share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Sen Âlemin Kulu Ol Kölesi Ol

0 yorum
Sen Âlemin Kulu Ol Kölesi Ol

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Bizim bildiğimiz kadarıyla Gavs-ı Hizan’a  şunu arz ediyorlar, Seyda-i Tağî anlatıyor: “Peygamber’den (s.a.v) önceki ümmetler, günaha çok müptela olduğu zaman, Cenâb-ı Allah dünyevi bir cezayla onları cezalandırıyordu. Bir nesih hadisesi yaşanıyordu. Allah, onları hem manen hem sureten insaniyetten çıkartıp hayvani bir surete büründürüyordu. Ve o insanlar yedi gün yaşadıktan sonra ölüyorlardı. Bir insan, çok harama dalmış buna rağmen istiğfar ve tövbe ederek o manevi mikropları öldürmemiş ise; Allah, zaten onun iç dünyası karardığı için dışını da ibret olsun diye -Allah muhafaza- onu bir kertenkele veya domuz ya da başka bir hayvan suretine büründürüyordu. Bunlar hadisçe sabittir. Lakin Peygamber’in (s.a.v) duasına binaen O’nun ümmetinden bu nesih hadisesi kalkmıştır.

Gavs-ı Hizan’a ‘Nesih kalktı mı?’ diye sorduklarında ‘Evet. Lakin sureten kalktı. Manen nesih hadisesi halen mevcut.’ cevabını veriyor. Yani bir insanın iç dünyasının insani karakterden bütünüyle uzaklaşıp -neuzibillah- gayri insani bir karaktere bürünmesi… ‘Bunun alameti var mıdır?’ diyorlar. Gavs-ı Hizan ‘Bunun alameti vardır. Bir insan, Sadat-ı Kiram’ın sohbetlerinden istifade etmiyorsa, tedaviye cevap veremiyorsa -Allah muhafaza- onun manevi bir neshe  bürünmüş olması ihtimaldir. Yani Allah muhafaza o insan, bir kansere yakalanmış, manevi bir kanser ve tedaviye cevap veremiyor. Yoksa Sadat-ı Kiram’ın sohbetleri çok şifalı ve müteessirdir. Bir insan, bu sohbetlerden istifade edemiyorsa -Allah muhafaza- onun kanser olma ihtimali vardır. Tedaviye cevap yoksa manevi bir kansere yakalanma ihtimali yüksektir.’ diyor.

Bu manada inşaallah istifade ediyoruz. İstifade edebilmek için elbette ki adablara çok riayet etmek lazım. Oturuş adabı, rabıta adabı, istiğfar adabı, kalbimize hâkimiyet adabı… bunlara çok riayet edeceğiz. Dünyevî düşüncelerden sıyrılma noktasına şu an çok gayret edeceğiz. Zira Allah’tan bahsediyoruz, Peygamberden (s.a.v) bahsediyoruz, Sadat-ı Kiram’dan bahsediyoruz. Laubali bir tavır veyahut umursamayan bir hâl, bir düşünce, bir kafa ile -Allah muhafaza- sohbet, ibadet yapılırsa; bazen insan manen kapı dışarı dahi ediliyor. Çünkü hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) buyuruyor: “Allah Teâlâ, laubali ve gafil bir kalbin duasını kabul etmez.”[1] Ne dediğini bilmeyen bir kalp, laubali bir kalp, haşa haşa serseri bir kalp, Allah’ın huzuruna çıkmış ama ne dediğini bilmiyor. Allah, böyle bir ibadeti kabul etmiyor. Ve bu, manen kovulmaya dahi sebebiyet verebiliyor.

Bu manada sohbetten illa ki istifade etme zorunluluğumuz var. Çünkü bir insan hasta ise tedaviye muhtaçtır. Bir insan hasta ise, aç ise yemeğe muhtaçtır. Susuz ise suya muhtaçtır. Biz de bu manada ibadete, imana, İslamiyet’e, tasavvufa muhtacız. Namaza muhtacız. Kendimize muhtaç nazarıyla bakarsak istifade ederiz. İstiğna  nazarıyla bakarsak istifade edemeyiz. Bedenimiz yemeğe, suya veyahut değişik değişik hastalıklara maruz kaldığı gibi, beden elbisesinin altındaki ruh da suya, yemeğe ve değişik manevi hastalıklara müptela olabiliyor. O manada muhtacız. Yapmamız gereken şeyleri yapma noktasında mecburuz. İlla ki istifade edeceğiz. Ama istifade ederken, büyüklerin, Sadat-ı Kiram gibi manevi doktorların belirledikleri reçeteye çok iyi riayet edeceğiz. Dozajına çok iyi riayet edeceğiz. Tavsiyelerine çok mutabaat edeceğiz. Allah muhafaza tavsiyelere mutabaat etmezsek, kendi kendimize tavsiyelerde bulunarak bir tedavi yapmaya çalışırsak, şifadan daha çok –neuzibillah- gayri şifaya maruz kalabiliriz. Cenâb-ı Allah bu manada sohbetten istifadeyi nasip etsin.

Büyüklerin mevzuu bahsediliyor. Bazen büyüklerin menakıplarını anlatırken insan çekinerek anlatıyor. Çünkü onların iman ve İslamiyet’e olan bakışlarına, iman ve İslamiyet’e olan hâllerine baktığımız zaman, bizlerin İslam ve imanın çok gerisinde durduğunu görüyoruz. Biz de inşallah hem kendi güvencemiz olan hem de onlara itimat ettiğimiz büyüklerin “Zaman gelir, iman ehli olursanız, büyüklerin izini takip edebilirseniz, onları taklit edebilirseniz inşallah onlarla beraber haşrolursunuz.” sözüne, bu düşüncesine, bu fetvasına binaen taklit etme noktasında gayret gösteriyoruz. Bakın oturuşumuzu onların oturuşuna şu an benzettik. Rabıtalarımızı onların rabıtasına benzetmeye çalıştık. Ama aynısını yapmak için onların seviyesinde olmalı. İnşallah taklit etmeye gayret ediyoruz.

Ashab-ı Kiram’a baktığınız zaman, onların zaten en üst seviyede olduğunu görürsünüz. Bakın meşhur bir rivayet var: Bir gün, Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık (r.a), Peygamber (s.a.v) ve diğer sahabeler ile Peygamber’in meclisinde bulunuyor. Laubali, ne dediğini bilmeyen, muhteris bir adam meclise giriyor. Peygamber’e (s.a.v) ve diğerlerine itirazvari bir ifade kullanıyor. Peygamber (s.a.v), adamın bu ihtirazlarına karşı bazen sükût bazen de tebessüm ediyor. Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık dayanamıyor “Be adam haddini bil! Kimin huzurundasın?” diyor. Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık’ın bu ifadesinin arkasından Peygamber (s.a.v) süratli bir şekilde meclisi terk ediyor. Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık yanlış bir şey yaptığının farkına varıyor. Ödü kopuyor. Rengi sapsarı oluyor ve hemen Peygamber’in (s.a.v) arkasından koşuyor. Çok korkmuş bir vaziyetle “Ya Resulallah ben bir şey mi yaptım?” Peygamber (s.a.v) “Ey Ebu Bekir! Allah, o insanı def etme adına sen konuşana kadar bir melaikeyi zaten tahsis etmişti. Bir peygamber huzurunda böyle konuşulmaz. Sen mukabelede bulununca melaike gitti. Sanki farklı şeyleri davet ettin. Ben o mecliste duramazdım.” diye buyuruyor. Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık, öyle bir sarsılıyor ki sanki bir şekilde kalbi çıkacak ve olduğu yerde ölecek. Sonra kendi diline “Ey dil haddini bil.” diyerek yerden bir çakıl alıyor ve ağzına atıyor. Konuştuğu zaman çakıl dile sirayet ediyor, sürtüyor. Vefat edeceği ana kadar, vakitli vakitsiz “Ey dil şu çakıl, haddini bil.” diyor.

Hazreti Ömer (r.a) çok celalli bir zat ama ondaki muhabbete bir bakın. Bir mazlum, zalimin şerrinden hakkını alabilme adına Hazreti Ömer’in yanına geliyor. Hazreti Ömer, hangi ruhani bir halet içerisinde ve hadise hangi şartlarda gerçekleşiyor bilinmiyor, mazluma ufak bir harekette bulunuyor. Sanki “Git yarın gel.” gibi bir ifade kullanıyor. Ama bunu derken elindeki kamçı biraz mazluma değiyor. Sonra Hz. Ömer çok pişman oluyor, tövbe istiğfar ediyor ve o mazlumu çağırıyor. Mazlumun eline kamçıyı verip kendi sırtını açıyor. Mazlum “Ya Ömer ne yapıyorsun?”  diyor. Hz. Ömer “Yarın benden hakkını almanı istemem. Şu an benden hakkını al.” deyince mazlum “Niçin böyle diyorsun?” diye soruyor. Hz. Ömer de “Ben kamçıyla ufak bir şekilde sana vurdum.” diyor. Mazlum “Ya hu dert ettiğin şeye bir bak. Ben zaten senin halet-i ruhiyeni gördüm. Benim kalbime bir şey gelmedi. Bende kalp kırıklığı zaten yok.” deyince Hz. Ömer “Olsun. Benim sana vurduğum kamçıyla sen de bana vur.” diye buyuruyor. Bunun üzerine mazlum “Hayır ben hakkımı helal ettim, bir şey yok zaten.” diyor.

Hazreti Ömer (r.a) akşam eve gidiyor. Onun kendine olan hitabına bir bakın. Kendi kendine “Ey nefs! Ey Ömer sen, -neuzibillah kendi ifadesiyle- alçak bir insandın. Allah seni üstün tuttu, seni yükseltti. Sen yolunu şaşırmış bir insandın. Allah sana hidayet verdi. Sen sıradan bir insandın. Allah seni hâkim eyledi. Nedir bu azamet? Nedir bu haşmet? Nedir bu gaflet? Nedir bu istiğna? Kime karşı müstağnilik yapıyorsun? Gücün, kuvvetin nedir? Bir zerre kadar gücün kuvvetin yok. Bu azamet de neyin nesi? Kime karşı azamet gösteriyorsun? Haşmetin kime binaen? Bu gaflet neyin nesi? Yolunu şaşmıştın, Allah seni hidayete erdirdi. Gafletin içerisindeydin, alçak –neuzibillah- bir adam iken; Allah, İslam ile seni aziz eyledi. Bu istiğnanın sebebi ne? Niçin kendini müstağni, gani görüyorsun? Güç ve kudretin nedir?” diyor.

Yaş gidiyor, ömür bitiyor. Vallahi insan için bu şeyler büyük bir ders. İnsan baktığı zaman ömür bitiyor. İnsanın gücü bitiyor. Makam bitiyor. İnsandaki o şöhret bir an kalıyor. Ve insanın kabirden başka bir mekânı yok. İnsanda sonsuz bir acz u fakır var. İnsan acınacak bir haldedir. Zira insanın istek, arzu ve emelleri sonsuz; gücü, kuvveti ise bir zerre kadardır. İnsan kime karşı istiğna ediyor? İnsan kime karşı asi oluyor? Bakın hayvanlar, asi insanlardan ne kadar daha akıllıdır. Bir aslan kendi emsali ile zulüm yapar. Kendi emsaline karşı başkaldırır. Bir eflak, kâinat, bir yıldız kendi gibi bir yıldız ile çarpışır. İnsandaki gaflete bir bakın. Feleklerin, kâinatın içerisinde zerre kadar cismi yok; ama feleklerden büyük onların üstünde bir günahı var. Zira bütün felekler, Allah’ın saltanatı ve azametinin karşısında tir tir titrer iken; gafil olan insan, bu saltanata karşı asi ve başkaldırıyor. Hâlbuki insanın zerre kadar bir cismi yok. Onun için insana zerre kadar olan cismi miktarınca bir da günah verilmiyor. Eğer insana zerre olan cismi kadar günah verilseydi, ebedi cehennem de verilmezdi. Demek günahı boynunu çok aşıyor.

Allah ise son derece müşfik. Allah, abdine karşı son derece razı, son derece muhip. İnsan, Allah’tan razı değil. İnsan Allah’ı sevmiyor. İnsan; Allah’ın sevmediği, Allah’a sürekli düşmanlık besleyen nefs ve şeytanın safında bulunuyor. Allah’a karşı asi, başkaldırmış. Adeta bir sırtlan ordusuna intisap, iltihak etmiş. Seyda-i Tağî “Nefs sırtlan ve yılan gibidir.” diyor. Müşfik ve insana karşı son derece muhip olan Allah;  O’nun tarafını, O’nun safını seçmeyip şeytan ve nefsin safını seçen insandır. Allah “Bana bir adım yaklaşana, ben iki adım yaklaşırım.” demiyor mu? Hazreti Yunus Emre “Siz Allah’ı severseniz, mümkün mü Allah sizi sevmesin? Sen Allah’ı seversen Allah seni sevmez mi? Ecriniz ile hizmet etseniz, canlar feda etseniz. Eyyüp gibi coşsanız. Allah hiç hâl, hatırınızı sormaz mı?” demiyor mu? Allah’a karşı son derece fedakâr olduğunuz zaman Allah’ın size fedakârlık göstermemesi mümkün mü? Peygamber’e (s.a.v) karşı son derece fedakâr olduğunuz zaman, Peygamber’in (s.a.v) size karşı fedakârlık göstermemesi mümkün mü? Sadat-ı Kiram’a karşı son derece muhabbet duyduğunuz zaman muhabbetinizin karşılıksız kalması mümkün mü? Allah bizi uyandırsın.

Sekerat-i mevt, yani ölüm sekeratı sizi uyandırmadan evvel  uyanmaya bakın. Allah muhafaza yatıyorsanız, gaflet içerisindeyseniz, bu durumda iken sizi ölüm sekeratı uyandırıyorsa eyvaah eyvah. İnsan “Eyvaaah, eyvah aldandım.” diyecek. “Dünya hayatını hep sabit zannetmiştik. Baki zannetmiştik. Ölüm bize yok demiştik. Eyvaah, eyvah aldandık. Biz bu zan sebebiyle Allah’ın bizlere verdiği bütün bu süreyi hep zayi ettik. Eyvaah eyvah “Yâ leytenî kuntu turâbâ/ Keşke biz toprak olsaydık.[2] Biz şimdi ne yapacağız?” Allah bizleri muhafaza etsin inşaallah.

“Ed dünya darül hizmet” Dünyaya nasıl bakıyorsunuz? Dünya nedir size göre? Dünya, bir muhibbin mahbubundan ayrılarak, bir vatandan başka bir vatana geçici bir süreliğine ticaret yapmak maksadıyla gidip oradan bir daha aslî vatanına dönmesidir. Allah’ın yani mahbubumuzun yanı olan ervah âlemindeyken, Allah “Dünya denilen bir yer var. Ben yarattım. Bir müddetliğine gidin ticaretinizi yapın. Ama üzülmeyin bir daha bana döneceksiniz. Ama sürenizi de zayi etmeyin. Bunun yanında dünya denilen yerde asi ve sinsi bir şekilde sürekli sizi bekleyen nefs ve şeytan var. Sakın ha onlara uymayın. Bu manada size mürşidler göndereceğim. Peygamberler göndereceğim. Muallimler göndereceğim. Ama nefs ve şeytan tehlikelidir. Onları da hafife almayın.” diyor. Onun için dünya, hizmetin olduğu ve imtihanın tâbi tutulduğu bir yer. Keyif ve sefa yeri değil. Hizmetinize ecir ve mükâfat verilen bir yer de değil; bütünü ile son nefese kadar hizmetin olduğu ve imtihana tâbi tutulduğu yerdir. Takdir-i ilahi.

Allah, ahkâmını gerçekleştirirken adalet ve hikmetle gerçekleştirir. Allah, hiç kimseye karşı adaletsiz olmaz üstelik adaletinin içerisinde hikmetsiz de olmaz. Gözünüzün  göremediği, aklınızın idrak edemediği illa ki nükteler mevcut ve perdenin arkası da var. Allah bir insanı fakir, birisini zengin yapmış. Birisine hastalık vermiş, diğerine vermemiş. Birisini sakat bırakmış, birisini bırakmamış. Adaletsizlik yok, ama hikmetten hali değildir. Hikmet ise aklın ilk etapta idrak edemediği şeylerdir.

Muhabbeti elde edin. Bu, bütün büyüklerin odak noktasıdır. Bu odaklanma, tasavvuftaki saliklerin bakışlarını muhabbete yönlendirir. Muhabbeti peyda ettirecek olan şeyler; rabıta, sohbet, hizmet ve evrad u ezkardır. Bunlara çok ehemmiyet verin. Muhabbet, kalbinizin sultanı olan en başköşedeyse veyahut sultanın kürsüsündeyse onu oraya yerleştirin; orayı hiç kimse başka bir muhabbete vermesin. O muhabbet, sizi inşallah Peygambere (s.a.v), oradan Allah’a ulaştıracak… Allah kabul eylesin inşaallah. Allah bizleri büyüklere karşı,  büyüklerin büyüklere gösterdiği gibi bir muhabbetle muhabbetlendirsin inşaallah.

İnsan, duanın Allah’tan bir ihtiyacı istemek olduğunu bilir. Lakin duanın ötesinde dua eden kişiye – o kişi Allah’a istek ve arzularını ilettiği gibi- dua etmesinden dolayı hem sevap veriliyor hem de o, Allah’ın rahmet ve şefkatini celbediyor. Tövbe ise, Allah’a karşı olan noksaniyeti arz etmek ve Allah’tan özür dilemektir. Bununla beraber tövbe eden kişiye tövbesinden dolayı hem sevap verilir hem de o kişi Allah’ın rahmetini celbeder. Bir insan ne kadar çok tövbe ederse; o kadar sevap alır ve o kadar da Allah’ın rahmetini celbeder. Allah, Tevvab ve Rahim’dir. Özrü kabul eder; üstelik arkasından rahmet de verir. Yani ecir ve mükâfat da verir. Onun için insan ne kadar çok tövbe ederse o kadar çok ecir sahibi olur. Bir o kadar da Allah’ın rahmetini celbetme var.  Tövbeden onun için kaçmamalı. Peygamber (s.a.v) demiyor mu: “Ey ümmetim! Ben günde yetmiş defa istiğfar ediyorum.” Allah’ın rahmetini, insanın rahmetiyle de karşılaştırmayın neuzibillah. Kendimiz gibi düşünmeyeceğiz.

Herkesin ahdetmesi lazım. İnsanın dünyada iken ahirete göndereceği bir eseri, bir ameli, bir sevabı yoksa o insan, dünya adına binlerce eser bırakmış olsa bile bunların hiçbir kıymeti yoktur. Dünyada iken sevabı ahirete yollanabilecek en büyük eser insandır. Bir insanın hayatta iken en az otuz ya da elli insanın tövbe etmesine, namaz kılmasına ve tasavvufa intisap etmesine vesile olma ahdi içerisinde olması lazım. Bir insan inşa etmekten ya da onda bir kalp inşa etmekten daha muazzam bir şey var mı? Allah sizlere fırsat vermiş. En az elli insanın tövbe etmesine, kalp inşasına vesile olun. Böyle bir vesile, en büyük vesiledir. Ahirete önceden göndereceğiniz bu eserler, ameller sevaptır. Onun için insanın ehli hizmet olması lazım. Hizmet ederken tabi ki taarruzlar başlayacak. Sizlere değişik değişik vesveseler, sesler gelecek.  Belki bazen bunu vicdanınızdan bileceksiniz. Bazen kendi akıl ve mantığınızdan bileceksiniz. Vicdanın sesidir vesvese; lakin bu vesveselerin, seslerin büyüklerin yani Sadat-ı Kiram’ın seslerinin önünde sönmesi icap eder. Hizmet ediniz. Ehli hizmet, seslere kulak vermez. Ehli teskindir ehli hizmet. O öyle kanaat etmiş ki, Sadat ı Kiram’ın aklı, mantığı, feraseti; kendi akıl ve ferasetinin üstündedir. Büyükler Allah’ın nuru ile meseleye bakar. Şeytan ve nefs, insan hizmete adım attığı andan itibaren hizmetin ölçüsüne göre o insana taarruzata başlar. Kitapta denilir ki; “Ehl-i ilme ayrı, âlime ayrı, ehli velayete ayrı, ehli hizmete ayrı, cahillere ayrı bir şeytan tahsis edilmiş.” Şeytan çok profesyonel bir hırsız. Hani bir hırsız vardır kapıları beş saatte açar, kimisi bir saatte ya da bir dakikada açar. Hatta bir saniyede açan hırsızlar bile vardır. Hiçbir şey yapmayanla zaten şeytanın uğraşmaya ihtiyacı yoktur. Allah muvaffakiyetler versin inşallah.

SORU: Herkes farklı şekilde hizmet yapar dediniz. Kimisi sohbet eder, kimisi malıyla hizmet eder. Fakat bazı insanlar da bedeniyle hizmet eder. O da hizmete dâhil olur mu?

Hizmeti bilmek lazım. Bakın Seyda-i Tağî’nin halifesi olmayan Hacı Ahmet, hizmetini bedeni bir hizmet olarak yapardı. Ehl-i ilmin yaptığı ise, ilmî bir hizmettir. Kişi, istidat ve kabiliyetine göre bir hizmet yapar. Bilgi sahibi bir insan da; bilgisiyle yapıyorsa ne âlâ. Bununla beraber Seyda’nın (k.s) ifadesiyle hizmet; “Can, mal, beden ve ruh bütünleştiği zaman hakiki hizmet budur.” şeklinde tanımlanabilir.

Mesela Ashab-ı Kiram’a baktığınız zaman onların canlarıyla hizmet ederek muharebelere girdiklerini görürsünüz. Ayrıca vatanlarından ayrılarak yüzlerce kilometre uzaklara, dünyanın öbür ucunda olanlara gidip irşat da etmişlerdir. Türkiye’mizde bile bir sürü sahabe var.

Şeyh Masum (k.s) ise aile ve medresenin geçimini sağlama adına hizmet etmiş. O da çok büyük, çok kutsî bir hizmettir. Hacı Ahmet de, dergâha ve aileye maddi hizmet yaparak onların geçimiyle uğraşmıştı. Seyda (k.s) “Hacı Ahmet benim oğlumdur.” demiştir. “Evlatlarıma benden sonra kalacak bana ait bir mal varsa; bu mala o da hissedardır.” buyurmuştur. O da zaten manevi evlatlarındandır. Biri bir yerde sofrayı mı serebiliyor, bu da çok mukaddes bir hizmettir. Çay mı dağıtıyor o da güzel bir hizmettir.  Biri başka bir şey mi yapabiliyor, o da ayrı. Ama  hem bedenle hem de mal ile yapılan yani ikisinin bütünleştiği hizmet, en âli hizmettir. Mesela Ashab-ı Kiram’ın Peygamber’e (s.a.v) nasıl hitap ettiğini hepiniz biliyorsunuz. Onlar bütünden sıyrılıp, Peygamber’e tam teslim olmuşlardır. “Anam, babam size feda olsun ya Resulullah.” Ne demektir bu hitap? Bu hitapta bizim en kıymetli saydığımız şeylerden sıyrılma meselesi vardır. Yani hakiki hizmet, kişinin bütün varlığını, hakiki bütün olan ebedi Allah’a referans ve seferber kılmasıdır.  Ama insan bunu yapamıyor, sadece bir tanesini yapabiliyorsa bu da çok âli bir hizmettir. Mesela Kur’an’ın hatmi yapılırken, gözün ayrı kulağın ayrı bir hatmi vardır. Fakat göz, kulak ve dil hatimleri birleşirse bunun çok ayrı bir sevabı olur. Ama yalnız kulak olsa, o da ayrı bir hatimdir ve bu hatime de sevap vardır. Ama büyüklerde bütünü var.

Seyda-i Tağî’nin yaşamı bütünüyle hizmet örneğidir. Ailesini, hanımını, çoluğunu çocuğunu, annesini bütünüyle Gavs-ı Hizan’ın, o yüksek kapının hizmetkârlığında kullanmıştır. Üstelik bu durumu kendisi şöyle ifade etmiştir: “Allah kimseye nasip etmedi.” Yani bunu, dünyada kendisine Allah’ın en büyük lütfu olarak görmüştür ve muhakkak da öyledir. Haşa haşa maddi bir misal arz etsek, başbakanın şu anki hacibi, kapıcısı, özel kalemi gibi bir mevki herkese nasip oluyor mu? Manevi bir sultanın kapıcılığını düşünün. Dünyamız ise bir zerredir. Dünyadaki bir hâkim veya bir sultanın özel kalemi, kapıcısı olmak da nedir? Bütün eflakın, kâinatın saltanatının karşısında tir tir titrediği Allah’ın varisi, Allah’ın halifesidir Sadat-ı Kiram. Aynı zamanda o büyükler, Peygamber (s.a.v) varisi; Peygamber (s.a.v) de Allah’ın elçisidir. İşte bunların kapıcısının hizmetkârlığını yapmak… Bundan daha büyük bir aziz rütbe var mı? Ya da başka bir misal: Başbakana çayını götüren kişi hem ona hizmet ediyor, hem de onunla görüşebiliyor. Herkes o insana ulaşmak ister. Diğer insanlar da çay götürene gelerek “Sen ona ulaşıyorsun benim bir hacetim var, ona iletir misin? Çünkü onun nazarına mazhar oluyorsun, onunla muhatap olabiliyorsun.” der. Meselenin o tarafında bu da iman gerektirir. Buna İslam deniliyor. İman bir şeyin kıymetini bilmek demektir. Diğeri zafiyettir. Seyda Fadlullah (k.s) niçin “Seydam” deyince böyle dopdolu bir ifadeyle derdi? Ekmek yerken niçin kendi eşine “Yediğimiz yemek Seydamın bereketiyledir. Seydama karşı başımızın son derece eğik olması lazım.” diye buyururdu?  Hizmet bu şuurla olmalıdır.

Hizmet etme bir şeyin yükünü atma değil, almaktır. Neuzibillah meseleye “Bana verilen bir vazife var. Yükümü atayım.” ya da “Borç var. Borcumu ifa edeyim.” mantığıyla bakarsanız hiçbir şey istifade edemezsiniz. Lakin meseleye “Ben muhtacım, acizim; emellerim, isteklerim sınırsız. Ecel kapıma geldi, gideceğim. Yoksa ben kuyrukta ölüp gideceğim. Ben bu zatlara ulaşabiliyorsam, önümde bu zatlar varsa açılmayacak kapı yok. Ben bu işin hadımı olmuşum; kapıcısı olmuşum.” diye bakarsanız başka. Bundan daha büyük rütbe mi var?  Burada bir çay dağıtmaktan daha büyük rütbe mi olur? Nerede çay dağıtıyorsunuz? Hangi mecliste? Burası Allah’ın dergâhıdır. Bu öyle bir dergâhtır ki buraya iltica eden kurtulur. Büyükler bu dergâh hakkında “Burası öyle bir dergâhtır ki, en düşük hayvanatın bir karıncanın bile sesi işitilir ve ona icabet edilir.” ifadesini kullanıyorlar.

Bu dergâhta bir hizmetçi olmak… Biz onlara hizmetçi demiyoruz; seyyid diyoruz. Asıl efendi onlardır. Asıl efendi, Peygamber (s.a.v); O’nun hadımı, hizmetkârı olan seyyiddir. “Bir borç ve mesuliyet var, onu atayım.” değil. “Allah’ın bana verdiği büyük bir fırsat ve şanstır bu. Alabildiysem aldım, yoksa fırsatı kaçıracağım.” şeklinde düşünülmeli. Hizmet değişik değişiktir. Elbette ki bunları yapmakla beraber, irşad da yapılacak. Sadece bir mesele değil. Bu da Allah’ın büyük bir nimetidir. Bunları yaparken, şeytan ve nefsin menfezlerini çok iyi kapatın. Bakın İslamiyet’te bir müminin bir mümin ile üç günden fazla küsmemesi emredilmiş. Bakın biz neyle memuruz? Üç günü aşmamakla memuruz. Üç günü aştık mı? Meseleye bu şekilde bakılacak. Üç günü aştıysanız, kim size bu emri verdi? Üç günü aşmamakla memuruz. Belki bir ay olmuş hâlâ birbirlerine küsüyorlar. Biz kimin emrindeyiz, kimin memuruyuz? Nefs ve şeytanın memuru muyuz? Biz Allah’ın memuruyuz. Allah muvaffakiyetler versin inşaallah. Allahu Teâlâ selametlik versin. Bizlere de dua edin.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

[1] Tirmizî, Deavât, 65

[2] Nebe,40

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*