share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Allah’ın En Büyük Tecelliyatı İnsandır

0 yorum
Allah’ın En Büyük Tecelliyatı İnsandır

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Allah’ın huzurunda, insan dua ederken “nimel vekil” diyor. Mevlamız ne kadar güzel bir Mevla, bizleri bizden daha fazla düşünüyor; şefkati, merhameti bize bizden daha fazla.

İyi ki böyle bir Mevlamız var, bütün işlerimizi kendisine verdik, işlerimizi bizden daha iyi yapıyor. Biz çocuk gibiyiz; fakat gelecek adına, bir olgunluk olması adına hâlihazırda bir dünya mektebindeyiz.

Dünya hayatımız aslında bizim bir çocukluk dönemimizdir.

Geleceği göremediğimiz için, gelecek adına belki de bize zararı olduğu için her istediğimiz şey bize verilmiyor.

Allah bizi bizden daha fazla düşündüğü için yarın aleyhimizde olacak şeyleri bizlere vermiyor. Bazen ısrarla istiyoruz, sonra Allah veriyor; ama istemeyerek yaratıyor. Allah insanı cehenneme sevk edecek bazı şeyleri yaratıyor,  insan o şeyleri kullanıyor ve netice itibari ile o şeyler onun elinden tutup cenneti kaybettirecek şeyler yapmasına sebep oluyor. Yaratıcısı Allah ama isteyerek yaratmıyor, biz Allah’ı o manada iyi bilmeliyiz. “Ya Rabbi, hiçbir şeye talip değiliz, hiçbir şey istemiyoruz, senden sadece seni istiyoruz.” demek lazım, burası bir çocukluk hayatı. Dünya hayatı bir oyundan, hayalden ibaret; başka bir şeyden ibaret değil. Fakat gelecek bizim içindir.  Bedenlerimiz çürüyecek; ama arzu ve isteklerimiz, ruhumuz bu manada ebedidir.

Bazen insan hastalanır, doktora gider. Doktor da hastası için bir liste çıkarır: “Şu yemek tuzsuz yenmeli, soğuk su içilmemeli.” gibi uzayıp gidebilecek bir liste… Hasta ise kendisi için zararlı olduğunu bildiği hâlde “Soğuk suya iştiyakım var, bana soğuk su verin.” diyebilir; ama eğer doktorun rahmet ve şefkati varsa insaniyetli davranır ve suyu hastasına ikram etmez. Hastasına karşı merhametsizliğinden değil, tam tersi merhametinden…

Hz. Hamza’nın katili olması sebebiyle ashabın en düşüğü olarak anılan Hz. Vahşi, sahabe olmasının ardından, Sahabe-i Kiram’dan sonra insanların en faziletlisi sayılan Ömer bin Abdülaziz’den, -kitabın ifadesine binaen- çok daha üstündür. Üstünlüğü şu şekildedir: Sahabenin en ednası sayılan Hz. Vahşi’nin bindiği atın burnundaki toz dahi Ömer bin Abdülaziz’den çok daha üstündür, diyor. Sahabe kimdir? Peygamberin nazarının değdiği veya o nazarı görmüş ya da ona bakmış yahut muhatap olmuş kimsedir. Amel ve taat ile sahabe makamına ulaşılamaz; Peygamberin nazarının değdiği yerde hayat vardır, ebediyet vardır; sahabe makamına bu şekilde ulaşmıştır. Sahabe dediğimiz zevatlar elbette ki her alanda bizim için birer örnektir. Geldikleri konuma ameli taatlerle gelmemişlerdir, Peygamberin nazarı, anlık kendilerine değmiştir ya da onların nazarı Peygambere değmiştir. Bu nedenledir ki her Osmanlı sultanı Peygamberin sözüne mazhar olabilme adına ki Peygamber “İstanbul’u fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” demiştir, “Bu sözün muhatabı, Peygamber’in (a.s) dilindeki ben olayım, o mukaddes cümlelerin arasına ben gireyim, o incilerden bir tanesi ben olayım.” diye bu fethi yapma noktasında gayret göstermiştir. Fatih’i fatih kılan İstanbul’u fethetmesi değildir, Peygamber’in (a.s) sözlerinden, incilerinden bir inci olmasıdır. Ona o kutsiyeti veren Peygamber nazarı, Allah nazarıdır. O nazarın hoş olarak baktığına Allah da hoş bakar, nefretle baktığına Allah da nefretle bakar. Bu şuna benzer: Balkondasınız, sizin bir çocuğunuz var. Onu çok seviyorsunuz, ona karşı şefkat ve merhamet duyuyorsunuz, onun gülümsediği birine siz de gülümsüyorsunuz veya ona nefretle bakan birine siz de nefretle bakıyorsunuz. Düşünün ki Allah’ın Peygamber üzerindeki titreyişi bunun yüz milyon kat daha fazlasıdır.

Seyda Fadlullah Hazretlerinin ifadesi ile bazı büyüklerin nazarı insanlarda ruh inkılabını gerçekleştirir, nazarlarının olduğu yerde makam görülmüştür. Mesela Hz. Uveys, Ashab-ı Keyf birkaç yerde görünmüştür. Aslında bir yerdedirler ama diğerleri makamdır, nazarlarının değdiği yerde de kutsiyet vardır. Sadat-ı Kiram’ın sohbetleri bu bakımdan çok kutsiyet ifade eder.

Bir insanın amelinin, taatinin hangi tezgâhta sergilendiği çok önemlidir. Siz alırsınız bir namazınızı, bir amelinizi, bir hizmetinizi bitpazarında sergilerseniz, fiyatı ona göredir. Bir de bu amel ve hizmetleri bütün kâinat sultanlarının teveccüh ettiği yerde sergilemek vardır.
Hz. Ali’nin ifadesi ile Allah diyor ki “Benim salih olan kullarımın kalpleri Allah Teâlâ’nın nazargâhıdır. Âleme o pencereden bakıyor, o pencereden görünen şeylerde büyüklerin ona karşı şefkat ve merhameti varsa Allah’ın da şefkat ve merhameti var, gazap varsa Allah’ın da gazabı var.”

Hadis demiyor mu: “Ehli dostuma karşı ufak bir eziyetiniz olursa ona harp ilan ederim.” İnsanın hayatı çok iyi geçer, ama son anda imansız gider. Onun için büyüklerin meclislerinde veyahut mescitlerinde, dergâhlarında yapılan hizmetler; hizmetin nerede sergilendiği çok iyi bilinir. Seyda’nın, Hazret’in baktığı yerde Peygamberin nazarı vardır. Dolayısıyla Allah’ın nazarı vardır. Allah kendisini insanlara Peygamber vasıtası ile yansıtır. Kâinat vasıtası ile de yansıtır: Yediğiniz yemek ile size rızkıyetini; su içerken, kâinata bakarken kudretini yansıtır;  âleme bakarken yine rahmetini, şefkatini…

Allah’ın en büyük tecelliyatı insandır.  Peygamber Aleyhisselâm’ın yansıması ise Sadat-ı Kiram vasıtası iledir. Biz nasıl ki büyüklere baktığımız zaman Peygamber Aleyhissalam’ın mülahazası ile bakıyoruz; nasıl ki Muhammed kelimesine hürmet ederken mürekkebine binaen   -mürekkebi altın mıdır diye değil de Peygamber manası vardır, mülahazası vardır diye- hürmet ediyorsak insanın bu âlim-i Rabbanilere olan bakışı, adabı, mülahazası; peygamber mülahazası var bakış acısıyla olmalıdır. Allah hizmetlerinizi kabul etsin.

Bilgi insana ait olan zihni problemleri çözer,  din bilgisi de öyledir. Bilgi insanı bu manada Allah’a yaklaştırmaz, insan ile Allah arasındaki engel cehalet değildir. Cehalet beynin, aklın karanlık tarafıdır; bilgi ışık verir; ama insanı Allah’a yaklaştıran kalptir.  İnsan ile Allah arasındaki en büyük engel kalp ile Allah arasındaki manevi hastalıklardır. Öyle cehalet hastalıkları vardır ki insan tasavvufta bu tahsili yapmadan kalbin aydınlanmasının imkânı yoktur.  İnsanın tasavvufa girip prensiplere uyarak hizmet etmesi bir nefs terbiyesidir. Kalbin bilgilenmesi, âdeta aydınlanması çok önemlidir; ama zihnin aydınlanması da önemli tabi. Fakat zihni her aydınlanmış olan Allah’a yakınlaşmış, demek yanlıştır. Her âlim Allah’a yakınlaşmış, demek yanlıştır.  Âlim olup da bir sürü mütekebbir olan insan vardır. Tekebbür, âdeta kendine tapmak ve Allah’a şirk koşmak demektir. Kibir aslında manevi şirktir, şirk koşmak manasındadır. Tekebbür Allah’a ait bir sıfattır, libastır. Allah bunu giyer, siz giyemezsiniz, siz abdsiniz, siz efendinize karşı hiçbir iddiada bulunamazsınız.

“Yaratıcı var mı?” sorusuna tereddütsüz bir şekilde “Kesinlikle var.” deriz. Peki, bu yaratıcının ismi nedir? Allah’tır. Ölüm var mı? Var. Gözünüzle gördünüz mü? Gönlünüze düştü mü? Buna yönelik bir tedbirimiz var mı? Hayır. Ciddiye almıyor musunuz? Hayır. Ölecek misiniz? Evet.  Bundan daha önemli bir mevzu olabilir mi? Hayır, olmaması lazım; ama ciddiye almıyoruz demek ki. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran aslında cehalet değil, kalbi hastalıklardır.  Siz bir insana deseniz ki “Siz buradan göç edeceksiniz; sizden önceki asırlar gitti;  ondan önceki gelen o asır, millet de bulunduğunuz yerlere geldiler ve göç ettiler;  sizler de kesinlikle göç edeceksiniz.”; göç edecek insan, ancak kendisi ile birlikte götürebileceği şeylere önem verir. Kendisi ile beraber götüremeyeceği şeylere neden önem versin?  Buradayken ahirete gönderdiğiniz şeylere ehemmiyet vereceksiniz. Bir insan çocuğundan ayrılmak ister mi? Ama ayrılacak, gereken tedbiri almazsa.

Allah muhafaza, bu sizin için büyük bir eziyet olacak. İnsan babasından ayrılmak ister mi? Ama ayrılacak. Dünyayı kastetmiyorum, ahiretten bahsediyorum. Burada en azından öbür tarafta buluşacağız, diye bir tesellimiz var; ama ayrılırken gereken tedbiri almadıysak iş çok çetindir.  Din çok ciddi bir mevzu,  dinin hayatımızda her şeyden daha önemli olması lazım.  Ondan daha önemli olan bir şey var mı? O manada insanın kalbinin aydınlanması,  hissiyatının artması,  Allah aşkının gönlünde yatması yine tasavvuftaki öğretilere riayet etmekle olur. Siz bu öğretilerin dışında kendi aklınıza göre, mantığınızca farklı yolları tercih ederseniz, o yollar tıkanır gider. O yollar tıkanmamış, tıkanmayacak olsaydı büyükler o yollardan giderdi. Gidenler olmuş, kaybetmişlerdir. Yolu, yordamı bu!

Peygamber görülmeden Allah görülmez,  Peygambere bakmadan Allah’a bakamazsınız, Peygamberi sevmeden Allah’ı sevemezsiniz. Seviyorum, diyen varsa yalan söylüyor. Sadat-ı Kiram’ı sevmeden Peygamber sevilmez,  Allah sevilmez.  “Nasıl sevilmez? Seviyorum.” diyenlere ne denir? Onlarınki mecburidir;  çünkü dinimiz Allah’a, Peygambere sevgiyi emreder. Ben seviyorum, diyorsa mecburiyetinden söyler.  Ama gerçek sevgi var mı?  Eğer sürekli âşık maşukun yolundaysa,  sürekli onu arıyorsa,  onun izini takip ediyorsa gerçekten de seviyordur. Ama âşık maşukun yolunda değilse, âşık farklı dertlerle meşgulse o zaman gerçekte aşk yoktur.  Aşk olmadığı hâlde niçin aşk var deniyor?  Çünkü din bizi mecbur kılmıştır.  Mecburi bir aşk,  aşk değildir.  Mecburi bir muhabbet,  muhabbet değildir.

Muhabbetin olmadığı yerde din olabilir mi?  Peygamber ashabına demiyor mu: “Eğer sizin bana olan aşkınız; evladınıza, malınıza olan muhabbetinizden daha fazla değilse hakiki mümin değilsiniz.” Fakat insan hakiki aşkı Peygambere,  Sadat-ı Kiram’a nasıl verecek?  Ehl-i tasavvuf olarak Peygamberi yansıtan Sadat-ı Kiram’a karşı neden gerçekten âşık olamıyoruz? Çünkü görmediniz,  bilmiyorsunuz,  hayalini dahi kuramıyorsunuz.  Görülmeyen,  bilinmeyen,  hayali dahi kurulmayan bir şey olmaz; olsa cennete âşık olunur; ama gözümüzle görünen ve numunesi bize verilen bir şeye insan âşık olabilir. Kâbe’yi görmemiş bir insanın Kâbe’ye muhip olmasının imkânı yoktur; ama küçük dahi olsa Kâbe’nin bir numunesi olsa görüldükten sonra ona âşık olunabilir.

Sadat-ı Kiram bu itibarla sevilir ve Allah “Peygamberi sevmeden beni sevemezsiniz, benim sevgim ona tabi olmanızladır.” diyor. Bana tabi olamazsınız, diyor; çünkü Peygamber benim yerimdedir, Peygamber de âlim-i Rabbanilerin yerindedir; diyor. Bu anlamda makamlarını çok iyi değerlendirmek lazım, bakış açımızı çok iyi ayarlamak lazım. Allah’ın bahşettiği konum ne acaba, bu konuma layık olan şeyler ne, nasıl bir bakış açısına sahip olmamız lazım? Bakış seviyelerini kendimiz gibi görürsek aldanırız, iflas ederiz. İnsanı Allah’a ulaştıran yegâne vasıta, vesile muhabbettir bilesiniz.

Büyüklerden istifade edilmişse hep aşk meşrebinde olanlardan istifade edilmiştir. Hâlâ Hz. Mevlana’nın kitabından istifade ediliyorsa Mevlana aşk meşrebinde olduğundan,  aşk toprağında yeşerdiğinden…

uzaydan-Allah-yazisi-bulutlarAşk bütünüyle gönlü Allah’a açar, onun gönlüne gelen hemen hemen her şey ona ilham verir, ona nesih hissiyatı bulaşmaz. Allah bizlere de hakiki aşk versin.

Sohbetlerinize, rabıtalarınıza, hatmelerinize çok ehemmiyet verin; ama en önemlisi insanlar için müfid hâle gelin.  Ümmeti Muhammed için elinizden geliyorsa canınızı, malınızı feda edin; sadece can ile değil. Allah nezdinde hizmeti farklı bir biçimde algılamak gerekir. Sizler de Ümmeti Muhammed’e müfid olursanız -onları dünyevi sıkıntılarından kurtarmaktan kastetmiyorum- ahiret açısından Allah ile buluşturma adına tövbelerine, tasavvufa girmelerine vesile olma adına en hayırlı ibadet, Allah’ın rahmet şefkat muhabbetini cezp edecek Peygamberin dolayısıyla Sadat-ı Kiram’ın muhabbetlerini cezp edecek en kudsi en parlak yol budur.

Sizi bir araya getiren güzel hasletleriniz var, ama sizi bir araya getirenin maşuk olması lazım. Maşuk değil de farklı bir mülahaza sizi bir araya getiriyorsa o perdedir, demektir. Mesela Kâbe-i Muazzama’ya giderken Kâbe’nin taşına, perdesine bakıp da “Ne güzel bir perde, ben bu perdeyi sevdim.” demek dünyaya bakan tarafımızdır ve bu bakış bizim için Allah’la aramızda bir perdedir. Ama perde Allah’a aittir, bana Allah’ı yansıtan bir aynadır; diye düşünürsek o zaman perde gerçekten bizim için Allah’ı yansıtan bir ayna olur.

Dünyayı çok seven insanlar bir araya gelirler, yemek yerler, konuşular, hep dünyadan bahsederler; çünkü maşukları odur. “Ben bugün şu kadar para kazandım, ben bugün ihaleye girdim, şunu yaptım.”, yatarlar, kalkarken içerdekilere selam verirler. Ailevi dostluk da bunun üzerine kurulmuş, yani her şey maşuk olduğu şeyin etrafında döner. Maşuğun yansıması kimde varsa onu severler, mesela para. İşte bunlar dünyada fani olan kimselerdir. Tasavvufta ise insan üstadda fani olmalıdır. Üstad birisine baktı, gülümsediyse biz de gülümseyeceğiz. Üstadın Peygamberi yansıtan, büyükleri yansıtan bir mülahaza ile sevilmesi gerekir. Peygamberin de peygamberlik mülahazası ile sevilmesi gerekir. Bütün bu sevgimiz, o etrafında dönülen düşüncelerimiz, hareketlerimiz Peygamber deryasına akar. Oradan da Allah deryasına doğru akar.

Siz tabi hizmet ederken bazen şunu dersiniz: “Ya Rabbi, ben namazımdan lezzet almıyorum.” Bazen alırsınız, bazen almazsınız. “Ya Rabbi, tuttuğum bu oruç bana eziyetli oldu,  tuttuğum bu oruç bana lezzet vermedi.” dersiniz. Tabi bu lezzetler duyulmadığı zaman Allah belki de bunu hususi yapıyor, o lezzeti bilerek vermiyor. Sebat çok önemlidir. Örneğin oruç tutmak eziyetli bir durumdur.  Allah bana akıl vermiş,  sabır vermiş, metanet vermiş. Benim o tezgâhta bunları da sergilemem lazım. Bunları da sergilediğim zaman o amelle beraber, o oruçla beraber sabrı da sergilesem, yani oruca karşı sabır göstersem adı metanet olur. Allah da ayet-i kerimesinde diyor ki: “Sabır sergilenirse fiyatı Allah’ın rızasıdır, rıza basit bir şey midir?  Vallahi Cenâb-ı Allah sabredenleri sever.”

Siz bir tezgâhta sabrı sergilerseniz onun fiyatı paha biçilmez bir şeydir. Sabır musibete karşı, sıkıntıya karşı gösterilir. Kalbinizde kış havası esecek, metanet soğuk olur. Siz o hizmeti o tezgâha sererken sabırla beraber serdiğinizde ayrı bir mükâfat verilir. İlimden daha kıymetli bir şey yok;  ama ilim çok zahmetlidir,   pek lezzeti yoktur.  İlk başta çok çetin,  çok meşakkatli bir imtihan sürecidir. Cenâb-ı Allah’a arz edilen bir sergide sizin azminiz, ciddiyetiniz, bedeni hareketiniz âdeta sergileniyor. İhlâsınız, samimiyetiniz paha biçilmez oluyor. Onun için paha biçilmez şeylerin elde edilmesi o kadar basit değildir, biraz zahmet gerektirir, namaz da böyle. Bazen sıkıntı gelecek, sizi rahatsız edecek, bazı hâller olacak, siz sabır göstereceksiniz. Siz sabır gösterdiğiniz zaman şükredenlerden olun, Allah sabra karşı rıza verir.

Hz. Ömer bizimle düşmanlar arasında Allah’ın yaptığı taksimata “Ya Rabbi, sen bizleri marifet, hakikat, ilim ehli kıldın. Marifet ile ilim ile; hakikat, sevkiyat kıldın. Düşmanlarımızı ise sadece dünyaya bakan yönü ile mal ile sevkiyat kıldın. Biz taksimattan memnunuz.” demiştir. Biz de böyle diyeceğiz.

Peygamber Aleyhisselâm’dan bugüne kadar gelen Sadat-ı Kiram’a baktığımız zaman her birisi bir İslam güneşidir. Bu hizmet yürütülüyor,  ama bu roller kimlere verilmiş?  Bir Şah-ı Nakşıbend’e verilmiş,  İmam Gazalî’ye verilmiş,  Hz. Ebu Bekir Sıddık’a… Bu hizmet yürütülecek, ama rol ve bu rol kime verilmişse o rolü oynayanlar senin teveccühünde olacaklar. Şah-ı Nakşıbend,  İmam Gazalî,  Mevlana,   Gavsı Hizan,  Seyda-i Taği…  “Ya Rabbi bu rolü benden alma. Ya Rabbi, bizi bu şekilde sevkiyat kıldın; Ya Rabbi, biz gafiliz; bunun karşılığında bela da gelse musibet de gelse umurumuzda değil. Biz bu rolde oynuyoruz ya o bize yeter.” demek lazım. Rol demek,  teveccüh demektir.

Yalnız yolculuğa çıkan bir bayan, yolculuk için Şafii mezhebini taklit etse gittiği yerde de Şafii mezhebine mi uymalıdır?

Hayır, sadece yolculuk için geçerlidir. İsterse taklit eder, ama o mevzu için demişse o mevzuda eder.

Namazda dalgınlıkla başka bir ayet yerine Fatiha okunsa bu da perde midir?

Namaz müminin miracıdır, bir seyrü süluk var ise miraç makamına ulaşmak için Allah’ı görür gibi namaz kılmak gerekir. Bu olması gereken en üst seviyedeki namazdır veyahut görünme mülahazasına kilitlenilmesi lazımdır: Ben Allah’ın huzurundayım, Allah beni görüyor. Bunun dışında farklı mülahazalara kapılmamak gerekir. Şayet olursa bazı makamlar için küfür, bazı mekânlar için namazın bozuluşu anlamına gelir. Müptedilere, yeni namaza başlayanlara bir zararı olmaz. Olması gereken budur. Bunun dışında namazda insanın konsantrasyonunu bozacak zevklere ve süslere de fetva verilmemiş. Camilerin de süslenmesine fetva verilmemiştir;  ama küffarın mabedi çok güzel olduğu için bizimki de onunkinden düşük olmasın diye bazı âlimler fetva vermiştir.

Talha Bin Ubeydullah (r.a) namazda iken gözü anlık olarak bahçesindeki hurmalara değince “Maşallah bu sene hurmalar ne kadar güzel.”  diyor. Hemen kendine geliyor, namazını iade ediyor.  Peygamber huzuruna çıkıyor, tövbe istiğfar ediyor. “ Gelecek yıl bütün geliri Allah yolunda tasadduk edeceğim.” diyor. Kendisini bu şekilde cezalandırıyor. Feyz ü istifade hadisesine ulaşmak gerekir; Allah mülahazasına kilitlenme, biz Allah’ı göremiyoruz o makama ulaşmadık ama görünme mülahazasındayız, Allah beni görüyor diyebilmek, bunun farkında olabilmek… Amelden maksadı bilmek lazım, maksat bir harekettir aslında. Bazen sıkıntılar olur, ama ona devam etmek gerekir.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*