share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Allah’a Dost Olma Fırsatı

0 yorum
Allah’a Dost Olma Fırsatı

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbül âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) talim makamında, ümmetine ders verme makamında “Ey ümmet ben günde yetmiş defa Allah’tan mağfiret talep ediyorum.” buyuruyor. Yani bu demek oluyor ki; benim ümmetimin günde en az yetmiş defa istiğfar etmesi lazım. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Ey ümmet şu başınızdaki göz sadece şu âlemi görüyor, şu perdenin arkasındaki dehşetli hadiseyi göremiyorsunuz. O perdenin arkasında sizleri neler beklediğini, cennet denilen şeyin ne olduğunu, cehennem denilen hadisenin dehşetini bilseniz, eğer benim bildiğim, gördüğüm şekilde siz de bilip görmüş olsaydınız haliniz böyle olmazdı. Vallahi dünyada pek nadir bir şekilde görme hâsıl olacaktır.

Siz göremeyeceksiniz, görseydiniz ağlamanız çok fazla olacaktı. Lakin bu kâinatın arkasında, şu perdenin arkasında sizi neyin beklediğini bilmediğiniz için meseleye çok ehemmiyet vermiyorsunuz.”

Fatiha suresinde günde beş vakit Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkıp “İhdinas sırâtel mustakîm”diyoruz. Bir ehli iman şunu arz ediyor: Yarabbi beni hak yoluna sevk et! Müfessirler bu meselede insanın her an sapma ihtimali olduğunu, insanın merkezi olan kalbe her an taarruz başlayabileceğini, Allah Teâlâ’nın sarayı hükmünde olan kalbe yönelik istilanın her an başlayabileceğini söylüyorlar. Günde beş vakit O’nun huzuruna çıkıp “İhdinas sırâtel mustakîm” diyoruz. Allah Teâlâ’ya iman etmiş bir mümin, sürekli “Allah’ım beni affet.”diyor. Demek ki imanın insanın elinden her an kayma ihtimali var. Zira insanda Allah Teâlâ’ya asi, Allah Teâlâ’nın düşmanı ve çok büyük güçte olan bir nefs hadisesi mevcuttur. İnsanın ruh ve kalbini her an istila edebilecek ve insaniyet dediğimiz güzel hasletlerin gidip -neuzibillah- nefse ait olan hasletlerin her an kalbe yerleşme ihtimali olduğu için Allah Teâlâ’ya böyle bir niyazda bulunuyoruz.

Hz. Ali’nin (r.a) ifadesiyle bir insan abdest alırken kimin karşısına çıktığını düşünürse, bu âlemin sultanı Rabbül Âlemin’in karşısına çıkma düşüncesiyle Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkarsa elbette namazı ve Allah Teâlâ’dan istediği şeyler makbul olur. Eğer ki içine garezini, dünyaya ait düşüncelerini, kin ve nefretini, enaniyet ve bencilliğini katmazsa o ibadetten fayda görür. Bunun için insanın namazdan, ibadetten, sohbetten istifade edebilmesi için garezini, dünyaya ait olan düşüncelerini adeta onun bir libası gibi kapının arkasında bırakması gerekir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Sizi bekleyen dehşetin ne kadar büyük olduğunu bilmiyorsunuz. Süreniz bittiği zaman geri dönüş fırsatı hiçbirinize verilmeyecek, mevcut sürenizi çok iyi değerlendiriniz.” diyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cenâb-ı Allah tarafından Allah Teâlâ’nın insanlardan istediği bir numuneydi. İnsanlar O’nun sünnetine, hal ve hareketlerine bakıp kendilerine onu örnek alsınlar diye gönderilmiş bir numunedir. İnsan Peygamber Aleyhisselâm’ın ve Sâdât-ı Kiram’ın hal ve hareketlerini örnek alarak onların yoluna ulaşır ama tam tersi durumda insan neuzibillah Sâdât-ı Kiram’ın yolunda değil de geçmişten bugüne kadar itaat ettiği enaniyetine, akıl ve mantığına iman ederse o zaman insan delalete düşer ve Allah Teâlâ’ya ulaşma şansı çok azalır.

Seyda Molla Muhyeddin’in (k.s) ifadesiyle “Mu’temeddin âlimlerinin hepsi Allah Teâlâ’ya ulaşmak için tasavvuf ilmiyle buluşmuştur.” Dolayısıyla insan inşallah Sâdât Kiram’ın sohbetine müdavim olursa, hizmetlerine müdavim olursa ilerler. Ama tam tersi olursa nefs onu kendi lehine müdavim eder, nefse bağlı hale gelir. Allah Teâlâ’ya asi ve düşman olan bir taraf seçmiş olur ve neuzibillah bu tarafı seçmekle o da asilerden sayılır. Asilere verilen cezalarla ahirette cezalandırılır.

Sâdât-ı Kiram Allah Teâlâ’nın dostudur. Dostluk yolunu seçmek gerekir. Allah Teâlâ’nın dostluğunu kazanmanın yolu dostuna dost olmaktan geçer. Peygamber Aleyhisselâm’a dost olan Allah Teâlâ’ya dost olur. Ayet-i kerimede Allah Teâlâ “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh.” “Eğer bana dost olmak istiyorsanız dostum olan Peygambere dost olacaksınız. Eğer onun dostluğunu kazanırsanız benim dostluğumu da kazanırsınız. Peygamberler, Âlimu Rabbaniler benim varisimdir, benim vekilimdir.” diyor. İnsanı Peygamber Aleyhisselâm’a ulaştıran Sâdât-ı Kiramdır. Dolayısıyla Allah Teâlâ’ya ulaşabilmek için ilk dostluk kapısı Sâdât-ı Kiram’ın kapılarıdır. İnsan o kapıları açarsa Peygamber Aleyhisselâm’ın dostluğunu kazanır, o kapıdan da Allah Teâlâ’ya ulaşır.

İnsan bilmelidir ki; Allah Teâlâ yarattığı mahlûkatlar içerisinde diğer mahlûkatların hiçbirine vermediği fırsatları sadece insana vermiştir. Bunlardan biri olan “Allah’a dost olma fırsatı” meleklere bile verilmemiştir. Allah Teâlâ bu fırsatı sadece insana vermiştir. İnsan bu fırsatın kıymetini bilmeyip elinin tersiyle iterse Allah Teâlâ insanı en yüksek mertebeden en aşağı konuma düşürür. İnsan o makam için çalışırsa Allah Teâlâ’nın yarattığı bütün mahlûkat insanın hizmetkârı olur, insanın abdı olur, insana hizmet etmek için adeta yarışır. Fakat insan makamını bilmezse dünyanın, nefsin, şeytanın arkasından giderse Allah Teâlâ bu kez ceza olarak insanı kendisine hizmet etsin diye yaratılan varlıklara abd kılar. Dünya kaçar, insan ona kul olarak arkasından koşar. Bu yüzden insanın Allah Teâlâ’nın ona layık gördüğü dostluk makamını gaflet içinde elinin tersiyle itmemesi icab eder. Lakin bu makam öyle birdenbire kazanılmış bir makam değildir. Hiçbir mahlûkat buna itiraz etmiyor, melekler bile… Ve Allah Teâlâ dostluk makamını sadece insana veriyor.

Hz. Ali’ye (r.a) münkir insanlar: “Ya imam, ahiretten bahsediyorsunuz, ebedi cennet, ebedi cehennem diyorsunuz ama diğer taraftan buraya gelen var mı? Hiç kimse yok. Siz nasıl kendinize bu kadar güvenerek emin konuşuyorsunuz?” diyorlar. Hz. Ali cevap veriyor: “Sizler ebedi cennet ve cehennemin olduğunu inkâr ediyorsunuz, ben ise var olduğunu iddia ediyorum. Eğer yarın bunca peygamberin keramet ve mucizelere dayanarak söylediği gibi ahiret varsa, siz buna inanmamakla neyi kaybettiğinizin farkında mısınız? Dünya yurdundan sonra cennet ve cehennem dışında başka bir yurt yok, ortası yok, insan ya cennete ya da cehenneme girecek. Eğer sizin dediğiniz gibi ebedi cennet ve cehennem yoksa inanmamakla neyi kaybettiğinizin farkına varın.” Münkirler diyorlar ki: “Bu dediğinize inanırsak belli bir disiplin içinde yaşamak gerekiyor ve bu disiplin bir kayıptır.” Hz. Ali şöyle diyor: “Bu disiplin dünyadaki hayatın lezzeti için bile gereklidir.”

Nefs insana asidir, eğer insan nefsini serbest bırakırsa, nefs sürekli insanı tehlikeye atar, insan sürekli feryad eder. Bu nedenle insan için nefs terbiyesi gereklidir. Sadece meseleye dünyevi açından bakılsa bile dünyanın saadeti açısından bu gerekli olacaktır. Mesela çocuklarınızın İslami ve tasavvufi bir eğitimle eğitilmesi çok gerekli bir mevzudur. Bu şekilde eğitilmeyen çocuk, anne babası yaşlandıktan sonra onları sokağa atabiliyor, fakat İslam ve tasavvufla terbiye edilmiş çocuk anne babaya “of” demenin bile günah olduğunu biliyor.

Aşk ve muhabbet bütün duygularımızı zaten itiraf ediyor. Dünya bizi tatmin etmez, bu tatmin sadece ebedi hayattadır. İnsan anne baba ya da yakınlarından birini kaybettikten sonra ahiret gibi bir yerin olmadığını varsayarsa dünyası başına yıkılır. İnsan inandığı zaman kaybedeceği hiçbir şey yok, tam aksine kazancı çok. Fakat insan inanmadığı takdirde çok büyük bir zarar görür, onun için hem bu dünya hem ahiret dönülmez bir hüsrandır.

Ticarette risk alınabilir yüzde doksan risk olsa bile o riski almaya değer bulur alırsın ve en kötü ihtimal kaybedersin. Ama ahiret meselesinde milyonda bir risk olsa bile o risk alınmaz. Ahiretten geri dönüş hiçbir şekilde yok. Tek bir fırsatımız var: artık nefsimize “Ey nefs, bugüne kadar senin abdın oldum, sana hizmetkâr oldum, artık yeter. Ben Allah’ın abdıyım, ben bana bu dostluğu teklif eden, bana rahmet ve müşfik olan zata yöneliyorum.” demek lazım. Bunu demezsek yetmiş yaşına da gelsek nefs bizi kandırır. Bir an önce nefsimizden kurtulmalıyız.

Hazret’in (k.s) ifadesiyle “Tasavvuftaki sohbet, hizmet, rabıta, evrad-u ezkarın her biri sizleri ihlas, muhabbet ve teslimiyet sarayına götüren bir kapıdır.” Ashab-ı Kiram’ın bile cennetle müjdelenmelerine rağmen ahiret korkuları vardı. Hz. Ali “Keşke annem beni doğurmasaydı.”, Hz. Ömer “Keşke Ömer bir ot olsaydı da Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkmasaydı.” demiştir. Onların dahi ahiret kaygıları vardı.

Bir gün evde otururken pencereden içeri bir kuş girdi. Seyda Fadlullah Hazretleri bana kuşu pencereden dışarı bırakmamı söyledi, ben de bıraktım. Meğer kuş yavru olduğundan uçamıyormuş, benim kuşu bırakmamla kuş yere düştü ve kedi kuşu yedi. Bu hadiseden sonra Seyda yedi gün boyunca akşamdan sabaha kadar gözyaşı döküp Allah Teâlâ’dan mağfiret diledi. Ama bunu kimse bilmiyordu. Bir gün anneme “Seyda (k.s) hasta mı? Nesi var, neden böyle?” diye sordum: Annem, Seyda’nın (k.s) günlerdir “Allah Teâlâ’nın bana bunun hesabını sormasından korkuyorum, Allah bana sende nasıl vicdan var diye sorarsa ne derim…”diyerek gözyaşı döktüğünü söyledi. Hâlbuki biz onun yavru olduğunu bilmiyorduk, uçsun diye serbest bırakmıştık. Bütün bunlara rağmen Seyda (k.s) kahroldu. Allah Teâlâ’ya ulaşmanın yolu Peygamber Aleyhisselâm’ın yoludur, Sâdât-ı Kiram’ın yoludur. İnşallah büyükler hizmetlerimizi ve muhabbetimizi kabul eder. Çünkü bu insanın en büyük sermayesidir.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*