share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Dünya Bir İmtihandır Ya Kazanırsın Ya Kaybedersin

0 yorum
Dünya Bir İmtihandır Ya Kazanırsın Ya Kaybedersin

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Allah insana bir dürtü vermiş. Bu dürtüyü iyi yönde kullanmak,  dürtünün mecrasını bulmak gerekir. Bu dürtü bazen bir gaye, bir maksat uğruna insanın hayatını sonlandırır. Bazı insanlar vardır ki dürtüsünü gayeye terk eder; hayat boyu o gaye, o maksat yaşar. İnsanlara selamı, oturması, kalkması, yatması bütünüyle onun tefekkürü etrafında döner. İnsanlarla olan münasebeti, sosyal ilişkileri, akrabaları ile olan münasebeti, hayattaki adımları, gayeleri; hülasa Allah için harcanması gereken bu dürtü paraya, mala, makama verilir ve Allah’a harcanması gereken her şey onun etrafında dönmeye başlar. Hâlbuki insanın dürtülerini Allah’a yönlendirmesi gerekir.

Dürtü Allah’a yöneldiği zaman Allah için yatma, Allah için kalkma, Allah için insanlarla münasebet içerisinde olma, Allah için selam verme, Allah için yeme, Allah için içme, Allah için giyinme… Dolayısıyla her şey Allah mülahazasının etrafında dönmeye başlar.

Bu dürtü hakiki mecrası olan Allah’a verilmez ise, bu dürtü farklı mecralara akıtılırsa adeta insanın iç âlemine, kalbine bir put oturur. Hâlbuki kalbin, mülahazanın merkezi Allah’tır. Bu dürtü Allah’a verilmeyip dünya mal ve makamlarına verildiği zaman o dürtünün etrafında olan her şeye tabi olur. İnsan âdeta kelamına, oturmasına, kalkmasına, midesine, kalbine bu manada hıyanetlik etmiş olur. Zira insanın hücresinin maaşını veren Allah’tır, midenin ücretini veren Allah’tır, dilin ücretini veren Allah’tır, beynin ücretini veren Allah’tır. Tüm bunlar insanın hiçbir gayreti olmadan vazifelerini yaparlar; ama bazen bilesiniz diye Allah bir yerlere dur, der. İnsanın hücresine dur, der. Şah damarının kan akışına dur, der.  İşte her şeyin hakiki maşuk olan Allah’ın etrafında dönebilmesi adına, Allah bazı şeyleri düzeninin dışına çıkartabilir.

Büyüklerimiz, Sadat-ı Kiram; Resûlullah’ın (s.a.v) hadislerinden, ayet-i kerimelerden intibak ederek belirli prensipler edinmişler. Bu prensipler tasavvufta vaad edilen prensiplerdir. Bahsettiğimiz bu en yüksek gaye olan; insanın selamı, kelamı, oturması, yatması, kalkması velhasıl bütün mülahazasında Allah’ın olmasının yolu tasavvuftur. Bu bahsettiğimiz konum fenâfillâh makamıdır. Onun başlangıcı, birinci kapısı ise fenâfişşeyh makamıdır.

Fenâfişşeyhi ise meydana getirecek unsur rabıta maksadıyla olan muhabbettir. Muhabbet olduğu zaman, insan çaba sarf etmeden ve hiçbir zorlama olmadan sürekli tefekkürünü fenâfişşeyhe bağlar. Fenâfişşeyhe bağlanan bir tefekkür, Sadat-ı Kiram’ın Peygamber Aleyhisselâm’ı yansıtan bir ayna olmaları mülahazası ile bir insanın tefekkürü Resûlullah’adır. Bu mülahaza bir müddet sonra fenâfillâha doğru akar. İnsan bu söylediğimiz kitapların dışında farklı bir metot uygularsa kendi kafasına göre uygulamış olur, onlar da insanı hiçbir yere vardırmaz.

Şöyle itikat edeceğiz: Büyüklerimiz bizi Allah’a ulaştıracak ibadetlerin dış yapısı itibari ile içyapısı itibari ile inanç yapısı itibari ile olması gereken ne ise en iyi şekilde analiz etmişlerdir. Bu hususta hiçbir müşkülat bırakmamışlar. Bize düşen ise bunlara uymaktır. Uyulmazsa yarın Allah huzurunda “Ya Rabbi, ben duymamıştım; görmemiştim; bilmiyordum.” gibi itiraz hakkı yoktur.

Allah’ın abdine olan rahmeti, şefkati sizin akl-ı hayalinizin üzerindedir. Bir çocuğun annesine nispeten içsel düşüncesi, muamelesi ne ise sizin de Allah’a karşı vazifeniz budur. Bazen ne istediğinizi bilmiyorsunuz. Bazen önünüzü göremiyorsunuz. Ötelerde Allah’ın sizler için tahkim ettiği konum umurunuzda değil. Çocuk gibi anlık çocukluk zevklere dalıp hayatı bundan ibaret zannediyorsunuz. Allah’ın ise sizinle olan münasebeti şu anki dönem itibari ile değildir. Bir çocuk gibi tekâmüliyet zirvesine ulaşıyorsunuz; gelecekte ölümsüz bir hayat, sonsuz bir hayat, Sultan-ı Ezelî’nin huzuruna çıkabilme ve onun bize tasnif ettiği hediyeleri alabilme adına işin prova dönemindeyiz; Sultan-ı Ezelî’nin karşısına çıkacağız. Bu dünya, sonsuz hayatın yanında bir iki saatlik hayattır. Bu dünya ahiret için hazırlık yeridir. Allah’ın sizinle olan muamelesi bu şekildedir. Aklımız geleceği görmekte yetersiz olduğu için sadece önümüzdekini veyahut en fazla bir hafta sonrasını idrak edebilme veyahut 30 sene sonrasını idrak edebilme, daha sonrasını idrak edebilme mümkün olmadığı için her şeyi dünyanın kıstası içerisinde yorumlamaya kalkışıyoruz.

Allah’ı hakkıyla bilmek için Peygamber Aleyhisselâm’ın zahiri libasının dışında, manevi iç libasına da bürünmek gerekir. Peygamber Aleyhisselâm’ı sadece dış libası itibari ile değil, en önemlisi iç libası ile iç dünyasına bürünmek gerekir.  İç dünyasını, o sarayı, nasıl inşa etti? O sarayın hangi penceresinden Allah’a baktı? Bakış açısı nasıldı?

Ahirete bakarken nasıl bir bakış açısı ile bakacağız? Acaba dışarıdaki insanların sokak bakış açısıyla mı yoksa Peygamber Aleyhisselâm’ın bakış açısıyla mı? Onun ayarı nedir? Bu iç libas bölünmeden Peygamber Aleyhisselâm’ı, dolayısıyla Allah’ı hakkıyla anlamanın imkânı yok. Dış yapısı itibari ile namazın nasıl kılınacağını herkes bilir.  Peygamber Aleyhisselâm’ın içyapısı ise tasavvuftur.

İmam Ebu Hanefi dini en üst seviyede yaşadığını düşünüyordu, ta ki tasavvuf büyüklerinden İbrahim bin Ethem ile görüşüne kadar.  Görüşme sırasında şöyle diyor: “Meğerki biz bugüne kadar aldanmışız. Biz İslamiyet’i bir kal u kîlden ibaret zannediyorduk.” “Kale Muhammed” demekle Peygamber Aleyhisselâm bir hadiste şunu demiş, Allah şöyle demiş veya şöyle bir rivayet var: “Biz İslamiyet’i bu tür deyimlerden ibaret zannederdik, İslamiyet’i ibadetin dış yapısı olarak görüyorduk, meğer İslamiyet bu değilmiş.”

İslamiyet aslında hâlden ibarettir; kâl ilmi değil, hâl dediğimiz hadise içyapıdır. Hâlin müsebbibi rabıta ile elde edilen muhabbet hadisesidir. Rabıtayı da kendi kafanıza göre yapmak değil; belirlenen üslup içerisinde, doğru zeminde yapmak şartıyla… Eğer kendi kafasına göre olursa kendinizden olan bir şey olur. Allah’tan, Peygamber Aleyhisselâm’dan olan bir iş olmaz. Din kendinizden olan bir şey değildir, hissiyatınızdan da olan bir şey değildir, mantığınızdan olan bir şey değildir, eğer öyleyse din bu değildir. Dolayısıyla aklınıza yatmayan, mantığınıza uymayan, hissiyatınıza muhalif olan şeyler olsa da Allah’tan ise, Peygamber Aleyhisselâm’dan ise, din bundan ibaret ise, Müslüman iseniz teslimiyet gereklidir.

Din üç sahadan gelir: fıkıh sahasına iman ediyoruz; akaid sahasına da iman ediyoruz; ikisinin zemini, iç libası olan tasavvufa da iman ediyoruz; ancak kendi aklımıza göre değil, kitaplar nasıl söylüyorsa… En hızlı hadise muhabbettir. Muhabbettin olmadığı yerde şeytan ve nefsin vesveselerin taarruzları başlar. Her bir taarruz insanın ruhunda ve kalbinde yaralar açar. Bu yaraların kapanması zordur, bazen vesvese insanı küfre kadar götürür; ancak vesvese bir açıdan iyidir. Vesvese demek Allah adına inşa edilmiş bir şeye karşı taarruz etmek, demektir; ama tedbir alınmazsa büyük yaralar açar.

İnsanın tasavvufla buluşmadan nefsini aşmasının imkânı yoktur. Nefsini aşamayan bir insanın da Allah’a ulaşmasının imkânı yoktur. “Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur.” (Şems,9) ayeti kerimesinde Allah nefis arınmasını yapmış olanların kesinlikle iflaha ereceklerini bildirmiştir.

Farklı bir biçimde kalbi taarruza uğramış; arınmasını yapamamış, dünyadan alakasını kesememiş bir kalp mülahazası içerisinde namaz kılanlara, Allah “Canı cehenneme!” diyor. “Canı cehenneme!” demek canları cehennemi hak ediyor, demektir. Allah’a tahsis edilmiş bir kalp farklı mülahazaların içerisinde katledilmiştir. Bu mülahazanın içerisinde ibadetin kabul olmayacağını ayet-i kerime “veyl” kelimesi ile ifade ediyor. “veyl” canı cehenneme ya da cehennemde bir vadinin ismi olarak geçer, orası böyle kimseler içindir.

Peygamber Aleyhisselâm’ın evlatlarına dediği gibi: “Ey evlatlarım Müslümanca ölmeye gayret edin, sakın kaybetmeyin.” Kaybetmek demek, sonsuzu kaybetmektir; bin yıl değil, milyon-milyar yıl değil; dünyanın başlangıcından sonuna kadar sırasıyla bütün sayıları bir araya getirin, çarpın; ne kadar çıkıyorsa işte bu kadar uzun süreli kaybetmek… Onun için ne yapıp ne edip Müslümanca, imanlı bir şekilde ölmek gerekir. Peki, bu nasıl olur? Müslümanca ve imanlı ölmeyi gerektirecek üslup ve prensiplere riayet ederek…

Büyükler tasavvuf dairesi içerisinde olmayan, tasavvufla bağını koparmış bir insanın; ilmi, aklın alabileceği en yüksek zirvede dahi olsa hakkıyla Allah’a iman etmesi mümkün değildir; demişlerdir. O kimse Allah’a iman eder, ama o mevcut ettiği imanın korunmasının imkânı yoktur. Eğer öyle olsaydı aklın, bilginin zirvesinde olan herkes Allah’a iman eder ve son ana kadar imanını muhafaza ederdi. Ama aklın ve ilmin zirvesinde olan pek çok kimse dünyanın cazibesine kapılıp dünyanın bir bahçesini ahiret bahçesine tercih ederler. İnsanda manevi nesih dediğimiz hadise olur.  Şeytan ilmin, aklın, mantığın zirvesinde iken dünya cazibesi tabiatını değiştirmiştir.

insan-agac-yalnizlik-tekEski ümmetlerde haramlara bulaşıp dünya kötülüklerine kendini kaptıran insanlar tövbe ve istiğfar etmediklerinde Allah onların içini değiştirdiği gibi dış tabiatını da değiştirirdi. Âdeta domuz, maymun gibi sıfatlara bürünürlerdi. Allah Peygamber Aleyhisselâm’ın ümmetine bir ayrıcalık olarak nesih dediğimiz bu dış kılıf değişmesini kaldırmış; ancak manevi nesihi devam ettirmiştir. Haramlara bulaşan, tasavvuf tövbe istiğfarı yapmayan kimselerin iç tabiatı hayvanî bir tabiata dönüşür. Böyle kimseler dış yapısı ile insan görünümdedir, ancak hissiyatı hayvanın ötesindedir, gaddarlıktan öte vahşi olurlar, insan öldürmekten zevk alırlar, zulümden zevk alırlar. Allah’a ait güzelliklerin, helallerin etrafında zevk alması gerekirken bütünü ile o kapı kapanır; haramdan nemalanır ve ondan zevk alır. Bu hayvan tabiatının ötesinde bir durumdur ve insan bir anda bu duruma gelebilir. Ve şunu da bilmek gerekir, nesih hadisesi insan zürriyetinde o kadar etkilidir ki peygamberlik donanımına sahip olan peygamberler dahi, “Ya Rabbi bizi nefsimizle bir an dahi baş başa bırakma.” demişlerdir. Nefis eğer zapt edilmezse Firavun’un nefsiyle aynı olur. Onun karakteri ne ise bizdeki nefsin de karakteri aynıdır. O hangi davada bulunduysa bizimki de aynı davada bulunur, o uluhiyyet davasında bulunduğu gibi bizimki de aynı davada bulunur ve nefs ihtiyacın üzerinde olacak şekilde akıl ve mantıktan çok daha fazla ağır basar.  Hani bazen insan konuşur; ama konuşan aslında gurur ve kibirdir veyahut düşünen, idrak eden aslında nefstir. Bazen insan birini dinlerken ya da gözlemlerken aslında dinleyen, bakan, gören; kişinin kendisi değil; gururdur; nefistir; kibirdir; enaniyettir. Peygamber Aleyhisselâm konuşurken Ebu Leheb ve Ebu Cehil dinlemediler, gurur ve kibirleri buna mani oldu. Aynı gurur ve kibir Allah’ı da dinletmez. Allah böyle bir düşmana karşı bizi uyarıyor. Tasavvuf prensiplerine riayet edildiğinde büyüklerin ifadesi ile gururun ve kibrin taarruzları, nefse yönelik bir zafiyet olduğu için, sona erer.

Neticede her şey insana bağlandığı zaman kıymet ifade eder. İnsanların kıymetine bağlanan her şeyin Allah nezdinde kıymeti var, bağlanılmayan şeylerin ise hiçbir kıymeti yoktur. İlim insanların hizmetine bağlandıysa Allah nezdinde kıymeti var. İnsanın kendisinin de insanların hizmetine bağlandığı zaman kıymeti var. Din insan için geldi. Hz. Peygamber dinin sultanı olmak için değil; dine hizmetkâr olmak için geldi; âdeta insanın, mahlûkatın hizmetkârlığı için geldi. İlim bu manada insanın hizmetine bağlanırsa kıymetlidir. Mal insanın hizmetine verildiği müddetçe kıymetlidir. Hizmet ancak insanlara Allah’ı anlatan, insanı Allah ile buluşturan bir hizmet olduğunda kıymetlidir. Hizmet, ilim, ömür, mal; insanları ne kadar Allah ile buluşturuyorsa o kadar kıymetlidir. Aksi insan için imtihandır.  Gaye maksadını unutmuş; kendisine ait olan malı, zamanı Allah için harcamamış pek çok kişi kaybedenlerden oldu. Çoluk çocuk insan için bir emanettir, çoğu bu imtihanı kaybetti. Âlimin çoğu kaybetti, insanları Allah ile buluşturmadığından kaybetti.  Bu mescit ve diğer mescitler insanları Allah ile buluşturma vazifesini yaptığı için büyük kıymete sahiptir.

Fenâfişşeyhin alameti fenâfilihvandır. Onun belirtisi de şudur: Hizmette fena olmak. En başta hizmette fenâ olma; ardından fenâfilihvan, kardeşler arasında fenâ olma, fenâfilihvanın alametidir budur.  Allah muvaffakiyetler versin.

Umuyorum ki sizler de bunlara büyük ehemmiyet verirsiniz. İnsanın ardında bıraktığı en büyük eser insan eseridir. Vefat etmiş bir insanın ardında ne bıraktığına bakarsınız; bir insanı elinden tutup Allah ile buluşmasına vesile olmuş mu? Bir insanın manevi hastalıklarını tasavvuf ile gidermeye çalışmış, onu tasavvuf ile buluşturmuş mu? Peygamber Aleyhisselâm “Bir insanın iman etmesine vesile olmak, bir dağ dolusu kırmızı koyunu tasadduk etmekten çok daha hayırlıdır.” buyurur. Yani siz bu sevabı kazanmak için hayatta iken bir dağ dolusu kırmızı koyunu tasadduk edip sevabını öbür tarafa göndereceksiniz ya da bu sevaba denk olarak bir insanı Allah ile tasavvuf ile buluşturacaksınız. Çünkü tasavvuf insan ile Allah arasındaki engelleri bertaraf eder. Gönül hissiyatını Allah’a ait hissiyatlarla bir yapar. Bunu yapan kimse dünyada en büyük eseri bırakır ve bence bir insan ahirete göç ettiğinde, ardında ahiret adına bir eser bırakmadıysa dünya adına ne yaparsa yapsın hiçbir kıymeti yok. Bu dünya eserlerine iltifat dahi etmemek gerekir. Bir insan dünyaya bakan yönü ile okul yaptırır, cami yaptırır, vesaire vesaire; ama ahirete bakan yönü için hiçbir eseri yoksa ne kıymeti var? Bunların hepsi yarın ahirette insan için bir imtihandır. Allah muvaffakiyetler versin.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*