir bilmezler ama varanlar da bu uğurda ruhunu feda ederler. İnsanın dünyaya geldiği andan itibaren en büyük vazifesi sadakat ile samimiyet ile gayret ve ciddiyet ile insanları Allah’a davet etmektir. Davetin ardından netice bulur ya da bulmaz, kalbe hidayet girer ya da girmez, bu Allah’ın işidir fakat insana düşen vazife son nefesine kadar bundan bir adım dahi geri atmamaktır zira bazı peygamberlerin davetlerine hiç kimse icabet etmediği halde onlar son nefeslerine kadar bu uğurda gayretlerinden, ciddiyetlerinden, sadakat ve teslimiyetlerinden geri adım atmamışlar, makul çerçeve içerisinde sürekli nezaketle insanları davet etmişlerdir.

Üstad derki; o Ebu Leheb’dir ki İslam’a davet için onun ayağına gidilmiştir. Peygamber Aleyhisselâm bu manada yüz defa bin defa kapısını çaldı, nezaketen şefkaten vazifesini yaptı zira her insanın hidayet bulmasını istiyordu. Öyle ki bir defasında Peygamber Aleyhisselâm’a “Yahu adam sen nesin? Benim inancım yok. Düş yakamdan. Derdin ne? Söz, eğer senin derdin Allah huzurunda vazifeni yaptığına dair benden şahadet istiyorsan söz ben sana şahit olurum. Eğer yarın ahiret gibi bir şey olur da Allah huzuruna çıkarsam evet şahit olacağım.” der.

Bazı insanların “Lâ ilâhe İllallâh, Muhammedün Resûlüllah” dedikleri anda kalplerinde tam bir İslamiyet olmayabilir çünkü insan ile Allah arasında ki en büyük engel insanın manevi hastalıklarıdır; gururudur, kibridir,  enaniyetinde ve her an Allah ile buluşma neticesinde de her alanda dalalete düşme ihtimali vardır. Bunun için tasavvuf insanları tövbeye sevk eder yani insan ile Allah arasındaki bu engelleri, bu manevi hastalıkları kaldırma sürecini başlatırken, böyle bir çalışma yapılırken elbette ki bunun arkasında Allah rızası hedeflenir. Amaç kişinin hidayetidir ama elbette arkasında Allah rızasını kazanmak vardır. Bir insan için ne kadar çok adım atılıyor ise o kadar Allah’ın rızası vardır. Karşı insan Allah hidayet murat etmişse saptırıcı bulamazsın ama saptırdığı kişilere karşıda birisini saptırma irade etmiş ise dünyada yeryüzünde kâtip bulamazsın onun için ve bu manada insanın hidayeti de dalaleti de Allah’ın elindedir. Peki, insanın gayreti nedir? Hidayet noktasında büyük bir hedef büyük bir gayret yapıyoruz ki arkasından Allah’ın teveccühünü kazanalım. Mesele bu.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*