share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

İnsan Ya Kazanır Ya Kaybeder…

0 yorum
İnsan Ya Kazanır Ya Kaybeder…

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Seyda Fadlullah Hazretleri Seyda Molla Muhyeddin Hazretlerinin yanında amelini tamamlayınca Molla Muhyeddin Hazretleri kendisine “Senin işin artık sona erdi. Ayrılık vakti gelmiştir.” der.  Seyda Fadlullah (k.s) ise ağlayarak “Beni yalnız bırakmayın, sizin yanınızda çok kısa süre kaldık.” diyerek ayrılmak istemez. Seyda Molla Muhyeddin Hazretleri ise ona şöyle der: “Siz seyyidsiniz. Buraya geldiğinizde zaten hazırdınız. Sizin durumunuz Seyyid Taha Nehri Hazretlerine benzer. Mevlana Halid’in (k.s) yanından ayrılırken o da çok kısa kaldığından ayrılmak istemediğini belirtir.

Lakin Mevlana Halid (k.s) kendisine şu kıssayı anlatır: “Davut (a.s) imtihan etmek için Süleyman (a.s) ve kardeşlerini yanına çağırır ve onlara sorular sorar. Süleyman (a.s) hem gülümser hem de cevap verir.  Sonradan aslında bu soruların cevabını bilmediğini fakat bir karıncanın kulağına gelip cevapları fısıldadığını anlatır. İşte sizler de onlar gibisiniz. Sadece sizin kulağınıza bazı şeyleri fısıldamamız gerekiyordu, bizler onu yerine getirdik.”

Seyda Fadlullah (k.s) anlatır: “Ben Seyda Molla Muhyeddin Hazretlerinin yanında iken aynı ifadeyi kullanmıştı. Bir gün Hazret (k.s) Şeyh Selim-i el Hizani’ye “Senin işin bitti, artık uçma vaktin geldi.” der. Şeyh Selim Hazret’e aynı şeyleri söyleyince Hazret (k.s) Şeyh Selim’e bir hikâyeyi anlatır: “Selim Efendi bir dönemde bir arıcı varmış. Kovanlardan birinin arıları bal yapmıyormuş. Onun da şöyle bir âdeti varmış. Akşam gidip başka kovanlardan kendisine ait olan balı alır, sonra o arıların bal yapamadığı peteğin üstüne döker ve sabah olunca arılarıyla lisan-ı hâl ile konuşur, onlara: ‹Balın peteğini yapmak size ait, peteğin içini doldurmak da bana ait.› dermiş. Sizin durumunuz da aynen böyledir. Sizler arı gibi vızıldayın, kalplere dökülmesi gereken balı biz dökeriz.”

Sohbetimizde büyüklerden bahsetmem münasebetiyle inşallah kalplere balı dökecek, hakiki manevi feyz-ü istifadeyi kalplerimizdeki o boşluğa dolduracak, büyüklerin himmet ve bereketiyle Cenabı Allah’tır.

Seyda (k.s) ifade ediyor: “Şah-ı Nakşıbend’in (k.s) cemaati içerisinde salik ve müridlerinden bir tanesi ‘Kurban muhabbet nedir? Siz arz etmişsiniz ki tarikatımızın, tasavvufumuzun binası, kubbesi sünnet ve muhabbetullah üzerine inşa edilmiştir. Muhabbetten maksadınız nedir, nasıl olması lazım?’ diye sorar. Şah-ı Nakşibend (k.s.): “Muhabbet odur ki ben sizlere ölün dediğim zaman ölmenizdir.” cevabını verir. Bu ifadenin arkasından soruyu soran talebesi, öl dendiği zaman hemen yerinde ölür. Şah-ı Nakşibend (k.s.) “Muhabbetin böyle olması lazım.” der.

Teslimiyet ise öyle bir meseledir ki akıl ve mantığın şüpheye düştüğü, üstadın sözüyle akıl ve mantığın çeliştiği esnada, akla mantığa hiçbir şek-ü şüphe girmeden üstadın sözüne teslim olmak, o tarafı tercih etmektir. Muhabbet, ihlâs ve teslimiyet…

İhlâs ise; meseleyi bütünüyle hiçbir menfaat gözetmeksizin rıza-i lillah için yapmaktır. Hatta büyüklerin ifadesiyle, ihlâsın aynen şöyle olması lazımdır: Bir hayvanın veyahut bir tavuğun yavrusuna gösterdiği şefkat gibi… Nasıl ki bir tavuk yavrusuna şefkat gösterir ve köpeğin ağzındaki yavrusunu kurtarabilme adına başını feda eder. Ve bunu yavrusundan hiçbir menfaati olmaksızın sırf o kurtulsun diye yapar. İşte hakiki muhabbet, ihlâs, teslimiyet böyle olması lazım diyorlar. İnşallah insanda tasavvufun bu üç düsturu varsa -ihlâs, muhabbet, teslimiyet- insanın hizmeti de makbul olur, inşallah insan büyüklerin, ehli cemaatin bir ferdi olmaya layık olur.

Hazret (k.s) husumeti olan bir köye, iki köyün barışması adına bir elçi gönderir. Ancak elçi gitse de husumet hallolmaz. Elçi Hazret’in (k.s) yanına gelir: “Beni gönderdiğiniz köyde barış sağlanılmadı.” der. Hazret (k.s.) Cenâb-ı Allah’a elini açar: “Ya Rabbi bu insanlar beni dinlemedi. Ya Rabbi eğer bu dünyada insanlara artık bir faydam olmayacaksa, bir hizmetim olmayacaksa canımı al.” der.

Bir müderris ilimde tedrisat veriyor. Bir müddet düşünüyor, “Ben bu sefer tasavvufi bir dairede hususi bir amel yapayım.” diyor. Üstadının yanına gidiyor, hususi amelle uğraşıyor; ama bakıyor ki talebelerin hizmeti durdu. Sonra kendi kendine karar veriyor, diyor ki: “Talebeler bu kadar bana fayda veriyor.” Sonra talebelerin hizmetinde bulunuyor. Bu sözün üzerine büyükler; “Bir insanın velayetine çalışmak, bir insanın hususi kendi velayetine çalışmasından çok daha hayırlıdır.” diyorlar. Bir kişinin; on âlimin yetişmesine, on insanın hidayetine, on insanın tövbesine çalışması bizatihi hususi ameline çalışmasından daha üstündür deniliyor tercih meselesinde.

Şeyh Maşuk (k.s) kendi döneminde, o sıkıntılı olan dönemlerinde, medreseye, ilme ve tasavvufa büyük bir ehemmiyet vermiş; bütünüyle kendi canını, malını, her şeyini hizmete adamıştır. İnşallah büyüklerin, Sadat-ı Kiram’ın adapları sizlerde de olur. Bu Allah’ın insana bahşettiği büyük bir fazilettir. Büyüklerin adabı ashabın adabıdır, ashabın adabı Peygamber Aleyhisselâm’ın adabıdır, o edeple edeplenen insan muhakkak necat olur, kurtuluş bulur. Peygamber (a.s) adabı ise Cenâb-ı Allah’ın insandan istediği numunedir, inşallah o edeple edeplenme noktasında gayretimiz olur.

Büyüklerin sözlerine riayet etmek, itimat etmek gerekir. Hz. Ali’ye (r.a) sorarlar: “Ya İmam, peygamberlerin sözlerini bize arz ediyorsun da onların bu sözünü teyit edecek elinde ne gibi bir delil var? Sen bizlere mahşerden, ebedi âlemden bahsediyorsun; ebedi bir cennet, ebedi bir cehennemden bahsediyorsun. Peki, elinde öbür tarafta var olabilecek, şu an gözümüzün önünde bir delil var mı?” Bu münkir insanlar böyle söyleyince Hz. Ali (r.a) onlara şu cevabı verir: “Siz öbür âlemin, ebedi cennet ve ebedi cehennemin olmadığı iddiasında bulunuyorsunuz; biz de var olduğu iddiasında bulunuyoruz. Eğer yarın büyük peygamberlerin dediği gibi çıkarsa sizler bu manada neyi kaybettiğinizin ve neye çarptırılacağınızın farkında mısınız? Ama sizin dediğiniz çıkarsa bizim ahiret, cennet ve cehenneme inanmaktan dolayı dünyada ne gibi kaybımız olabilir?” Hz. Ali’ye şunu söylüyorlar: “İnandığınız zaman inancınızın gereğini yerine getirmek zorunluluğunuz var ve bu manada hayat bir disiplin içerisinde geçiyor.” Hz Ali (r.a) ise onlara: “Peygamberlerin sözlerine uymak, hayat içerisindeki disiplini sağlamak; hayatımızı daraltmıyor, bilakis hayatımızdan lezzet ve saadet almamıza vesile oluyor. Aslında siz hayatınızı disiplin içerisine sokmadığınız için hayattan da lezzet alamıyorsunuz.” der.

İnsan iyi düşünmelidir: Bahsettiğimiz bu büyük Sadat-ı Kiramlara muhip olduğu zaman, ehl-i teslim olduğu zaman, onların yolundan gittiği zaman dünyasında ne gibi bir kaybı var veyahut onların yolundan gitmediği zaman neyi kazanıyor? Vallahi insan büyüklerin yolundan gitmezse, onların hâlleriyle hâllenmezse, Allah muhafaza etsin, ebedi bir cehennem meselesi vardır. İşin ortası yok, ya cennet ya cehennem, yani bir insan ya kazanıyor ya da kaybediyor. Kazanç ve kayıp sınırlı değil, sınırsız ve ebediyettir. Onun için makul olan, aklı başında olan insan büyüklerin izini takip eder; onların hâlleriyle hâllenir; hem dünyada hem de ahirette saadeti bulur.

Allah’ı (c.c) bulduğunuz zaman, Allah’a gitmek istediğiniz zaman neyi kaybediyorsunuz; yani bir kaybınız var mı veyahut karşılığında aldığınız bir şey var mı? İnsan Allah’ın yolunda gitmezse, Sadat-ı Kiram’ın yolunda gitmezse karşılığında ona bir şey veriliyor mu? Ve vallahi büyüklerin ifadesi ile eğer siz büyüklerin izinden gitmeyip, Allah’ı bulmayıp, Allah’ı kaybederseniz her şeyi kaybedersiniz; vallahi onu bulursanız her şeyi bulursunuz. Allah’ın işin içinde olmadığı bir buluş, bir kazanç insanın başına bela olur. Meseleyi öyle görmek lazım. Sadat-ı Kiram insan için büyük bir hazine-i rahmettir, milyonlarca insan içerisinde Cenâb-ı Allah bu lütfu bizlere verdi. Elhamdülillah, biz bu kapıya sarıldık. Büyükler gibi, Sadat-ı Kiram gibi… Bu Allah’ın bizlere bahşedeceği en büyük lütuftur. Hazret’in ifadesiyle bir insanın çok günahı olsa bile ehl-i muhibse onun için korku yoktur, çünkü muhib insan mahbubun yanında olma esbabıyla ahirette, mahşerde onunla beraber haşredilecektir. Bir insan Seyda (k.s) Seyda Molla Muhyeddin, Şeyh Maşuk, Şeyh Ahmed-el Haznevi, Hazret ve Seyda-ı Tağî (k.s) ile beraber haşrediliyorsa onun için korku yoktur inşallah.

Hazret’in ifadesiyle: “Ya Rabbi, insanlara karşı bir faydamız yoksa bu canı, bu emaneti bizden al.” demek gerekir veyahut Seyda’nın (k.s) ifadesiyle bir insan hizmet etmezse yaşamayı hak etmiyor, yemeyi hak etmiyor, su içmeyi hak etmiyor; zira Allah insana bunları bir gaye, bir maksada binaen veriyor; aksi hâlde yediğiniz, içtiğiniz ve bahşedilen diğer bütün nimetlerin faturaları çok ağır gelecek sizlere. Ahirette bir su içmenin faturası çok ağır geliyor, çünkü su paha biçilemez bir nimettir. Eğer suyu niçin içtiğinizi bilmezseniz, Allah muhafaza, büyük bir fatura, büyük bir ceza geliyor demektir. Suyu öyle kıymetsiz görmeyin, aldığınız hiçbir nefesi kıymetsiz görmeyin. İnsan hastalandığı zaman bir nefes alabilmek için bütün varlığını verebiliyor. İnsan bir bardak suyu bulamadığı zaman o suyu bulabilme adına her şeyini verebiliyor. En basitinden bir insan sizinle anlaşıyor; size belli bir maaş, ücret veriyor ve sizden bir hizmet istiyor; siz nasıl ki o ücreti alıp hizmeti yerine getirmezseniz dünyevi mahkemelere şikâyet ediliyor, ceza alıyorsanız aynen öyle de Allah ahirette bir mahkeme kuracak. Yediğiniz, içtiğiniz, aldığınız her bir nefesin eğer hizmetinde bulunmazsanız, gaye ve maksadını bilmezseniz Allah muhafaza altından çıkılmaz bir ceza, bir faturayla karşı karşıya gelirsiniz. Akıllı olmak lazım, akıllı olan insanın hem dünyası saadet bulur hem ahireti saadet bulur.

Hazret (k.s) “Ahireti, dünyayı isteyen insan için de ahiret lazımdır.” diyor. Yani bir insan dünyanın nimetlerinden, lezzetinden istifade etmek istiyorsa onun yine ahirete yönelmesi lazım. Bir insan ahirete yöneldiği zaman zaten dünya otomatikman ahirete tâbidir. Bir insan Allah’a yöneldiği zaman Allah’ın bütün mahlûkatı o insanın arkasında gezer. Bunlar âdettir, bunlar usuldür, büyüklerin hayatı bizler için büyük bir örnektir. Bakın büyükler –Saadat-ı Kiram- bütünüyle kalplerini Allah’a verdikleri için, ahirete yöneldikleri için Cenâb-ı Allah dünyayı onların arkasında gezdirmiştir; dünyayı onların kölesi hâline getirmiştir. Akıllı olan insan Allah ile münasebetini çok iyi kurar, Allah ile dostluk fırsatını kaçırmamaya bakar. Dostluk fırsatını Allah herkese vermiyor. Allah’ın dostluk teklifi bugün dışarıda bir kediye teklif edilse; Allahu Âlem ona yüz bin yıl verilse, kedi başını secdeden kaldırmaz. Dostluk o kadar basit bir şey değildir. Hakiki dostluk, Allah’ın bir lütfu olarak insanlara teklif edilmiş, bizlere teklif edilmiş. Allah’ın dostluğu Saadat-ı Kiram’ın dostluğundan geçiyor, peygamber dostluğundan geçiyor. Bu dostluğu, bu arkadaşlığı neuzubillah elimizin tersi ile itersek, önemsiz görürsek Allahu Teâlâ bizleri farklı bir cezaya müstahak ediyor. Allah’ın nimetinin farkına varıp nimetini bilirsek Allah “le in şekertum le ezîdennekum”[1] ‘Ben onu ziyadeleştireceğim.’ diyor. “ve le in kefertum inne azâbî le şedîd(şedîdun)”[2] ‘Ama inkâr ederseniz kıymetini bilmezseniz benim azabım da şiddetlidir.’ diyor.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

[1] İbrahim,7

[2] İbrahim,7

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*