Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/nursinne/public_html/wp-config.php:1) in /home/nursinne/public_html/wp-content/plugins/wordpress-mobile-pack/inc/class-wmp-cookie.php on line 50
Dünya Olmasaydı Ben; Cenneti, Allah'ın Rızasını, Allah'ın Cemalini Hak Edemezdim | Nurşin

share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Dünya Olmasaydı Ben; Cenneti, Allah’ın Rızasını, Allah’ın Cemalini Hak Edemezdim

0 yorum
Dünya Olmasaydı Ben; Cenneti, Allah’ın Rızasını, Allah’ın Cemalini Hak Edemezdim

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

 Kalp ait olması gereken zata tahsis edilmiştir, Cenâb-ı Allah’ındır. Kalbin mütealliki bütünüyle ahirete yöneliktir. Allah o şekilde yaratmıştır. Kalbin dünyaya bakan yönü ve ahirete bakan yönü vardır. Kalp sadece dünyanın maddiyatına/maddesine baktığı zaman Allah’ın bildirdiğine ve Peygamberimize göre melundur. Bu kalbe bir kesafet, bir ağırlık verir. Ama dünyanın bir de mana yüzü vardır ki işte o ahirete bakan yüzüdür.

İnsan dünyaya baktığı zaman “Dünya olmasaydı ben; cenneti, Allah’ın rızasını, Allah’ın cemalini hak edemezdim. Ben cennete aidim, diyemezdim. Ya Rabbi! Ben rızanı istiyorum, diyemezdim. Zira dünyada bir mektep vardır, imtihan vardır ve ben bu imtihanı aştım. Ya Rabbi! Kalbimi, duygumu, aşkımı, bütün hissiyatımı sana vermekle ‘Ben sana aidim.’ iddiasında bulunabildim.” demelidir. Dünya ancak böyle bir yer olması sebebiyle sevilmeye layıktır. Dünya ahiretin tarlasıdır. Ben burada bir şeyler ekeceğim, ahirette meyve ve semeresini bulacağım. Ve dünya olmasaydı ben bir yere aitlik iddiasında bulunamazdım. Dünya bu itibarla sevilmeye layıktır.  Dünya Allah’ın bir sanatıdır ama dünyanın sadece kesafetine, maddesine bakana Allah lanet eder bu nedenle dünyayı bu şekilde sevmemek gerekir.

Kalp Allah’a tahsis edilmiştir. Bizi Allah’a götüren dünya ve içindeki bütün vasıta ve vesilelere Allah emrediyor, vesilelere tutunun, vesileler sizi Allah’a ulaştıracak, diyor. Bunlar ne olabilir? Az önce bahsettiğim dünyanın ahirete bakan yönüyle siz kâinata bakarsanız eğer, önünüze çıkan haramlar karşısında sabır göstermekle bütün bu şeyler sizi Allah’a ulaştıran vasıtalar olur. Metanet gösterirseniz, azim gösterirseniz bütün bu şeyler sizin Allah ile irtibatınızı sağlar. Bir de Peygamberimizin dediği gibi büyüklere tabi olmak, onlara bakıp Allah’ı görmek, onlara bakıp Allah’ın evsaflarını anlamak veya Peygamberimizden sonra gelen, peygamberin varisi olan, veraset noktasında peygamber diyebileceğimiz Saadat-ı Kiram’a bakmak, kalbini onlara vermek ve bu şekilde Allah’a ulaşmak… Bu açıdan dünya sevilir, sevilmeye layıktır. Ama farklı açıdan, madde bakımından gönlümüzü dünyaya bağlarsak elbette bu dünya melundur, Allah buna lanet eder.

Dünya insanı Allah’a ulaştıran vasıta olarak sevilirse kalbe bir kesafet vermez, kalpte iflas yaşanmaz. Hatta yediğimiz yemeklere, içeceklere o gözle bakmalıyız.  Örneğin önünüze bir su geldi evvela ‘Bismillahirrahmanirrahim’ demeli, tefekkür etmelisiniz. Büyüklerin ifadesiyle önünüze bir taam geldiğinde dört şey yapmanız gerekir, büyüklerin yemek usulü böyledir; başta besmele çekilmeli, sonrasında üstadın rabıtası yapılmalı çünkü rabıtalı halde yenen yemek vücuda, mideye girerken gafletten arınmış olur. Üstadın düşüncesi iç âlemde, kalpte bir aydınlık oluşturur.  Üçüncüsü tefekkür;  Allah’ın sizlere verdiği nimetlere şükretme, düşünme. Soframızda kaç çeşit yemek var ya da bir elmanın dahi kaç çeşit cinsi var? Dördüncüsü gaye. Ben bunu neden yiyeceğim? Yememdeki maksat ne? Midemi mi dolduracağım? İşte bu gaflettir. Ama ben bunu yiyeceğim, Allah tarafından önüme verilmiş. Bindiğim bu atı bu şekilde besleyeceğim. Benim kat etmem gereken bir mesafe var. Bu maksatla ben atıma bunu yedireceğim.

Bu maksatla dünyaya bakılırsa bu tefekkür, bu düşünce, bu yeme, bu içme ibadet halini alır. Yemekten sonra yapacağınız ibadet değil, öncesinde yediğiniz şey de ibadet değil. Böyle bir niyetin dışında sadece yeme, mideyi doldurma maksadıyla yerseniz gafletle yenmiş olur. Hatta böyle yenen yemekten sonra yapılan ibadetin dahi ihtimal ki aynı mülahazayla yapıldığı için o da gaflettir. Üstadın rabıtası bu manada her yerde geçerlidir.

Ehli tasavvufun dünyaya bakış açısı, yemesi, içmesi bu şekildedir. İlk önce besmele, ikincisi rabıta. Rabıta kalpte gafleti defeder. O anda bütün hücrelerinizin sesini işitebilirsiniz. Size müteşekkir olurlar. Çünkü bütün hücre, mide, kalp, beyin, akıl; sizin iradeniz olmadan size hizmetkâr olarak Allah tarafından yaratılmıştır. Ücretlerini veren Allah’tır. İnsan gaflette olduğu zaman tüm bunlar acziyet hissederler. Hizmetlerinde gevşeklik göstermezler, hizmetlerini yaparlar ama sizden aciz olurlar. Bu kul ne kadar vefasız, derler. Mide söyler, kalp söyler, kulak söyler, göz söyler ve diğer görünmeyen karakterler… Çünkü her birinin ücretini size hizmet etmesi için siz vermiyorsunuz, Allah ücretlerini veriyor. O yüzden gafletle yenmesi sizin hakkınızda ne kadar vefasız diye düşünmelerine yol açar. Hücreleriniz ruhen sizi sıkıntıya sokabilir ama hizmetlerini aksatmazlar. Arkasından verilen taama şükretmek  bir tefekkürdür. Önünüzde ne kadar nimet var bunu düşünmek veyahut verilenin ne kadar kıymetli olduğunu düşünmek. Ve arkasından gaye… Ben niçin yiyeceğim? Bunu sadece yemede değil nefes alıp vermede de düşünebilirsiniz. Nefes alıp vermedeki amacımız, gayemiz nedir? Allah anmak istediği zaman anıyor. Görmeyi kaybettiğimiz gibi, işitmeyi kaybettiğimiz gibi insaniyetimizi de kaybedebiliriz. Eğer gaflet içinde olursak, tasavvuf zemininin de büyüklerin bahsettiği ışık ve prensiplere riayet etmezsek gücümüzü kaybettiğimiz gibi, işitmeyi kaybettiğimiz gibi, aklımızı kaybettiğimiz gibi vicdan ve insani karakterlerimizi de kaybedebiliriz. Dışta insan görünümü ama içte insan yok. Allah sizin dış yapınıza bakmaz, kalplerinize bakar.

İçyapınızın inşası ne derece Allah’ın rızasına uygun? Allah onay veriyor mu, vermiyor mu? Bahsettiğimiz dış yapı, insani dış yapıdır. İçi hayvaniyete bulaşmış, karakter itibariyle değişmiş bir sürü insan görebilirsiniz. Allah indinde makbul olan içyapıdır. İçyapının inşası sırasında mimar kimdir?  Projeyi kimden almıştır? İçyapının inşasında projenin mimarı sizseniz vay halinize! Mimarınız ehli tasavvufun silsilesinde bulunan büyükler ise müjdeler olsun size! O zaman haliniz güzel olur. Onlarda hata, arıza olmaz. Vefasızlık olmaz. Onlarda sadakat vardır, selamet vardır. Eğer imar edilmişse sökün bence, yeniden bir imara başlayın. Nerede kendinize ait bir yapı varsa sökün, atın. Mevcut olan, makbul olan proje nasıl ise onu uygulayın.

Karakter, iç duygu nasıl olması gerekirse; Allah’a olan bakış açısı nasıl olması gerekirse; peygambere bakışımız nasıl olması gerekirse ve bu bakış açısı belirleyen Saadat-ı Kiram’a olan bakışımız nasıl olmalıdır? Konum nedir, onu bilmek gerekir. Allah ne demektir, konumu nedir? Peygamberin konumu nedir? Bizim konumumuz nedir; onu da bilmek gerekir. Siz Allah’ın mahlûku, en yüksek makam olan abdiyet makamındasınız. Abd efendisine karşı hiçbir şey hak etme iddiasında bulunamaz. Abde yakışan acziyettir. Abde yakışan tevazudur, mahviyettir, kendini hiç görmektir. Bunlar sizlere yakışan özelliklerdir. Sizlere tekebbür, enaniyet yakışmaz. Bencillik, sadakatsizlik, kin, nefret yakışmaz. Üzerinizde çok çirkin durur, sizi çirkin gösterir. Tevazu ise size çok yakışır, o sizin süsünüzdür. Tekebbür ve enaniyete bürünen insan kendini göreceği bir ayna olmadığı için kendi kerahatini göremez. Şeyhsizliğini göremez. Büyüklerin izine riayet etmek gerekir, büyüklerin mahviyetine bürünmek gerekir. Büyüklerin acz ü fakrının libasına bürünmek gerekir. İçimizi, karakterimizi buna göre inşa etmek gerekir. Karakterinizin inşasında size ait bir bölüm varsa temel sağlam değildir. Bu manada insan gayret göstermeli, azim göstermeli. Böyle yaparsanız mükâfatınız paha biçilemez olur.

Cennet düşündüğünüz gibi değildir. Sizler cenneti içinde bulunduğunuz sınırlı, kasr, noksan dünya ile mukayese ediyorsunuz. Cennet bundan çok daha üstündür, sizin hayal ettiğiniz gibi değildir. Allah’ın cemalini görmek güzel bir insanın yüzünü görmekten çok daha üstündür, onu görmekten tatmin olduğunuz gibi değildir. Hayalinizin üstünde bir şeydir. Sizler sureten küçük bir cisimsiniz ama içinizde büyük bir âlem var. Sınırlı bir dünyada sınırsız bir âlem sizde var. İşte biz bu manada dünyaya ait değiliz. Biz ebedi olan cennete aidiz. Çünkü biz burada aciziz. Burada noksanlığı görüyoruz. Biz buraya ait değiliz. Beden ölümlü, bedenin altındaki ruh ölümsüz fakat ruh buraya ait değildir.

Diğer âleme nispeten biz burada zindan hayatı yaşıyoruz. Sarayda dahi olsa dünya müminin zindanıdır. İnançsızın, kâfirin ise cennetidir, cehennemde olan yerine nispeten. Her şey sona göre değerlendirilir. Başı itibariyle cennet hayatı yaşamış bir kimsenin sonu cehennem olacaksa önceki hayatın hiç önemi yoktur. Size denilse ki bir saat sonra boynunuza bir ip geçirilecek, idam sehpasına çıkacaksınız. Şu an önünüze müthiş sofralar serseler, aklı ile hareket eden insanın o yemekten zevk alması mümkün mü? Veyahut size bin yıl, bir milyon yıl hayatın boyunca ışığı görmeyecek, karanlığa mahkûm bir zindan hayatı yaşayacaksın denilse bir saat evvel de önünüze yemekler sofralar serilse aklı ile hareket eden insanın o yemekten zevk alması mümkün mü? Zevk alıyorsa eğer o insan deli değil midir? Onu kandıran bir şeyler vardır. Vicdanının rahatsız olması gerekir. Bizi bekleyen sonsuz bir hayat var.  Ölümlü insanların bir daha dünyaya gelmeyeceğine dair Allah vaat ediyor. Fırsat bu fırsat! Yaşayacağınız bu saatler, dakikalar sizin ahiretinizi teşekkül edecek. Ya sınırsız, karanlık bir zindan hayatı ya da hayalinizin üstünde Allah’ın hilafet makamı, Peygamber Aleyhisselam’a komşu olmak. Komşu olmada bizim dünya komşuluğumuz gibi değil, hayalinizin üstünde bir şey. Bunu sadece bu dünyayı algılayan akılla düşünmeyin; ahireti bilme, tahmin etme eğer kalp gözü olsaydı onunla görürdük. O manada bir hazırlık yapmıyor, büyüklerin verdiği öğütlere riayet etmiyorsak, iç dünyamızın inşasındaki sakat yönleri düzeltmeye doğru gitmiyorsak, o bir saat sonra vicdan safhasına gireceğiz ama önümüzde bir sofra var. Nefis bizi kandırıyor, bizimle oynuyor. Bu iyiye işaret değildir. İş çok ciddidir, ciddiye alın.

Ciddiyetsizlik, diğer dünyada korkuya ve sürekli mahzun olmaya neden olabilir. Allah “Bir insana iki emniyeti bir arada vermem!” buyuruyor. Burada ciddiyetsiz olana, hiçbir şey yokmuş gibi davranana ahirette korku verilir. Burada ciddi olana, korku içinde olana orada emniyet verilir. İşin ciddiyetine bakın ki Peygamber Aleyhisselam bile diyor ki: “ Ya rabbi! Göz açıp kapayıncaya kadar dahi beni nefsimle baş başa bırakma.” Bir peygamber bile arkasında sürekli Allah’ın hidayeti varken, sürekli bir vahiyle kuşatılmışken nefsin ne kadar çetin bir düşman olduğunu bilmeniz adına nefsinden Allah’a sığınıyor. Demek ki ben yalnız olsam mahrum olacağım ama Allah’ın gücüne dayanıyorum ki beni yalnız O kurtarır. Yani bize taarruz edecek olan nefsin ne kadar güçlü olduğunu bilmeniz lazım. Nefsin en büyük oyunu ise kişiyi haktan saptırdığı halde saptırdığını bildirmemesidir. En büyük gücü budur. Size ateşi yutturur, yutturduğu ateşin ateş olmadığını söyler. Sizi dünya kadar pisliğin içine daldırır, onu da size cennet bahçesi gibi gösterir. Cennet bahçesini de bir kanalizasyon gibi gösterir. Ve bunu bir defa değil binlerce defa yapar. Nefsin ve şeytanın bu manadaki hipnozundan kurtulmanın yolu büyüklerin elinden sımsıkı, muhabbetle tutmaktan geçer. Gayretinizle bir yere kadar giderseniz ama bırakırsınız. Çünkü diğer taraftan sol elinizden tutan dünya, nefis çok güçlü. Dişinizi sıkarsınız, sıkarsınız bir yere kadar. Sabredersiniz bir yere kadar. Akıl, mantık bir yere kadar. Akıl, mantık der ki ben dayanamam. Aklınıza bir müddet sonra nefis hâkim olur, aklı susturur, bedendeki hâkimiyeti eline alır. Ama sımsıkı, sarsılmayacak, kopmayacak tutunma ancak muhabbetle olur.

Muhabbetiniz varsa dünya bir araya gelse, bütün nefisler, bütün şeytanlar bir araya gelse sizi büyüklerden koparamaz. Aşk en sıkı, en kuvvetli, en sağlam bağdır. Aşk kendi kendimize oluşturabileceğimiz bir şey değildir. Büyüklerin öğretisine tabi olmak, her an rabıtalı olmak gerekir.  Nasıl her an rabıtalı olunabilir? Aksi bir misal verelim. Kendini paraya kaptırmış bir insanın her an aklında olan para değil midir? Yemesi, içmesi, giyimi, kuşamı, konuşması, akrabalarla münasebeti bile para hesabındadır. İlişkiler hatta evliliği bile para üzerinedir. Hanımını parası için seçer. Çocuklarıyla olan münasebeti para üzerine kuruludur. Kavgaları para için olur. Para onun için bir put halini alır, her şeyi para üzerine kuruludur.

Peki, tasavvufta olan rabıta nasıldır? Hz. Yakup’un Hz. Yusuf’a olan bakışı gibi… Hz. Yakup (r.a) Hz. Yusuf’u kaybettiği zaman her yerde Hz. Yusuf’u görür. Her an dilinde Hz. Yusuf’un adı… Hani bir defasında Hz. Cebrail (a.s) iniyor. İkaz etmek için değil de bir şeyleri ümmete bildirme adına Hz. Yusuf’a diyor ki: “Dilinizde her an Yusuf’un adı, kalbinizde Yusuf var. Yerken, içerken daima onu düşünüyorsunuz. Niçin her şey Yusuf’un etrafında dönüyor. Kalbinizde niçin o var? Orada Allah’ın olması lazım.” O zaten var, diyor Hz. Yakup. “Ama Allah bir kalpte iki maşuku kabul etmez. Sen bunu bilmiyor musun? Kalbin yalnızca Allah’a tahsis edildiğini bilmiyor musun?” Hz. Yakup Hz. Cebrail’in bu sualine karşı ne cevap veriyor?  Hz. Cebrail bunu sorarken ona itiraz maksadıyla sormuyor, bizlerin ders alması için soruyor. “ Benim Yusuf’a olan aşkım, muhabbetim, onu gönlüme yerleştirmem onun bana Allah’ı yansıtan ayna olmasındandır.” diyor Hz. Yakup. “Ben, bana Allah’ı yansıtan aynamı kaybettim, hüznüm ondandır.” diye devam ediyor.

Şeyh Alauddin’in de Hazret’i sürekli dillendirmesinin nedeni, bütün konuşmalarının sonunu ona getirmesi, yatması, kalkması, yemesi, içmesinin hep onunla olmasının nedeni Hazret’in Allah’ı yansıtmasındandır; Peygamberi yansıtmasındandır. Peygambere olan muhabbetin nedeni de, Kâbe-i Muazzama’ya olan muhabbetin nedeni de onların Allah’ı yansıtmasındandır.  Biz Kâbe’nin taşına duvarına muhabbet duymuyoruz. Ama taşı, duvarı Allah’ı yansıtıyorsa elbette taşına da muhabbet besleriz, saygı gösteririz, tazim ederiz. Eğer bunu yapmıyorsak, Ehl-i Beyt bize peygamberi hatırlatmıyorsa veyahut bir kelimedeki Muhammet nakşı, mürekkebi Muhammed manasını bize yansıtmıyorsa bu doğru değildir.

Bugün Seyda mucizesi olmasa idi Peygamberi bu şekilde bilmemizin, anlamamızın imkânı var mıydı? Bu yolda vasıta olana müteşekkir olmak Allah’a müteşekkir olmaktır. Vasıta olana karşı yapılan saygısızlık, nankörlük Allah’a saygısızlıktır, nankörlüktür.   Kişi yaratılan bütün eşyaya bakışını, ibadet seviyesini, rabıtasını, muhabbetini büyüklerin belirlediği şekilde ayarlarsa çok selametli bir yol üzeredir. Bu amellerini de Nurşin tezgâhı üzerinde sergilerse elbette bir kabul vardır, biatın yüze-milyonlara katlanması vardır. Bunu böyle düşünebilirsiniz. Üstad Bediüzzaman risalesini Nurşin zemini üzerinde sergiledi. Nasıl ki namazımızı Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu bir yerde eda ettiğimiz zaman hadis-i şerif gereğince sevabı kat be katına çıkıyorsa, Peygamberimizin bulunduğu yerde eda edince kat be katına çıkıyorsa Nurşin zemini üzerinde sergilenen amellerde böyledir. Tasavvuf için baha biçilmez bir şey var.

Tasavvuf demek amellerinizin sergilenebilmesi için bir onay demektir. Bu tezgâhta her amel sergilenmez. Namaz tasavvuf suyuyla arınmazsa sergilenmez. Mesela Allah diyor ki “Vay hallerine o namaz kılanlara ki, namazlarından gafildirler.” Tasavvuf ile arınmamış, gaflete düşmüş, nefis, enaniyet ve kibir ile kuşatılmış bir kalple yapılan ameller kabul edilmezler.  Amellerin o tezgâha serilebilmesi tasavvufla olur. Nurşin meşrebi bu manada fiyatların kat be kat arttığı meşreptir. Çünkü herkes cemaatini bulunduğu kapının arkasındaki tezgâhta sergiletir. Şeyh Ahmed el-Haznevi bütün cemaatini, Şeyh Muhammet Arapkendi halifelerini, etbalarını alır; onların bütün amellerini o kapının bulunduğu yerde sergilemek maksadıyla buraya getirirler. O tezgâhlar Peygamberimizin baktığı yerdedir, Seyda-i Tağî’nin baktığı yerde, Hazret’in baktığı yerdedir. Seyda Fadlullah’ın baktığı bir tezgâh, bir sergi onların baktığı yerdir. Onların baktığı yer kudsiyet kazanır. Fiyatlar adeta birden milyonlara katlanır. O manada Hz. Peygamberin nazargahı,  Allah’ın nazargahı vardır.

Hizmet çok önem arz eder, teveccüh kazandırır. Tasavvufun veya din-i mübinin, Allah’ın bizim hizmetimize kesinlikle ihtiyacı yoktur. İsterse Allah dine zıt olan bir insanın eliyle de hizmetini yürüttürür. Bu facir insan Allah’a, Peygambere, dine düşman olduğu halde Allah öyle yaptırır ki bu kişi farkında bile olmadan dine hizmet eder, din onun omuzlarıyla en yükseğe çıkar. Allah bunu isterse yapar. Sahne zaten oynanacak veyahut o rol illaki icra edilecek ama bu sahnede, hizmette size bir rol verilmiş ise bu Allah’ın bir teveccühüdür. Milyonlarca sırada bekleyen, o rolü oynamak isteyen insanlar olabilir. Ama milyon insan içerisinde siz bu manada seçilmiş iseniz teveccüh var demektir, kıymetini bilmek gerekir. Kıymeti bilinmez ise Allah elinizden alır. Allah bir ayette peygamberine: “Ey Peygamber! Allah’ın sana bildirdiği şeyleri ayniyle yap ve insanlara bildir. Eğer Allah’ın bildirdiği şeylerin içine eski, farklı mülahazaları katarsan risalet vazifesini yerine getirmiş olmazsın.” Hâşâ, Hz. Peygamber böyle bir şey yapmaz ama bu ikaz Hz. Peygamberden sonra irşad vazifesini yerine getirecek olanlar için geçerlidir. O mülahazada o vazifede başka mülahazaların olmaması adına bizi aydınlatır. Allah muvaffakiyetler versin, din dünyamızın yardımcısı olsun.

Tasavvuf aşk ve muhabbet üzerine kurulmuştur. Bu yüzden bütün imkânlarınızı seferber edin ve bunu elde etmeye gayret edin. O olduğu zaman kalp harekete geçer. Muhabbet ile yapılan bir dakikalık ibadet senelerin ibadetine değerdir. Seyda Fadlullah’ın (k.s) ifadesiyle “Muhabbet sınırsızdır, sınırsız olana sınırsız mükâfat verilir.”

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*