share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Seven Sevdiğinin Dergâhından Kovulmaz

0 yorum
Seven Sevdiğinin Dergâhından Kovulmaz

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Kitaplarda sahabelerin Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzuruna gelerek ona biat ettiklerinden, biatlerini tazelediklerinden bahsedilmektedir. Sababe-i Kiram (r.a) biatlerini tazelerken şöyle derdi: “Ya Rabbi sen şahit ol, ey Allah’ın elçisi siz de şahit olun. Ben Allah’ı, Peygamber’i canımdan, malımdan ve her şeyden daha çok seviyorum. Ya Rabbi siz şahit olun, ya Allah’ın elçisi siz de şahit olun.”

Hudeybiye Antlaşması yapılmadan evvel Efendimiz (s.a.v) Hz Osman’ı (r.a) Mekke’ye elçi olarak göndermişti.  Hz. Osman (r.a)  Mekke-i Mükerreme’ye giderken biatini tazelemeden gitmiş, dönüşü de gecikmişti.  Hal böyleyken Peygamber Aleyhisselâm sağ elini kaldırdı. “Ey ashab, bu Peygamber’in elidir.” Sol elini kaldırdı. “Bu da Hz. Osman’ın elidir.”   Sağ elini sol eli ile tutarak onun gıyabında biatını kabul etti: “Ya Rabbi ben Hz. Osman namına biatini kabul ettim, biat ettim ve kabul ettim.” dedi.

Allah, bir insana “Müslümanlık” ihsan etmiş ise, iman ihsan etmiş ise bundan daha büyük bir nimet yoktur. İnsana verilmiş ve verilecek en büyük nimet imandır ve İslamiyet’tir. İman ise, muhabbetsiz olmaz. Bir insan “Müminim.” diyorsa o kişinin Allah’ı, Peygamber’i kendi canından, malından daha çok sevmesi icap eder. Bir insan,  “Müslümanım.” diyorsa o kişinin vefa ehli olması gerekir. Bir mümin, Allah’a karşı asi olamaz. Allah’ın onca ikramından sonra, onca şefkat, merhametinden sonra mümin asi olamaz. Bir Müslümanın kalbine isyan adına en ufak bir düşünce dahi gelirse eğer o hakiki mümin ise kusar.

Seyda Fadlullah Hazretlerinin bazen  -zahiren herhangi bir sıkıntısı olmadığı halde- rengi atardı. O zaman estağfurullah, çeker: “İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi.” “Ya Rabbi hayatımdan, ibadetimden, yememden, içmemden, bütünüyle maksat sensin. Ve sadece senin rızana talibim.” derdi. Bu esnada ne oluyordu onu hakkıyla ancak Allah (c.c) bilir fakat bir anlık gaflet hâsıl oluyor, Seyda (k.s) bunun sancısını çekiyordu. İşte insanın böyle ehli vefa olması lazım. İnsan her adımını Allah mülahazasıyla atmalıdır. Eğer böyle olursa, mesela birisine kızdığında Allah için kızarsa, birisine vurduğunda dahi Allah için vurmuşsa o anlık bir elem hissedilse bile hemen arkasından insan lezzet alır. Onun için insana Allah, iman gibi bir lezzet vermişse, İslam’ı nasip etmişse ve hele de salih insanların cemaatinde bir fert olmayı nasip etmişse o insanın yemesi, içmesi, kızması, sevmesi bütünüyle Allah için olması gerekir.

Seyda (k.s) öyle arz etmişti: “Allah’ın bana ihsan ettiği büyük nimetlerden bir tanesi de şudur: Benim yanıma gelenler Allah mülahazası dışında hiçbir mülahaza ile gelmezler. Bana tabi olanlar dünya adına miskal-i zerre kadar düşünce ile tabi olmazlar.” Burada arkadaşlara birbirlerini sevdiren unsur da Allah’tır. Bir araya getiren Allah’tır. Ve bu öyle büyük bir nimettir ki peygamberler bile dahi, şühedalar dahi buna gıpta ederler. İslam itikadınca,  sohbet meclisine gelen bunca insanın gönlünde Allah varsa aralarında bir iki tanesi gaflet ile gelseler dahi Allah, bu cemaate mağfiret edecek;  kusurlu olanları dahi muhakkak, inşallah affedecektir. Çünkü bu mecliste herkesin gönlünde muhabbet kokuyor.

İnsan bir zatı sevdiğinde o zatın, kendisini seveni dergâhından kovmasının imkânı yoktur. Biz de usule uyup Sâdât-ı Kiram’ın aynasından Allah’ı sevme gayretini sürdürüyoruz,  Allah’a olan aşkımızı Sâdât-ı Kiram’ın aynasından temaşa etmeye çalışıyoruz. Çünkü kitabın ifadesiyle Allah her şeyde tecelli ettiği gibi mahlûkatın en ufağı bile Allah’ı bize yansıtan bir aynadır. Kâinat bir ayna, Kur’an bir ayna, insan bir ayna; ama bu aynalar içerisinde Allah’ı bize gösteren şuurlu ayna insandır. O mülahazayla maşukunuza ulaşma noktasında, O’nu görme ve bilebilme adına en şuurlu ayna olan Sâdât-ı Kiram’ın aynasından Peygamber’i, o aynadan ise Allah’ı görmek için gayret ediyoruz, anlamaya çalışıyoruz, bilmeye çalışıyoruz.

İnsanın, meşakkat ve zahmet çekmeden bir şey üzerinde hak iddia etmemesi lazımdır. Cennet adına, Allah adına hiçbir meşakkati olmadan, hiçbir gayreti olmadan “Ya Rabbi filan şey benim hakkımdır. Niye hakkımı aldın?” diyemez. “Ya Rab ben senin rızana talibim.” diyorsa ama o manada hiçbir gayreti yoksa “Ya Rabbi cennetine talibim ” diyorsa ama cennet adına hiçbir gayreti yoksa yahut gayreti varsa ama Sâdât-ı Kiram’ın bildirdiği gibi değil de kendi bildiği gibi yapmışsa o insanın cenneti iddia etmesi, iman ve İslamiyet’i iddia etmesi, bunların üzerinden bir hak talep etmesi mümkün değildir. Bu manada bu ziyaretler sırasında sizlere hâsıl olan meşakkat, zahmet arkasında belki çok arayacağınız bir lezzete dönüşecektir. Belki o meşakkat, o zahmet aidiyet duygularınızı tetikleyecek ve “Ben tasavvufa aidim, iman ve İslamiyet’e aidim.” demenize vesile olacak, böylelikle çekilen meşakkatler size hak talep etme ehliyeti verecektir. Allah bu manada ziyaretlerinizi kabul eylesin.  Buraya gelemeyen insanlara da inşallah duacı olursunuz. Bize de dua edin, Allah kabul eylesin inşallah.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*